Davutoğlu gidiciymiş, duydunuz mu? Hangisi kalıcı ki allaşkına? Su başında durmuşuz, halklar ve onlar. Önce onlar gidecek tek tek, sürünecek batakta suretleri. Sonra Metiner gibi aşağılık uşaklar. Sonra silinecek suretleri hepsinin, toprağın üzerinden, sonsuza dek. Ve sadece bir dut ağacı kalacak, bir dalı yerde bir dalı gökte. Yeşilli allı, meyvesi ballı, parmak büyüklüğünde dutları olacak. Ve dallarında koşturacak çocuklar. Çocukların sırtlarında çocukluk hayalleri. Renk renk. Ve tüm hayallerin içinde çocuklar olacak. 

***

Özgürlükçü Hukukçular Derneği Yönetim Kurulu Üyesi avukat Ramazan Demir’in tutuklu olduğu cezaevinden yazdığı yazı yüreğimin bütün hücrelerini hüzünle titretti. Parçalanıyorum yeniden yeniden Anadolu Mezopotamya toprakları gibi. Sömürgeci bir el çekip koparmak istiyor yüreğimi sanki. Yüreğim direniyor. 

Şırnak’ın Dicle Mahallesi’nde devletin yaptığı soykırım fotoğrafları arasında arıyor Ramazan, kimliğine ilişkin anıları. Babasının bombalanmış evinden kalan tek bir çatı, ya da kardeşinin mermilerle delik deşik edilmiş evi, arkeolojik kazılardan fırlamış, ayakta kalabilmenin sembolik izleri gibi duruyor karşısında, belli belirsiz. Ve bir top güllesi, ya da bir havanın gürültülü öfkesiyle yıkılıyor bir dut ağacının dalları arasında çocukluğunun, çocukluğumuzun bütün anıları.

***

Erken büyüdük belki de. Ya da erken yaşlarda karşılaştığımız devlet zulmü direnmeyi öğretti bize okuma yazmadan önce. Erken atıldık yaşam mücadelesine ve çoğumuz erken sevdalandık, yaşlanmaya bile zaman kalmadı, erken öldük çocukluk kimliklerimiz içinde. 

“Görüntüler aktıkça yıkıma rağmen tanıdık geliyor yerler" diyor Ramazan. “Önce, dedemin delik deşik edilmiş, yakılmış evi görünüyor. Devamında evin önünde bulunan ve çocukken sıklıkla tırmandığım paramparça olmuş dut ağacı… Mahalledeki arkadaşlarımla beraber en çok vakit geçirdiğim yerlerden biri, dedemin evi genişletmek için yaptığı inşaat sırasında bile dokunmadığı, hep gözü gibi koruduğu dut ağacımız artık yok. Diğer pek çok şey gibi o da hükümetin hafızasızlaştırma yemininden nasibini almıştı. Hüzün mü öfke mi karar veremediğim ancak tüketici bir çaresizlik ile ekrana baktım uzun süre…"

Ramazan’ım, duygularımla kardeşleştiğim, acılarıyla bütünleştiğim insan. Seni çocukluğunun en mutlu anılarını sakladığın dut ağacından koparan o kanlı el, beni çocukluğumun en mutlu anılarını sakladığım dut ağacından koparmıştı yıllar yıllar öncesi, yine hain pusulara yatarak. Ve ‘vatan’ benim için, artık dallarına çıkılamayan işgal altındaki bir dut ağacından başka bir şey değildi. Masallarımda, Kaf dağının arkasında beni hasretle bekleyen o büyük hedef, bir dut ağacının narin dalları arasına saklanmış çocukluk hayallerimden başka bir şey değildir.

Yalnız değilsin bu özlemde. 

Ben direndim dostum, ben savaştım yıllarca yiyemediğim bir dutu dalından kopararak yeniden yiyebilmek için, özgürce. Yılma. Düşmesin gözün duttan uzağa, küsmesin yüreğin dutunu kaybetmiş ağaçların hüznüyle, öksüz kalma yaşama. 

Dut ağacımız yeniden büyüyecek yoldaşım! 

Yeşilli allı, meyvesi ballı, parmak kadar büyük dutlarımız olacak yine ikram için birbirimize. Rojava’dan alacak tadını, kokusunu Kobanê’den.

Ve onlar, yani dutun düşmanları; yani baharın renklerinin, insan kokularının, sevgilerin, aşkların, yani çocukların ve çocukluk hayallerinin düşmanı olan diktatörler, bacaklarından asılıp teşhir edilecekleri günün korkusuyla taşıyacaklar yanlarında zehir tüplerini, uykularının en derin karanlıklarında bile. 

34 yıl sonra Türkiye’ye ilk giriş ve 3 Nisan 2015’de bir dut ağacının dalları arasında bülbüllere inat haykırıyordum: 

“Dallarına özgürce çıkamadığım bir dut ağacının büyüsünde saklıdır sıla. 

Ve bozulur bütün büyüler, direnişin gücü karşısında." 

Senden öğrendim ben: Yaşamak direnmektir!  

***

Dut ağacı kadar zarifti Zarife Yurtseven. Yoldaşımdı, dostumdu, kardeşimdi. Faşizme ve zulme karşı yürüdü yüreği, bütün gücüyle. Belki de zulüm aldı götürdü onu bir kara atın terkisine atıp, bir başka diyara. Kanser dediler. Gülücüğü yadigâr kaldı yaşayanlara. Gözleri, ama gözleri hep aynı umut ışığıyla besledi güneşin ışığını. Dut ağacı kadar zarifti Zarife Yurtseven. Kavgasını döktü dut ağaçlarının incecik dallarına, kokusunu kattı yoldaşlığın ve tadını sevginin. 

Başımız sağ olsun dostlarım. Zarife’yi ve dut ağaçlarımızı kaybettik. Ama umutlarımızı asla. 

Tırtıl olup sürünmek yerine, dut yapraklarıyla besleyerek kozamızı ördük kelebek olup uçmak için özgürlüklere.