Arınç, Bakanlar Kurulu Toplantısı ardından yaptığı açıklamada; Nusaybin ile Qamişlo arasında örülen duvara ilişkin "Biz yurttaşlarımızın güvenliğini esas alıyoruz ve onun için de bazı geçici tedbirleri yapmak zorunda kalıyoruz. Orada geçici tedbir olarak yapılan şey bir duvarın örülmesi ki 1300 metrelik bir kesimindeydi, bu duvarın örülmesi duvarın tamamen yükselmesi anlamında değildir; mevcut yapının üzerine tel örgü geçirilecektir. Yani duvar diye biliniyorsa yapılan şey, hayır duvar değildir. Orada yapılanın üstüne bugüne kadar başka yerlerde uyguladığımız gibi tel örgüye ait bir yapı oluşturulacaktır" derken duvarlara yüklediği anlamı da itiraf etti.
Bülent Arınç’a göre tel örgüler zaten sınır ve güvenlik anlamını taşımıyor ve anlaşılan yetmiyor. Yapılan duvar da duvar değil, tel örgülerin üzerine konulacağı bir yapı.
Şimdi o yapılan duvar duvar değil mi?
Eğer o duvar değilse, duvar nasıl bir şey?
Tel örgüler üzerine geçirilince, duvarın anlamı kalmıyor mu?
Peki Berlin Duvarı neden duvardı? Onun üzerine de tel örgüler örülmüş, hatta aydınlatma sistemi konulmuştu.
Acaba aydınlatma sistemi konulunca duvar olma özelliği kazanacak mı?
Immanuel Wallerstein’ın 2006 yılında örülen duvarlara yönelik şu değerlendirmesi, egemen zihniyetin duvar mantığını ortaya koymaktadır: "Biz neden duvar yaparız? Temelde iki sebepten ötürü: İnsanları dışarıda tutmak, insanları içeride tutmak. Duvarlar çoğunlukla birinin yetkisinin --bir hükümet yönetiminin yetkisinin, bir özel mülkiyet yetkisinin- sınırını belirler. Duvarlar hakkında sorulması gereken iki soru vardır. Etik midir? Etkin midir?”
Yine Wallerstein’ın soruları da önem taşımaktadır. Duvarlar etik midir? Duvarların etikliği, eril zihniyetle kurulmuş bir sistemin ve yaşamın sınırlarında olduğu için tabii ki değildir. Çünkü başkalarının hakları, malları, yaşamlarına el koymuş her iktidar veya sistem bunun kendisine döneceği korkusunu yaşar. Elde ettiği iktidarın zaten etik bir yanı yoktur, olamaz.
Yine etkin olmadığı da aşikardır. Öyle olsaydı, insanlık tarihinde kurulan binlerce sınır tek tek yıkılmazdı. İşgal ve savaşa dayalı gelişmiş olan her iktidarın başka sınırları inşaa ettiği tarihi deneyimlerle ortaya çıkmıştır. Kısa süreli sonuçlar alınsa da orta ve uzun vadeli kendi sonunu hazırladığı bilinmektedir. O halde duvarlar yıkılmak içindir.
Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan’ın Rojava sınırında örülen duvara karşı başlattığı eylemin böylesi bir anlamı var.
Her gün örülen sınır tellerinden komşusuna, akrabasına bakmak zorunda kalan bir yerde büyümüş olan Gökkan, sınırların insan yaşamındaki etkisini en çok bilen ve yaşayandır. Hiçbir savaş ve çatışma olmasa bile yıllarca tel örgüler arkasından birbiriyle selamlaşan, bayramlaşan, sesini birbirine duyurmaya çalışan akrabaların, komşuların olduğu bir mekanın çocuğudur Ayşe Gökkan.
Yine AKP Hükümetinin halklar, inançlar, cinsler arasında ördüğü ve örmeye devam ettiği sınırların, duvarların vücut bulmuş hali olduğunu da en iyi bilen kişilerdendir.
Ayşe Gökkan’ın eylemi göründüğünden daha fazla anlam ifade ediyor bana göre. Kürt halkını, cetvellerle çizilmiş sınırlar bölemedi. Rojava sınırı tel örgülerle kapatıldı, mayınlar döşendi ama halkı bölmeye yetmedi. Şimdi Rojava’da halk canı pahasına yaşamını inşaa ederken, duvarların bu halkı bölebileceğini düşünmek nafiledir.
Düşünce ve algısındaki duvarı yıkamayanların Ortadoğu gibi sorunlar yumağı olmuş, hele de Kürt sorunu gibi bölgenin en ağır sorununu çözeceğini düşünmek ne kadar doğru olur?
Duvara karşı
Kuzey Kürdistan ve Rojava arasına örülen duvara karşı tepkiler artarak devam ediyor. Sözkonusu duvarın göründüğünden daha fazla anlam ifade ettiği ise artık daha fazla anlaşılmaktadır. ‘Duvar’dan medet uman zihniyetin siyasal ve sosyal sorunlara çözüm oluşturabilmesi için once kafasındaki duvarları yıkması gerektiği Hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın yaptığı açıklama ile bir kez daha ortaya çıktı.