‘Kalbin, yani duygusal zihnin mantığı, Freud’un ‘birincil süreç’ düşüncesi kavramında çok iyi tarif edilmiştir; bu dinin ve şiirin, psikozun ve çocukların, düş ve mitin mantığıdır (Joseph Campbell’in dediği gibi, ‘Düşler kişisel mitlerdir, mitler ise paylaşılan düşlerdir’). Birincil süreç düşüncesinde gevşek çağrışımlar bir anlatımın akışını belirler; bir nesne diğerini simgeler, bir diğerinin yerini alıp onu temsil eder; bütünler parçalarda özetlenir. Zaman yoktur, neden-sonuç yasaları yoktur. Aslında birincil süreçte ‘Hayır’ diye bir şey yoktur; her şey mümkündür. Psikanalitik yöntem, kısmen bu yer değiştiren anlamları deşifre etme ve çözme sanatıdır.” (Daniel Goleman, Duygusal Zeka)
İlgili çalışmaların çoğunun, duygusal zeka ile analitik zeka arasındaki ayrımı buraya dayandırdığı söylenebilir. ‘Birincil süreç’le duyguların, hislerin, sezgilerin, zevklerin, korkuların, tutkuların belirleyici olduğu, dünyanın bu aşırı öznel (çocuksu ve narsisist) çerçeveden algılandığı bir evre kastedilir. Çocuk henüz Oedipus Kompleksi’yle yüzleşmemiş, ilkin babanın ensest yasağı ve ev yasasında somutlaşan toplumsal dil ve sınırlılıklarının alanına geçiş yapmamıştır. Bu şu demektir; çocuk, annenin dişil ilkesinde ifade bulan bedensel zevklerin ve bunun zihni yansıması olan simgesel dilin alanındadır. Bu dünyada her şey birer resim, birer duyu, birer izlenim cinsindendir.
Zaman ve neden-sonuç yasasının olmayışı da bundandır; söz konusu izlenimlerden hiçbiri, bir sonrakini önceleme şartına bağlı değildir. Dolayısıyla zamansallık önkabulüne dayanan bir nedensellikten de bahsedemeyiz. Anlam yoktur, duygular vardır yalnızca burada. Bir anlam varsa bile değişkendir, geçişkendir; duruma ve bağlamına göre belirir ve kaybolur. Sabitleşen, kalıp tutan, kendisinden hareketle adım atılabilecek bir merkezi-mutlak anlamdan söz edemeyiz. Böylesi bir anlam, elbette zaman ve nedensellik yasasıyla birlikte, toplumsallıklar ve geleneklerde mümkün oluyor. Buysa zaten Oedipus’un aşılması, yani babanın yasağı, yasası ve ensest tabusuyla birlikte artık kabul edildiği, ve tabii anneden vazgeçiş ile toplumsal rolün üstlenilmesi anlamına geliyor. Neticede birincil sürecin terk edildiği söylenebilir; buna göre artık analitiğin alanına girilmiştir.
Birincil süreç kalıcı mı?
Oysa bu ayrımın kendisi bizzat analitik bir ayrımdır. Gerçi Freud, birincil sürecin bir bütünen aşılamayacağını, bu sürecin öğelerinin önemli oranda bilinçaltına itildiğini ve suyun yüzeyinde, bilincin ve toplumsalın alanında olan biten şeylerin yine önemli oranda bu sürecin öğelerinden izler taşıyacağını da düşünür. Gene de birincil sürece ağırlığını koyan duygusal zekayla arasına, keskin bir çizgi çeker analitik. Bu birincil sürecin, insanın temel, bedensel, hayvani varoluşuna işaret eden ‘birinci doğa’ kavramından ne yönde farklılaştığını ayırt etmek biraz güçtür. Böylece esasta kör güdü-akıl ikiciliği üzerine daha pek çok ikilik çeşitlemenin mümkün olduğu koyu bir şematizme düşmüş oluyoruz. Böylesi şemaları birincil sürecin mi, yoksa analitiğin mi daha çok kullandığı sorusunun cevabı, bize bu şematizmin icat nedenini de söyleyebilir belki. Elbette bu, analitiğin ihtiyaç duyduğu bir yöntemdir.
Bilinçaltı zorlamalar ve sanat
Analitik zeka böylece kendi net ve keskin sınırlarını çizip yerini koyarken, duygusal zekanın belki tek bildiği, analitiğin öyle çok da uzaklaşmış olmadığı, hatta onun kendini farklı adlandırma ve ayırma fiilinin bile pek bir şey ifade etmediğidir. Zira o ‘analitik’ olmakla duygusaldan ayrılmış değil, duygusala dahildir; belki farklı bir türde bir duygusal durumdur bu, ama kesin, öze içkin bir ayrım değildir söz konusu olan. “Aslında birincil süreçte ‘Hayır’ diye bir şey yoktur; her şey mümkündür.”, buna göre analitik, bu mümkünlerden yalnızca biri olarak değerlendirilebilir. Yine bu süreç için, bütünlerin parçalarda özetlendiği söylenmiş. Bir kum tanesinde bütün alemin ahvalini görmek, bir insan yüzünde insanlığın tüm hallerini seçmek de bu süreçte mümkündür. Burada zamansallık yine boşa çıkar; zira iki nokta arasında alınan mesafeye dahil bir değerdir zaman denilen şey. Oysa alemi görmek için bir kum tanesinden ötekine yol almak gerekmeyecek, buna bağlı olarak herhangi bir neden-sonuç yasasına da ihtiyaç duyulmayacaktır.
İşte bu aşırı öznel, aşırı göreci, duyguların ve çağrışımların serbest akışlarına bırakıldıkları bu aşırı kendiliğinden sürecin, analitiğin dünyasıyla girdiği çatışmaların ve geçtiği krizlerin en yoğun ifadeleri de sanatın alanında ortaya çıkıyor. Psikanaliz pratiğinin neden sık sık sanatın sularına girip çıktığı da burada biraz anlaşılıyor; çünkü düşle mit arasındaki yollar sanatsal ifade biçimlerinden ibarettir. Toplumsalın alanında kolay ifade bulamayan bilinçaltı zorlamalar, simgesel suretlerde sanat aracılığıyla varlık kazanıyor. Elbette bu varoluş toplumdan bağışık-bağımsız değildir. Zaten toplum yasasına çarpıp döndüğü yerden sanata yönelmiştir; dolayısıyla her sanatsal üretim, en soyut, en minimal, en kapalı-öznel olanları bile, bir yönüyle bir toplumun, bir geleneğin, konumuz bağlamında bir analitik biçimlenişin tasviridirler. Dolayısıyla aslında birincil süreç için bir anlamdan bahsedeceksek şayet, bu anlamın sanat dışında hiçbir dilde ifade bulamayacağını da söylememiz gerekecektir.
Peki, nasıl oldu da bedensel-hayvani varoluşa, ‘birinci doğa’ya, ‘doğal durum’a daha yakın duran böylesi bir süreç, insanı hayvandan ayıran başlıca özelliklerden biri olduğu söylenen sanat faaliyetinin neredeyse yegane beşiği olup çıkıyor? Oysa tersine, tür olarak insanı ayrı koyan her özelliğin analitik zekaya yakıştırılması daha doğru olmaz mıydı? Burada da duygusal zeka ile analitik zeka arasındaki ayrımın, yine analitik bir kurgu olduğuna dair küçük bir ipucu buluyoruz. Evrimsel olarak sonra gelen, dolayısıyla hiyerarşik olarak da üstte duran analitik, nasıl oluyor da sanat gibi zihin-yoğun bir faaliyeti duygusal zekaya bırakabiliyor? Yoksa analitik zeka, mevcut dünya düzenlemesinde, siyasal stratejilerinde, savaş ve üretim araçları ile mega-mühendislik icatlarında sanatı bir başka yönden icra ettiği söylemekte haklı mıdır? Böyle bir düşünce akışı biraz daha ilerletildiğinde duygusal ve analitik zekaları karşıtlaştırma, en uç noktada büyüyle bilim, dinle felsefe arasında aşılmaz bir uçurum açmayla sonuçlanır, ki baştan beri bu ikiciliğin bir analitik düşünüş ürünü olduğu söyleyip duruyoruz. Dolayısıyla, bu ayrım bir önkabul olarak alındığı sürece, duygusal zekanın hakkını teslim etmenin, onu analitik aklın biçimlendirdiği bir dünyaya karşı eleştiri olarak kullanmanın da pek bir anlamı kalmıyor.
‘Batı’ ‘doğu’ ilişkisi
Bugün New Age (Yeni Çağ) bu arayı kapatmanın bir çabasıdır. Taocu deyişleri çağdaş fizik kuramlarıyla bir araya getiren düşünüş, böylesi bir dünyanın olanağıdır. Batı felsefesinde bu iş, yeni de değildir. Söz konusu ayrımın konduğu ve duygu-akıl arasındaki makasın açılmaya başladığı dönemi şahsında somutlaştıran Descartes’ın çağdaşı Spinoza’nın tüm eseri, bu ayrım karşısında bir panzehir gibidir. “Etika”, geometrik tarz ve terimlerle düzenlenmiş bir ahlak risalesidir. Yani analitik görünümde bir duygu manifestosudur. Fransız matematikçi Pascal, ömrünü inançlı bir Hıristiyan olarak tamamlamadan önce felsefe tarihinin en önemli metinlerinden birini, Pensee’i kaleme almıştır. Yine ‘yaratıcı evrim’, ‘yaşam enerjisi’, ‘yaşamsal atılım’ gibi kavram ve kuramları düşünce tarihine kazandıran Fransız matematikçi Henri Bergson, fizikçi Albert Einstein’ın mektup arkadaşı, romancı Marcel Proust’nun ise akrabasıydı; fiziği edebiyata bağlayan felsefe adına çok güçlü bir sembolizm! Maddi-fiziki dünyanın kavranışını belleğin-hafızanın bir fonksiyonu olarak değerlendirmeye yönelen Bergson (bkz. Madde ve Bellek) ahlak üzerine de bir yapıt bırakmıştır ardında.
20. Yüzyıl felsefecisi Wittgenstein ise, örneklerini verdiğimiz analitik-duygusal geçişliliğinin belki de en kayda değer düşünürlerinden biridir. Analitik felsefenin başlangıcı kabul edilen Viyana Çevresi’nden gelen Wittgenstein, İngiltere-Cambridge’daki hocalığı süresince de Bernardt Russell’la birlikte mantıkçı pozitivizmin en ileri isimlerinden biri olarak değerlendirildi. Mühendislik ve mimarlık pratikleri de olan Wittgenstein’ın kariyerinde, ‘Tractatus Logicus’ kitabıyla yaptığı ‘analitik’ zirvenin, Felsefi Soruşturmalar kitabıyla yaptığı ‘duygusal’ bir eleştirisi de yer alır. Dil oyunları, mecaz, anlam-bağlam bağdaşıklığı gibi alanlara yönelen Wittgenstein, bu alanda psikanalizin sorunlarıyla da tanışmıştır. Ki bu bir mantıkçı pozitivist için kabul edilemez bir sapma teşkil eder.
Batıdan verilen bu örneklere Doğudan birer eşdeğer bulmaya gerek yok. Zira doğu düşüncesi, analitik-duygusal ayrımına karşı, genelde bir direnç halindedir ve dünyanın bütünlüklü kavranıp karşılanışı, Doğu ilimlerinin hemen hepsinde bir ilke değerindedir. Bu arada, söylemeye gerek yok, Çin Taosu, Avrupa fiziğiyle kucaklaşmadan önce Ortadoğu tasavvufuyla kaynaşmıştı. Gene Ortadoğu tasavvufu, Batılı muadillerini bulmadan önce Mezopotamya ve Kuzey Afrika matematikçi ve fizyologlarıyla tanışıktı. Söz konusu matematikçi ve fizyologlar ise, çalışmaları Batıya taşırılmadan önce, Antik Yunan filozoflarıyla tartışıyorlardı.
Velhasıl, bugün üzerinden kıyametler koparılan ayrımlar, vaktiyle tanınmadıkları gibi, son yüzyıl bunları aşma çabalarının da en ilginç ve etkili örnekleriyle doludur.