Yazar Ahmet Büke hikayeleriyle iğneler batırıyor bize… Ring aracında yanan bir mahkum oluyor, güvercin oluyor, ekmek gibi su gibi ihtiyaç duyduğumuz adaleti oğlunun kemiklerinde bulmayı umut eden bir ana oluyor. Vuruyor, Büke, yüzümüze öykülerini bir tokat gibi... 
İmgeleri güçlü, hikayeleri bizi, sizi hepimizi anlatıyor. Ekmeğe suya ihtiyacı olmayan insan olur mu? ‘Peki ya adalet’ diyor Büke, adalet ekmek ve sudan ayrı tutulur mu? Yazar Ahmet Büke’yle geçtiğimiz ay Can Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Ekmek ve Zeytin üzerine söyleştik. 
57. Sait Faik Hikaye Armağanı’nın da bu yıl ki sahibi olan yazar, yazmaya biraz geç başlasa da anlatımı güçlü hikayelerinde birbiri içine geçmiş zıtlıklarla sanki yazmadığı yılların acısını çıkarıyor. Büke’nin size yaşattığı bir nevroz aslında. Sinemada bir film izlerken kalp atışlarınızın metronomunun filmin metronomuyla paralel atması gibi, onun hikayelerinde de belli bir metronom var. Sözü uzatmadan söyleşimize geçelim.

Geçtiğimiz ay yeni kitabınız Ekmek ve Zeytin Can Yayınları’ndan çıktı. Vurucu bir kitap olmuş Ekmek ve Zeytin. Yazım süreci nasıl oldu?
Biraz hızlı yazdığım bir kitap oldu. Öteki kitapların arasında iki yıl oluyordu. Sanırım hayat tempom hızlandı. Sabit bir yerim ve evim olmadı, sürekli seyahat ettim son bir yılda. Öyküler de bu nedenle, göçmen oldu ve çabuk doğdu biraz. Kısa ve yazar yazmaz unuttuğum öykülerden oluşuyor bu kitap.

Peki neden Ekmek ve Zeytin? Sizin için ne tür anlamları var?

Doğduğum evde iki zeytin ağacı var babamın diktiği. Çocukken o zeytinleri toplar bütün yıl yerdik. Annem de her hafta ekmek yoğurur benimle yollardı mahalle fırınına. Ekmek ve zeytin her şeyin başladığı kıyı benim için. Ekmek ve zeytin eksilmeyen lokması insanın. Onların yerine ne koysak doymuyoruz aslında.

Bir öykünüzde geçtiğimiz aylarda meydana gelen bir olaydan, ring aracında yanarak yaşamını yitiren mahkumlardan bahsediyorsunuz. O mahkumlar nasıl etkiledi sizi ve onların öyküsünü yazmaya nasıl karar verdiniz?

Olayın gerçekleşme biçiminden ziyade sonrasındaki kabulleniş çok yırtıcıydı. Adeta, ‘allahın takdiri’ diye mırıldandı herkes. Muhtemelen 20 liralık daha iyi bir yağ ya da bakım yapılsaydı ya da 2 liralık bir yedek anahtar olsaydı yaşıyor olacaktı o insanlar. Kurbanlık koyunları taşırken bile daha özenli olunuyor oysa. Yoksulluğun bu kadar değersizleştirildiği bir zaman olmamıştır. Yoksul ve Kürt olmasalardı ölmeyeceklerdi o mahkumlar. Pek farkında değiliz ama çoğumuz aslında ölüyüz şu anda.

Bu tür olayları edebi eser olarak bırakmak toplumsal bilinci de diri tutar diye düşünüyorum. Toplum olarak belleğimizi diri tutmaya dair sıkıntılarımız var sanki… Peki, sizin böyle bir çabanız var mı? Toplumsal bellek ve sanat ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Yıllar önce sanırım Korkut Boratav’ın bir kitabında okumuştum. Bir ülkenin iktisadi hayatını anlamak için önce edebiyatını okuyun diyordu yanılmıyorsam. Edebiyatın derin bir izi ve tanıklığı var yaşamda. O nedenle ‘güçlüleri’ korkutur bir yandan da. Devlet yetkilileri zaman zaman sanatçılara ve edebiyatçılara boşuna ‘dikkat’ çekmiyor.


GÖKÇE ROJDA GÖNENÇAY - ANF/İSTANBUL