Kurmanc edebiyatına giriş -I-

“Edebiyatta Rönesans, özgür kişiliğin
 doğuşu için esastır.” A.Öcalan


Biri diğerine demiş ki; bırakın insanlar nasıl yaşayacaklarına kendileri karar versinler. İster mühendis olur, ister doktor olur, ister yazar olur. Herkes serbesttir! Zaten insanlar her şeyi yapamaz. Bir şey olurlar hayatta. O şeyi de bırakın kendileri seçsin.
Diğeri demiş ki; neden insanın çok şeyi yapmasını, bütünlüklü olmasını engelliyorsun. Neden onun büyümesini engelliyorsun. Neden tek bir iş yapma özgürlüğü tanıyorsun. Bunu söyleyenler yaşamın her alanında tekel kurmuş ve köşe başlarını tutmuş olanlardır. Peki, biri çıkıp tuttuğun köşeyi, tekele sahip olmak ya da ortak olmak isterse bu özgürlüğü para vermeden elde edebilir mi? Asıl sen bırak insanlar bütünlüklü yaşasın. Dilediği kadar bütünlüklü yaşasın. Kendisi olarak yaşasın.  
Bu tartışmalar üzerine bilge dedi ki, “Liberalizmin benimsetmek istediği gibi “Bireyler çıkar, filozof, bilim adamı, asker, politikacı, sermayedar vb. olarak hakiki olan ne varsa bulur ve yaşarlar” felsefesini kesinlikle gayri ahlaki, gayri politik toplumsallık olarak eleştiriyorum. Bunun uygarlık tarihinin yol açtığı ve kapitalist sistemin tüm topluma yutturmaya çalıştığı en büyük ahlaksızlaştırma ve politikasızlaştırma ideolojisi olduğunu, daha doğrusu propaganda ile benimsetilen ve modernlik kılıfı giydirilen çağdaş mitolojik bir anlatım olduğunu söylemek istiyorum”(1)
“İnsan yaşamının olmazsa olmazı toplumsallığıdır. Bu konu üzerinde çok ısrarla durmamın birinci nedeni henüz sosyal bilimce bir tanımlanmasına girişilmemesi, girişim denemeleri olsa bile anlamı ve hakikat değeri olan bir bilimselliğinin sağlanamaması, örgütsel inşasının ve toplumsallaştırılmasının başarılamayışıdır. İkinci ve daha önemli neden, kapitalist modernite liberalizminin bireyi ve bireyciliği anti-toplumsal temelde yere göğe sığmayacak denli abartılı inşası ve canavarlaştırmasıdır. Mevcut haliyle bireycilik sadece sürdürülemez değildir, yaşanılamazdır da. Hiçbir canlı türünde gözükmeyen, her türlü sapıklığa açık bireyci yaşam için ne toplumun ne de gezegenimizin dayanma gücü kalmıştır. Bu bireycilik öyle bir sapık haline getirilmiştir ki, günün yirmi dört saatinde insan öldürmekten, seks, spor ve sanat yapmaktan, kar sağlamaktan ve işkence yürütmekten usanmaz.
Çok açık ki bu bireyciliğin sonu kanser ve aDS türü hastalıklardır, nitekim onlar da hızla üremektedir. Peygamberlerin çok önceden haber verdikleri mahşer denilen günler bu bireycilikli dönemi ifadelendirir.”(2)

Neden karakterler sorgulanmıyor?

Bir edebiyat düşünün ki zamanları sorgulamıyor. Mekanları sorgulamıyor. Karakterleri sorgulamıyor. Neden, Çünkü başa bela bir yaklaşım olduğu bilinmekte ve sezilmektedir. Kast edilen dıştan çevreden gelecek olan bela değildir. O işin en kolayı. O işin ilk elden tez elden cevaplanmaya çalışılan hali. Hatta en kurnazcası. Çünkü çoklukla sorgulama söz konusu olduğunda yaşam emarelerinin tümü dikkatlerini kendi dışına verir. Böylelikle çevreninde dikkatlerini dışa yöneltmiş olur. Aslında yöneltmek ister.
İnsanın en çok kendisinden kaçtığı an gerçekte kendisiyle karşı karşıya olduğu, sorguladığı andır. Ondandır ki o tüm bu anlardan kaçmak ve bir daha karşılaşmamak umuduyla son bir kez daha bıkmadan dikkatleri kendi dışına yöneltmeyi sürdürmekte ısrar eder. Ve bu hikayenin ta ki kendisi olmak adına ayrı bir yola girişine dahası onu fark edişe kadar sürer. En kolay bir gözlemde bile kendisinin kendi dışındakinde de olduğunu adeta tüm duyularını kapatırcasına görmek bilmek istemez. Hal böyle olunca kendisi sanki bu dünyada biricik ve benzersizdir. Doğar doğmaz zamansız, mekansız, şimdiki halli karakteriyle doğmuş gibi havalardadır.
İnsanların her şeyi dışarıda gören, dışarıdan bekleyen yaklaşım ve davranışlar içinde olmasının ezel ebed olmadığının özellikle açıklanması ve bilinmesi edebiyatın yani yaşamın akış işlevince mutlaka dile getirilmesi onun, yani edebiyatın varoluş halidir. Bir yanıyla da edebiyatın kendi varoluşuna yani hakikatine dönüşüdür. Özüyle buluşmasıdır. Öyledir ki zamanlarla mekanlar ve karakterler sorgulanırken dışından başlama kandırmacasının yani böylesi bir düşünüş tarzının doğum tarihi öyle çok uzun değildir. Yani iktidarcı zihniyetin ortaya çıkış tarihinin ta kendisidir. Bu yaklaşımı ortaya çıkaran tarihin öyküsü bu zamandan itibaren başlar.

İktidar ve korku
İktidarcı zihniyetin kokusu, davranışı, sorunları ele alışı hep egemendir. O hep bilendir. Dışındakini sorgulayandır. Yargılayandır. Hüküm verendir. Cezalandırandır. Ya da lütufla affedendir. Bağışlayandır. Sırtını ya da başını sıvazlayandır. Öyle ki avuçlarının içini göremezsin. Çünkü avuçlarının içini gösterenler dilencilerdir. Alt sınıflardakilerdir. Kategorilerdir. Yani nesnelerdir. Öyle bellenmiştir. Öyle anlatılmıştır. Vahiy bu. Hırs bu. Korku da bu. Evet, tastamam bir korku. Çünkü hırsın, büyüklüğün, kendini egemen görmenin tüm havaları öyle bilinmek öyle görünmek, öyle kabul edilmek düşüncesinden kaynaklanır. Ve bunun gerçekleşmesine gayret gösterilir. Ondandır ki asla bunu kaybetmemek arzusuyla yatılıp kalkılır ki bunun adı sosyolojik anlamda ruhsal yansımada korkuya tekabül eder. Artık insanlık farklı bir yaşam zihniyetiyle kurgulanmaya başlar.
“İnsan türü ömrü için ebedi-ezeli arayışlar içine girmekten gökte cennet, yeraltında cehennemler düşünmeye kadar pek çok çılgınca çaba geliştirir. Kendini tanrı-krallar halinde sunmaktan en alçakça kölelikte tutmaya kadar çılgınlıklar peydahlar. Her gün cinsel sapıklık içinde yaşamaktan kendini nötr bir cins halinde tutmaya kadar kural tanımayan tutumlar da sadece insana özgüdür. Planlı soykırımlar geliştirmekten sonsuz yaşam iksiri peşinde koşmaya kadar bu tutum hiçbir canlı türünde görülmeyen hastalıklar halinde sürer gider. İnsan için, sınır tanımayan bu çılgınlıklar için, bunların anlaşılması ve önlenmesi için yaşamın tanımına ihtiyaç vardır. Doğru bir tanım doğru yaşamın ilk adımı olabilir.”(3) İktidarcı zihniyet binlerce yıldır insanlığın üzerinde kendisini meşrulaştırdığından ki diğer adı da resmi uygarlıktır, insanlığı sadece bu zihniyetle tanımlamak adil değildir. Yaşamın böyle tanımlanması bu zihniyetin kendisini zihinlerde bir hakikat algısı olarak gerçekleştirmesinden kaynaklanır. Ki edebiyatın bu algıyı oturtmasındaki yerinin başat olduğunu belirtmek gerek. Edebiyatın bunu çözümlemesi onun nasıl bir edebiyat, kimin edebiyatı soruları karşısındaki yerine netlik kazandırır.


Edebiyatta bir aldatmaca
Edebi uğraşlar yaşanan bu gelişmelerden uzak değildir. Özellikle günümüz açısından bu vazgeçilmezdir. Öyledir ki en başta kendinle hesaplaşacaksın. Kendindeki zamanların nasıllığını sorgulayacaksın. Mekanları nasıl bilip algıladığını sorgulayacaksın. En önemlisi de karakterini sorgulayacaksın. İşte asıl sorun buradan kaynaklanıyor. İnsan edebiyatla uğraşırken kendini muafta tutmaya çalışır. O bir aldatmadır. Her bir anlatıda -beş duyunun her hangi birine veya hepsine hitap eder türden olsun fark etmez- anlatıcı mutlaka bir yerlerdedir. Ne kadar kendisini gizlemeye çalışırsa çalışsın o sadece bir yerlerde değil hepsinde vardır. Hepsinde birazcık ta olsa vardır. Öyle olmasa olamazsa zaten yaratamaz. İyi anlatamaz. O öyledir ki biraz kraldır. Biraz yoksuldur. Biraz sahtekar ve ikiyüzlüdür. Birazcık iyi niyetli ve dürüsttür. Bu dünyada yaşayıp ta tüm bunları bilmezden görmezden gelinemeyeceğine göre senin büyük bir hırsız olmana gerek yok.
Peki, nedir hırsızlık? Nasıl tanımlıyorsun? Kime sorsan hırsızlığı kabul etmez. Eğer hırsızlıktan dolayı sorgulanmamışsa kabul etmez. İlk bakışta bunda doğruluk ve haklılık payı var dersin. Kısmen öyledir de. Peki, nedir hırsızlık diye tekrar sorsak. En yakın cevap başkalarına ait herhangi bir şeyi ki bu her şeyi içerir veya şeyleri onların izni olmadan, onların bilgisi olmadan onların rızası olmadan ve onlara rağmen iz kanıt bırakmadan almak. Kendisine mal etmek. Sorun burada alınan, götürülenin asıl sahiplerinden habersiz alınmasıdır. Habersiz alınanın kendisine ait edilmesidir. Başkalarına ait olan bir şeyi ne bir teşekkür, ne bir şükran duymadan almak onları görmezden gelmek oluyor hırsızın kendisi. Zaten çaldıktan sonra o şey onundur. Başka bir zamanda, başka bir mekanda, başka bir karakterde bunu kendisine ait sayar. Öyle yapmak zorunda yoksa hırsızlığı ayan beyan olur.
Hırsız kendisini hırsız görmez. Kabul etmez. O zaman hırsızlığın bir anlamı kalmaz. Hırsız o ki yakayı ele vermeyendir. Hiçbir şekilde aksine kanıt sunulamayandır. O zaman hırsızlık kelimenin tam anlamıyla gerçekleşir. Hırsızlık bilinmeyendir. Görülmeyendir. Kanıtlanmayandır. Aldığının çaldığının kendisine mülk olması gerçekleşmişse o bir hırsızlıktır. Hırsızlığın tam gerçekleşmiş, anlamını bulmuş halidir. Ele geçerse, gerçek sahibi çıkarsa o bir hırsız değil artık, tastamam bir suçludur. Suçu ise hırsızlığın gereklerini yerine getirmeyip açık verendir. Tespit edilemedikten sonra hırsızlık sonuç almıştır.

Kafa karışıklığı

İşte asıl can alıcı konu budur. Dikkat çekilmeye çalışılan budur. Hikayedeki trajik komik karakter budur. Belki de bu bir zati muhteremdir. Ve belki de o tarihin ilk şairi, ilk romancısı, ilk öykücüsü, ya da bütün zamanların ulaşılmaz ödüllü sanatçısıdır. Sanki şiiri, öyküyü, romanı velhasıl tüm edebi yaratımların kendi zamanındaki, mekanındaki mucididir. Belki de bireyin kendisinin böyle bir talebi yoktur. Ancak ona böylesi bir paye verilir. Böylesi bir statü verilir. Sanki ilk seslenişi, sözcükleri, konuşmayı, simgeleri, harfleri, yazıyı, cümle kuruluşlarını, buna ilişkin anlamları, şiiri, öyküyü özcesi sözlü ve yazılı anlatımı kendisi icat etmiş gibi, ilk yaratıcısıymış gibi, kendisini görmekte ve sanmaktadır. Bir yanıyla çevresi de bunu kendisine atfedince durum adeta meşruluk kazanmış oluyor. Tarihsel yaratımların hırsızlığı bu olmuyor mu? Hatta gaspı. Hatta talanı. Ve hatta sömürgeciliği olmuyor mu?  
Asıl bundaki hilenin farkına kimse varmaz. Yine asıl dikkat edilmesi gereken ve gözlerden kaçırılan bir hile vardır. Bir tarihsel kafa karışıklığıyla uğraşılmaktadır. Güncele sığdırılan güncelde boğuntuya getirilmekte olan genel emeklerin sonucu olan yaratımları bireyin kendisine mal etmek, mülkleştirmektir. Oysa edebi yaratımın kökü ana kadının kendisiydi. Ve o bunu bir ödül almak, bir statü elde etmek için yapmadığı kesindir. Bir annenin çocuğuna koşulsuz karşılıksız doğurup, bakması misalinin ta kendisidir. O zaman nedir işin hilesi. İşin hilesi erkek aklının bunu ele geçirerek kendisine mal etmesidir. “İnsanlık tarihinde gerçekleşen bu zihniyet karşıdevrimi gerçekten analitik zekanın en büyük çıkışlarından biridir; sınıfsal aklın gelişmesidir. Artık tarih, edebiyat, sanat, hukuk ve politika bu sınıf zihniyetiyle yeniden üretilecektir.”(4)
Öyledir ki artık insanlığın ikiye bölünen tarihinde kadından ziyade erkeklerin en ünlü yazar, çizer, sanatçı vb. olmalarının gidişatı sağlama alınmış oluyordu. Arka planda ise, sanki sözleri, konuşmayı, anlatmayı, yazmayı, resim yapmayı, oyun oynamayı, yemeyi içmeyi, özcesi ikinci doğaya dair ne varsa kendisi icat etmişçesine bir tarihi insanlığın kültürel yaratımının belleğine kodlamaya çalışmıştır. Artık bu kültürün çeşmesinden içenler yaratımların asıl tarihini görmezden gelecek tarihsel yaratımların tarihsel hırsızlığını yaptıklarını göremeyecek, bilemeyecek kadar habersiz olabileceklerdi. Ve belki de öğrenmeye ne hacet nasıl olsa bir sistem kurulmuş gidiyordu. Dokunmaya ne gerek. Hem de başı belaya koyup edebiyatın bazı onay makamı ile statülendirilmiş ve ünlendirilmiş çevrelerince boşa çıkarma, yalnız bırakma, aşağılama, basite alma vb. türden oklarına hedef olmak da cabası. Bu tür hikayenin sonuçlarının mezbahada tamamlandığı biliniyor.
Ne diye kurcalıyorsun ki! Ne de olsa tarihin yaratıcısı erkek aklı değil miydi? O zaman ganimeti paylaşmalıydı. Kim ne kadar çalabildiyse. Kim ne kadar kendisine mal edebildiyse.  Sakın kimseye fark ettirme. Bununla uğraşacaklara fırsat verme. Kendi kuramsal, kurumsal dünyanı öyle geliştir ki, işin hakikatini uğraşmaya kalkanlara bulma umudu inancı kararlılığı kalmasın. Merak etme bu işe yeniden kurcalamaya kalkanlara ne zaman ne zemin nede onları dinleyecek inanacak insan bırakılmayacaktır. Yaşananlar, yaşatılanlar buydu. Hala zirvesinde sürmektedir.

‘Ben bilirim’cilik

Hırsızlığın sosyal duruştaki bir diğer izahı işi kitabına uydurmaktır. Zevahiri kurtarmaktır. Kıymeti kendinden menkul hallerdir. ‘Hiçbir şey bilmezsin’ demek ile ‘ben bilirim’ demek aynı düşünüştür. Bir yanıyla ‘ben bilirim’ demek karşındakine ‘sen bilmezsin’ demek oluyor. Ondandır ki konuşmaların çoğunluğunda söze başlarken ‘bana göre, ben diyorum ki,’ türünden sözcükler ilk bakışta masum görünür. Bu dünyanın bütün yazarçizer ve sanatçı kategorisinde kendini övünerek konumlandıranların en basit bir konuda bile sözlerine bir besmele gibi başladıkları bu sözcüklerdir. Bir alışkanlık gibi görülebilir. Ve hatta kendi farkını koymak vb. anlama gelir demeye kadar izahat bulabilir.
Aslında bu sözcükleri kullanırken farkını koymaktan ziyade bir mucit edasının surata ve ses tonuna yansıdığını gözlemlemek mümkün. İlk o bulmuş gibi. İlk o söylemiş gibi. Benzersiz ve doğum tarihi kendisine ait hatta o an yaratmış gibi gerçekte üstünlük taslamanın, egemenliğe denk düşen davranışları sadece görülmeyip hissedilebilirdir. Aslında ’bana göre ve ben diyorum ki’ deyişlerinin kullanım zamanlarına, kullanım mekanlarına, kullanan karakterlerine bakıldığında binlerce yıldır söylene gelenlerin bir adım bir sözcük bile ötesinde olmayan şeyler olduğu kesindir. Bundan faraziyeleri, saçmalamaları dışta tutmalı. Bu sözler söylenirken ki edalar, tonlamalar, haller kim bilir kaç bininci kopyalama. Yada versiyondur. İşin garip yanı hiç kimse kendisinin özendiğini, versiyon olduğunu, başkalarından etkilendiğini kabullenmeye yanaşmaz. Bunu kendisinden kendi kişiliğinden ödün vermek olarak yansıtır. ‘Şunu severim şunu sevmem. Şunu beğenirim bunu beğenmem. Şunu yerim şunu yemem’ türünden söylemlerin kendisine has ve özgünlük olduğunu etkin ve egemen havalarda söylememesi elde değil. İşin en hazini bunu sorgulamamasıdır.  DEVAM EDECEK


TİMUR FİDAN


YARARLANDIÐIM KAYNAK:
1- Özgürlük Sosyolojisi. A.Öcalan
2- Ortadoğu’da Uygarlık Krizi Demokratik Uygarlık A.Öcalan
3- Ortadoğu’da Uygarlık Krizi Demokratik Uygarlık A.Öcalan
4- Bir Halkı Savunmak A.Öcalan