Amaç edinen yeni toplum-insan mühendisliği değil, özgürlük temelli öze dönüştür. Bu yüzden sanat bunca uğraşa ve binlerce yıllık yaratıma rağmen henüz yaşama yetişmiş değildir. Hayat sınırsız ve sonsuz devinimdir. Zaman, bu devinimin ritmi olarak sanatta görünür kılar kendini.
Edebiyat ise, bu yaratım eyleminin en kalıcı alanıdır. Simgeselleşmiş zihnin sözcüklerle akışıdır. Hakikatin, doğrunun görünen ya da görünemeyen varlıkların metafizik dünyasıdır. Amacını sanatın genel amaçlarından farklı görmez. Sadece alanı farklıdır. Görünürü değil, zihnen görünür kılmayı arzular. Bu yüzden gerçeği tekrar tekrar üretir. Hayatın canlı devinimi onun bitmez tükenmez kaynağıdır. Etkisini gittikçe arttırır ve kalıcı olmayı amaçlar. Kutsal kitaplar, din, felsefe ve kuramlar, bu gücün nasıl bir etkiye sahip olduğunu gösterir.
Dağın rolü Kürtlerde özgündür
Kürt edebiyatında dağın rolünü irdelediğimizde de, bu genel bakışı yadsıyamayız. Fakat dağ ve edebiyat ya da dağın edebiyatı söz konusu olduğunda, her halk ve topluluk için geçerli olan bir genel doğrudan da bahsedemeyiz. Sanatsal yaratım evrenseldir ama konusu ve dağın rolü Kürtlerde özgündür, hatta eşsizdir. Dağ edebiyatı, bu nedenle Kürt edebiyatının en temel temalarından biridir, hatta en başat alanıdır.
Aynı şey Batı edebiyatı için geçerli değildir. Sözgelimi Batı'da boy veren akımların hiçbirisinde dağ, edebiyatın temel konusu olmamıştır. Ne realizm akımında, ne natüralizm akımında, ne de klasizm veya romantizmde… Örneğin klasizm, Greko-Latin eserleriyle, yine mitolojisiyle saray yaşamını yansıtırken, hitap ettiği kesim saray aristokrarisi ve dinsel otoritedir. Romantizm, 18 yy. Almanyası'nı, dolayısıyla şehrin kral ve krala üstünlüğünü esas alır. Konusu ulusal kaynaklar, sanatçının iç dünyası, psikolojik derinlik ve iyi-kötü-çirkin sestir.
Bunu realizm, fütürizm, sembolizm ya da expresyonizm gibi akımlar için de söyleyebiliriz. Dağ, bu akımların hiçbirinde temel tema değildir. Bunun elbette coğrafya ile toplumsal sınıf ve çelişkilerin etkisiyle bağı vardır. Molier’den, Shakespare’den, Goethe’den, Hugo’dan ya da Zola'dan dağ edebiyatı bekleyemeyiz! Fakat Kürtler söz konusu olduğunda edebiyat; dayandığı zemini, konusu, felsefesi, yöntem ve üslubuyla dağın rengi ve ruhunu özümsüyor.
Dağ ve edebiyat ilişkisi
Bunu biraz daha açımlayacak olursak;
1- Kürtler dağlı bir halktır. Bu öylesine söylenmiş bir tespit değil, coğrafik gerçekliğe işaret eder. Kürtler için hayat dağlarda başlar, orada büyür, orada sürmeye devam eder. Kürt ve Kürdistan terimlerinin etiminolojik kökenine baktığımızda da aynı sonuca varıyoruz .Sümerce’de KURTİ sözcüğü, (Kur= dağ, ti=aidiyet eki) "dağlı halk" anlamına gelmektedir. Bu Kürtlerin kendilerine verdikleri bir isim değildir. Ovada yaşayanların, Zagroslarda yaşayan halkı tanımlama çabasıdır. Kürdistan coğrafyası, Zagroslardan, Sipan’a, Ağrı dağından, Şengal'e, Cûdî, Gabar'dan Nemrut'a baştan sona dağların coğrafyasıdır.
2- Kürt orjinli bütün mitoslarda dağ baş aktördür. Nuh Tufanı bu mitoslardan sadece biridir. Bütün kutsal kitaplara etki yapan Nuh Mitosu, Dicle ile Fırat orjinlidir. Nuh, her dilde farklı şekilde isim alsa da (Sümerlerde Ziusudra, Babil'de unda piştim, Hint’te wais vasota gibi) Kürtçe'de "yeni" demektir. Nuh Tufanı'ndan kurtulmak için geminin çıktığı yer ise Cûdî’dir ve Kürtçe'de "yer gördü’’ anlamına gelmektedir. Cûdî’nin kutsal bir figür olarak etkisi hala belli dönemlerdeki ritüellerle devam etmektedir. Aynı şey Havva, Adem, cennet mitoslarında, Siyabend û Xecê, Memê Alan gibi destanlarda da varlığını korur. Tarihin ilk romanı olarak tanımlanan Gilgamêş Destanı da, yine Kürt dağları ile ilişkiyi anlatır. Gilgamêş birçok Sümerce kelimede olduğu gibi Aryen kökenlidir ve Kürtçe'de 'büyük öküz' anlamına gelir. Devletin doğuş öyküsünde Enkidu ve Humbaba şahsında Kürtlerin yaşayışı işlenmiştir.
3- Kürtler neolitik devrimin yaratıcı gücüdür. Son dönem tarihçilerin ortaklaştığı ve artık itiraf ettikleri husus, neolitiğin Zagros-Toros dağ kavislerinde gerçekleştiğidir. Pavel Dolukhanov adlı tarihçi, altın hilali tanımlarken şöyle der; "İsrail ve Ürdün'den başlayıp kuzeyde Güney Türkiye'ye uzanan, oradan da Irak Kürdistanı üzerinden Güneybatı Irak’a dönen bölge… Zagrosları, Torosları ve Akdeniz tepelerini içine alan bir dağlık kavisin yüksekliği 300 ile 1500 metre arasında değişen tepelik etekleri ve dağ arası vadileri içine alan bölge…’’ Tarihçinin tarif ettiği coğrafya, uluslararası inkar nedeniyle adlandırılmıyor ama bu topraklarda yaşayan herkes, bu coğrafyanın adının Kürdistan olduğunu biliyor.
Öte yandan Kürt dili ve kültürü de, Zagros-Toros eteklerinde neolitik devrimi ilk başlatan dili ve kültürü olduğu etno etimolojik, arkeolojik birçok araştırmayla kanıtlanmıştır. Hint Avrupa dil ailesi denilen ve asıl adı Aryen olan bu kültür, M.Ö. 9000 yıllarında kültürel olarak yayılmıştır. Dolayısıyla Zagroslarda yeni bir yaşamı inşa eden dil, edebiyatına da damgasını vurmak durumundadır.
Kaynağın gücü, edebiyatın gücünü belirler. Neolitik saha, zengin bitki örtüsüyle, mevsimleriyle, hayatı çeşitlendiren bir mekandır. Tarla, zeytin, fıstıkgiller, palamut, üzümgiller, tahıl (buğdaygiller) yetiştirilmekte, cennetin aktığı söylenen dört ırmak (Dicle-Fırat) bu dağların eteklerinden akmakta, yabani keçi, koyun, sığır, domuz, köpek, kedi evcilleştirilmekte ve tüm bunlarla istikrarlı bir süreklilik sağlanmaktadır. Oysa ovalar da özellikle semitik kültürün hakim olduğu coğrafyada hurmayla sınırlı bir üretim bulunmaktadır. Düzenli mevsimsel gelişmeler, sulama kanalları, nehir ve akarsular, dağ ve edebiyat ilişkisine güçlü bir kültürel birikim sağlamaktadır. Bu yüzden Kürt edebiyatında şehir, çöl, kuraklık, ovalar pek yer almamaktadır. Bu yönlü edebi yapıtlarda, dağdan dolayısıyla toplumsallıktan kopmuş birey işlenmektedir ki, bu da özünde dağ edebiyatının kendisidir.
4- Durum böyle olunca, sözkonusu dağ edebiyatı değil, dağın edebiyattaki belirleyiciliği oluyor. Bu Kürtler için, onun sanatçısı için bir tercih olmaktan çıkmaktadır. Edebiyatın ana rahmi olan dağ, her dönem belirgin başat rolünü sürdürmektedir.
Bu durumu sadece edebiyat alanıyla sınırlı görmek de yanılgıdır. Sanat Kürtlerde her biçimde dağlı olmak durumundadır. Müzik ve melodiler bile, şehrin kasetine karşılık dağın ve doğanın seslerinin taklididir. Kürt kültüründe binlerce yıllık bir geçmişi olan dengbêjlik (sözlü edebiyat) dağı konu edinir. Siyabend û Xecê destanını ete kemiğe büründüren Sipan dağıdır. Cembelli destanına ruh katan Botan dağlarıdır. Mem û Zîn Cûdî, Gabar ve Besta dağları olmaksızın düşünülemez. Dewrêşê Evdî destanı Sincar dağında hayat bulur. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
5- Binlerce yıl sonra bile, Kürtler için dağın rolü değişmemiştir. Özellikle bir halk olarak varlığını sürdürmesi açısından dağ her zaman tek sığınak olmuştur. Yaşamak için dağın bu denli vazgeçilmez olduğu bir başka halk yoktur. Özellikle maruz kaldığı soykırım tehditlerine karşı, yine sıklıkla başvurmak zorunda olduğu isyanlar yüzünden yüzünü döndüğü tek mekan dağlar olmuştur. Kuzey Kürtleri son 200 yılda 29 kez isyan etmiştir ve bütün isyanları dağlara çıkmakla başlamıştır. Êzîdî Kürtleri 72 kez soykırımla yüz yüze kalmıştır ve her seferinde özgürlük için dağlara sığınmıştır. Son 40 yıldır dört parça Kürdistan dağlarında isyancı gelenek hiç eksik olmamıştır. Son 40 yıllık direnişin bir başka özelliği, sadece dağa çıkmakla kalmamış olmamalarıdır. Orada belki de on bin yıl sonra bir kez daha Zagros'un eteklerinde yeni bir yaşamın temellerini atmalarıdır.
Kürt sanatçısı dağın dilini bilmelidir
Bu yüzden dağ Kürtler için anavatandır, varolmanın olmazsa olmazıdır. Sadece buğdayın evcilleştirildiği, dilin simgesel devrimini tamamladığı, neolitiğin boy verdiği, icatlara imza atıldığı alanlar değil, dağ bizim için hayatın kendisidir. Edebiyatı konu edinen bir Kürt sanatçısının öncelikle dağın dilini bilmesi bu yüzden bir zorunluluktur. Aksi halde o mekandan kopuk, gerçekçilikten uzak, elektrik, ruhsuz, metal tadı veren bir yapıt olacaktır.
Başta da belirttiğim gibi zaman, maddenin ritmidir. Doğadaki devinimin sufesidir. Edebiyat ise bu ritmi yakalama sanatıdır. Edebiyatta mekan-zaman olgusu bu diyalektik içinde irdelenmelidir. Bu durumda görülecektir ki Kürdün zaman kavramı, Aryen dil grubunun oluşumundan neolitik devrime, ilk buğdayın evcilleştirilmesinden, ilk ibadet olayının inşasına, onun cennet ve cehennem metaforundan Zagros, Cûdî, Ağrı efsanelerine, oradan da son 40 yıllık dağ serüvenine kadar bütün dönemlerde, dağın devrimiyle rengine kavuşmuştur. Bu yüzden bizim tüm zamanımız dağın zamanıdır. Onun iklimidir, onun ruhudur. Bu doğal olaya dönük bitimsiz bir aşktır aynı zamanda.
Kimi bunu nasıl irdeler bilinmez ama, bizler için dağ, bugün ve yarın dramatik tarihimize iyileştirici etkisiyle sonsuz terapi uyguluyor.
Edip Yalçınkaya kimdir?
1971 yılında Bitlis'te doğan Edip Yalçınkaya, 1990 yılında yönünü özgür dağlara çevirdi. Tarihin en büyük devriminin gerçekleştiği Zagroslarda dolaştı. 2 yıl sonra esir alındı. Bugün varlığı yanlış olarak ilan edilen DGM'lerde yargılandı. Cezaevlerinde 30 yıl yatması gerekiyor. Cezaevinde özgürlük eylemine kalkıştığı için 6 yıl daha ceza aldı. İçeride 24'üncü yılına girdi. Şu anda kaldığı Çankırı E Tipi Kapalı Cezaevi'nden 12 yıl sonra çıkması gerekiyor.
"Zindanı ruhta ve düşüncede dağ kılan geleneğe layık olmak için, zihnin sınırlarını aşmaya, düşüncelerimizin tutsak olmaması için yazmaya başladım" diyor. 'Ma Ülkesi' ilk romanı. Bu romanında ülkenin tarihini ve dağlarını alegorik bir dille kaleme aldı. Sonra 'Mahzen' romanını kaleme aldı. 1915'de yaşanan soykırımın günümüzde süren lanetini Bitlis özgünlüğünde işledi. Son romanı olan 'Kardaki Kan' ise Dêrsim dağlarında yaşanan savaşı konu edinmektedir. Yalçınkaya "Yazmak, tıpkı dağ gibi terapidir. Benim için duvarları görünür kılmaktan çıkarıyor çünkü. Ama hepsinden önemlisi zindanda yazmak ve üretmek bir devrimci eylemdir" diyor.