Onların arasında çok sayıda Kürt de vardı. Dolayısıyla geride bıraktığımız yıl, aynı zamanda Kürt göçünün de 50. yıldönümü idi.
Batı Avrupa ülkeleri arasında en yoğun Kürt nüfusuna sahip ülke, Almanya’dır. Alman devlet yetkililer, ülkede 800 bin Kürdün yaşadığını belirtirken, Kürt kurumları bu sayının 1 milyona yaklaştığını ifade ediyor. Almanya’ya Kürt göçünü üç dalga şeklinde kategorize etmek mümkün; ilk dalgayı “misafir” işçiler oluştururken, ikinci dalga Türkiye’deki 12 Eylül darbesi, İran’da ise 1979 Devrimi, Güney’de ise Baas rejiminin katliamcı politikalarından kaçmak zorunda bırakılanlardan oluştu. Sonra, 90’lı yıllarda üçüncü bir büyük dalga, Türk devletinin Kuzey Kürdistan’daki kirli savaşı sonucu mülteci olarak göç yollarına düştü. Aynı sebeplerle İsviçre, Avusturya, Hollanda, Belçika, Fransa, İngiltere ve İskandinav ülkelerine göçler yaşadı. 2000’li yıllarda söz konusu göç ağırlıkta Fransa ve İsviçre’ye yoğunlaşırken, Kürtler artık İspanya ve Portekiz’de de yaşıyor.
Fakat bu yaşamın niteliği ne? Kendi ülkesinde kimliği inkar edilen, o kimlik nedeniyle devlet baskısına maruz bırakılmış insanlar, göç ettikleri veya sığındıkları ülkede nasıl yaşıyor? Bu sayımızın dosyası ile, tam da bu konuya eğilmek istedik. Belki dosyamız ağırlıkta Almanya eksenli olmuş olabilir ancak Kürtlerin farklı Avrupa ülkelerinde yaşadıkları sorunlar birbirine oldukça benziyor.
Sosyolog Selim Ferat, yazısında göçün farklı biçimlerini açımlarken, özellikle ‘exclusion’ (dışlama) ve ‘inclusion’ (dahil etme) olgularına değiniyor. Dikkat edilirse farklı ülkelerde göçmenlerin entegre olmadığı hep bir sorun olarak tekrarlanır. Entegrasyon konsepti kendi başına, içinde egemen bir mantığı barındırdığından, tartışmalı bir projeyi oluşturuyor. Zira, başkalarının oluşturduğu düzene dahil olmayı isimlendirir. Oysa hedeflenmesi gereken, ortak bir şekilde oluşturulan yaşama katılımcılık.
Halime Kurt, yazısında kadına yönelik şiddeti göçmenlik bağlamında ele aldı. Göçün kendisi - ister ekonomik sebeplerden ister devlet baskısı nedeniyle - bir şiddet biçimi iken, göç eden kadın açısından yaşam tümüyle değişime uğruyor. Aynısı erkek için de geçerli. Değişen bu koşullar altında şekillenen hayattan birçok kadının payına şiddetin farklı biçimleri düşüyor. Ki konuyla ilgili göç eden Kürt kadınları arasında Uluslararası Özgür Kadınlar Vakfı tarafından gerçekleştirilen bir anket çalışması da, birçok kadının göç ettikten sonra şiddete maruz kalmaya başladığını gösteriyor.
Göç ile birlikte, kuşaklar arası çelişki ve çatışmalar da farklı bir biçim kazanıyor. Bu konuyla ilgili uzun yıllardan beri çalışmalar yürüten Xwe Metin Ayçiçek, bu sorunu hem genel boyutlarıyla ama hem de Kürt toplumundaki ifadeleriyle okurlarımız için yazdı.
Yukarıdaki yazıların içeriği sadece Kürtler için değil, hemen hemen bütün göçmen gruplar için geçerli. Ancak göçü Kürtler özgülünde de ele almak istedik. Bu konuyla ilgili çalışan sosyal hizmet görevlisi Mehmet Ataç, Almanya’daki Kürtlerin yaşadığı ikinci kriminalizasyon politikasını yazdı. Ki inkar edilen bir kimliğin sahibi olarak göç edenin, gittiği ülkede kimliğini özgürce yaşayamaması ister istemez ciddi sorunları beraberinde getirir. O zaman insan ya devlet baskısı kıskacı altında tamamen kendi toplumu ile sınırlı kalır ya da kabul görmek için kimliğini inkar eder. Mehmet Ataç, bu durumun aşılması için acilen yapılması gerekenleri de sıralarken, burada Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu YEK-KOM tarafından başlatılan ve Kürt kimliğinin Almanya’da resmi düzeyde tanınmasını hedefleyen kampanya sonucu Ekim’de konunun mecliste tartışılacağı bilgisini de vermiş olalım.