Halklar, çevre hareketleri ve yerel inisiyatifler, baraj, atık yakma tesisleri, hızlı trenler, HES’ler, nükleer santrallar, maden ocakları, fabrikalar gibi hem doğayı, ekosistemleri hem de yaşamı tehdit eden girişimlere karşı kararlı mücadeleler yürütüyor. Günümüzde bu tarz direnişlere mekan olmayan ülke ve bölgeler yok gibi. Ve bu direnişlerin sayısı hızla yükseliyor.
Bu durum, kuşkusuz küresel kapitalist sistemin ve neoliberalizmin geldiği aşama ile doğrudan alakalı. Kar uğruna insanların ve ekosistemlerin yaşam alanları bir bir yıkıma tabi tutuluyor. Bunun kökeninde, kendini doğanın bir parçası olarak görmeyen, doğayı hükmedebileceği bir obje olarak gören egemen zihniyet var. Ve bu zihniyet, her zamankinden daha fazla gezegenimiz üzerindeki hayatı tehdit ediyor. Kısa süreli çıkarlar uğruna doğanın dengesi dış müdahaleler ile bozulabiliyor.
Ancak dünyanın hiçbir yerinde bu tarz yıkım projeleri, direniş ile karşılaşmadan hayata geçirilemiyor. Nerede bir yıkım projesi, orada yerel bir direniş var.
Tek tek ekoloji, çevre ve toplum karşıtı projelere bakıldığında, ortak noktalar tespit etmek mümkündür. Zira hepsi, doğaya hükmetme hakkını kendinde gören kapitalist, sömürücü sistemin birer somut ifadesi. Sistemsel açıdan bakıldığında, evrensel boyutlara sahip bir realitenin yereldeki ifadeleri oluyorlar. Ama bir de farklılık gösterdikleri hususlar var. Örneğin Türk devletinin Kuzey Kürdistan’da büyük bir hızla inşa ettiği barajlar, aynı zamanda „güvenlik barajları“ olarak isimlendirilip, gerillanın geçiş hatlarını kapatmayı ön görüyor. Bu anlamda Kürdistan’da barajlar, askeri bir konseptin de parçası oluyorlar.
Doğa yıkım projelerinin tümü toplum ve demokrasi karşıtı. Çünkü hepsi, bu projeden doğrudan etkilenecek insanların, halkların iradelerine rağmen planlanıp hayata geçirilmek isteniyor. Hiçbirinde halk veya yerel yönetimler, karar alma süreçlerine dahil edilmiyor, görüşlerine başvurulmuyor.
Bu yıkımlar, birçok yerde kapitalist ulus devlet zihniyetinin de doğrudan ve en somut ifadesi. Merkezi devlet düzeneği, sömürdüğü, topraklarını işgal ettiği halkları bir kez daha böylesi projelerle sömürmüş oluyor. Hem ona ait olmayan yeraltı kaynakları sömürüyor hem de o toprakların sahibi halkları nesneleştiriyor.
PolitikART’ın bu sayısında, çağımızın yıkım projelerine ve yerelde yükseltilen direnişlere yer vermek istedik. Kuşkusuz sayısız örnek vardır. Sırf Kürdistan’da bugün hemen hemen bütün şehirlerde birden fazla ekolojik mücadele yürütülmektedir. Ancak bu dosyamızda, evrensel boyutların da altını çizmek ve ortak noktalara dikkat çekmek için dünyanın farklı bölgelerinden örnekler bulacaksınız. Ali Deniz, Peri suyu üzerinde inşa edilmek istenen Pembelik Barajı projesi ve bu projeye karşı verilen mücadelede gelinen noktayı okurlarımız için özetledi. Metin Yeğin, Güney Amerika’dan farklı örnekler verdiği yazısında, özellikle STK’ların doğa direnişlerinde oynadığı paradoksal role dikkat çekiyor. Jon Andoni Lekue, İspanya devletinin Bask Ülkesi’nde hayata geçirmek istediği Yüksek Hızlı Tren projesine karşı örgütlenme nedenlerini anlatıyor. Ercan Ayboğa ise 1980’lerden sonra gündeme gelen „su savaşları“nı yazdı.
İlgi ve beğeni ile okumanızı dilediğimiz dosyamızı bu şekilde özetlerken, 8 Eylül’de çıkacak 98. sayımıza dek hoşça kalın diyoruz.
editörden