Kürtler de yaşamını sahnede yansıtmak için uzun bir süredir bir devinim içindeler. On yıllardır köylerde, kentlerde 'seyirlik' denilen skeçlerle gerçekliğini yansıtmaya çalışan Kürtler, 1918’de İstanbul’da Evdirehîm Rehmî Hekarî’nin "Kovara Jîn" için kaleme aldığı Memê Alan piyesinden sonra, 1990'larla birlikte MKM bünyesinde faaliyet yürüten Teatra Jiyana Nû ile bir kimlik edinmeye başladı. Ardından birçok Kürt tiyatro grubu kuruldu ve bu gruplar çoğu çeviri olmak üzere çok sayıda oyun sahneledi. Bu çabaya rağmen, 'Kürt tiyatrosu var mı', 'Kürt tiyatrosu nasıl olmalı' tartışmaları da olmaya devam etti. Tiyatro toplumsallık içinde sahnedeki toplum ise tabii ki Kürt tiyatrosunu tartışabilmeliyiz, birçok yönünü irdelemeliyiz. Kapitalist modernitenin ideolojik ve maddi kültür silahlarıyla yürüttüğü saldırılara karşı, tiyatro devrimci tarzda demokratik toplumu savunabilmelidir. Kürt tiyatrosu da kültürel soykırım saldırılarına karşı, kültürel bir direniş yaratabilecek güçtedir. Bunun için tiyatroda egemen ve sömürgeci yaklaşımlara, ele geçirme anlayışına karşı, alternatif bir yaşam ve alternatif bir tiyatro yaratılabilir. Bu anlamıyla biz de PolitikART'ın bu sayısında "Kürt Tiyatrosu"nu tartışmak istedik.
Rüknettin Gün, "Kürt Tiyatrosu" başlıklı yazısında, "Kürt tiyatrosu “kimliği” bağlamında hep yanlış tarif edilmiştir ve edilmektedir. Gelinen noktada Kürt tiyatrosunun en büyük talihsizliği, Kürt tiyatrosuna dair sanatsal eleştiri mekanizmasının olmayışıdır" vurgusu yapıyor. Nazım Hikmet Çalışkan ise "Akademiden Üniversitelere bir okuma" yazısında "Özelde Kürt dili ve kültürü, genelde ise ezilen tüm halkların kültürel varlıkları, tabi tutuldukları imha ve inkar yönelimlerinin neticesinde kendi dokularına karşı muazzam bir yabancılaşma tehlikesi"ne dikkat çekiyor.
116'ıncı PolitikART'ta dosya dışında beğenerek okuyacağınız yazılar yer alıyor. Haki Zeman'ın, kapitalist sistemin algı çarpıtmalarını irdelediği makale, önemli konulara dikkat çekiyor. Mehmet Söğüt, yazar ve şair Cennet Bilek'in 'Geçtiğin Yollar Benim' kitabını sizler için kaleme aldı. Şair Yusuf Değirmenci ise 'Duyarlılık meselesi' adlı yazısında, "Duyarlılık bir gözleme sanatıdır" diyor. A. Galip, yazısında toplumsal sorunlara duyarsız kalan düzenin aydınlarını eleştiriyor.
İçeri'den köşesinde Diyarbakır D Tipi Cezaevi'nde tutsak olan Halil Güneş, "Bu Çocuk Ölmemeli" öyküsüyle konuk oluyor. Dağın Dili'nde de Diren Ronahi'nin "Yol ve Yoldaşlık" yazısı yer alıyor.
Portrede bölümünde Muzaffer Ayata, PKK'nin öncü kadrolarından Haki Karer'i yazdı. Ayata, "Haki’nin kararlı ve cesur duruşu, sabırlı, bilinç ve akla dayalı başarılı örgütlenme çabası O’nu hedef yapmaya yetmişti" diyor. Hikayede ise Yılmaz Mazlum'un Newala Kasaba adlı şarkından yola çıkarak anlattığı hikayeyi bulacaksınız. Tek kelime Türkçe bile bilmeden şarkıyı dinleyen, sadece "Oy Newala Kasaba oy" sözlerini anladıkları için ağlayan annelere dikkat çekiyor.
Bir başka yazı sinema üzerine. Zengök S., Ahmet Zirek'in 'Pari(s) D'exil' filminin kritiğini yaptı. Son yazımız bir deneme. Özgür Pazarcık, "Güneşi görmek için" adlı yazısında, patikalara düşenleri anlatıyor. İyi okumalar. Bir sonraki sayıda buluşmak üzere hoşça kalın...
editörden