Bir devlet/egemen güç suçu olarak tecavüz, en çok suç limitinin her alanda yükseldiği savaşlarda yaşansa da, sömürü ve şiddetin hüküm sürdüğü her yerde çıkar karşımıza. Yani önce adalet ve hakların gasp edildiği, güçler dengesinin bozulduğu, zulmün palazlandığı yerde boy verir bu vahşet. Bazen egemen bir gücün bir ülkenin bütün varlıklarına yönelmesinin ardından cinsiyetçi vahşetin katıldığı bir kolektif haldir. Bazen de erkek egemen zihniyetin dizginlenmeyen intikam aracının tekil yansımasıdır. Bosna, Kosova, Darfur ve Kürdistan isimleriyle birlikte hatırlanan, savaşın içinde başka bir savaştır kimi zaman. Egemen erkeğin sinsi, fiziki ölümden daha yıkıcı, yakıcı savaşı ve şiddeti. Suçlunun benzerliği kadar, mağdurları da ezilenin, ötekileştirilenin, yoksulun, kadın, çocuk, çoğu zaman tutsak olmanın aynılığını taşır. Yaşı, ırkı, dini ne olursa olsun, mağdurların en ortaklaştıkları yanları, kadın ya da çocuk olmaları, çoğu zaman da tutsaklıkları. Hakların kıyımında, vahşeti perçinleyen ölümden öte vuruş olarak, iradeyi kırmak için devreye konulur cinsel şiddet. Nesli, yaş sınırı yoktur… Suçlu devlet erkanı olunca sayıları yüzleri bulan, bunda bir sakınca görmeyen, örgütlü ve ordulu, ırkçılığın kinine bulanmış, insandan çalarken, insanlıktan da uzaklaştıran bir vahşettir.
Kürdistan’da özellikle savaşın şiddetlendiği 90’lı yıllarda yeniden bir devlet politikası ve sistematik olarak uygulanan tecavüz, halen yeni dramlarla can yakmaya devam ediyor. Mağdurların bedenleriyle birlikte isimleri de çalınıp, tek harfe, rumuza indirilerek. Çoğaldıkça bu harfler, devletin askeri, memuru, yargısının işbirliği göz yumarak ve hatta kendilerince normalleştirerek uyguladıkları bu şiddetin boyutu da katmerleşiyor. Acıtan, bitiren, yaralayan ve sonrası için yazgı haline bürünen, içten içe inleten, onarılmaz bir travma oluyor. Gerçek sesini, ancak mağdurun duyabildiği bir çığlık. Dile gelenler, sistematik olarak o uygulamalara maruz kalan binlercesinden sadece birkaçı. Kürtler faili belli cinayetlerle onar onar katledilirken, faili belli ve halen korunan aynı devlet erkanı tarafından bu biçimiyle ruhen de öldürüldü ve öldürülüyor binlerce can.
Mezarlarını ve çığlıklarını kendi içlerinde taşıyıp, kabuslarını paylaşamadan, çoğu zaman bu acıyı yapayalnız yaşamaya mahkum bırakılıyor. Anlatanlar için bu vahşeti dillendirmenin cesareti kadar, bedeli de ağır oluyor. Şiddetten sonrası ise birçok mağdur için nefesini hapsettiği, oradan savrulanları artık geri getiremeyeceği bir uçurumdur. O acının öncesi ve sonrasına bölünür yaşam. Ve devlet savcıları, hakimleri, mahkemeleriyle sahibi olduğu vahşeti ve uygulayanları korumakta, kollamakta ısrar ediyor. Suçlular korundukça suç da bir diğer mekanda, bir başka dramla boy veriyor.
Mardin, Siirt ve Pozantı ve en son Bingöl’de bu vahşet bir kez daha deşifre olurken, PolikART’ın bu sayısında, devlet eliyle işlenen ve süreklileştirilen cinsel şiddete dikkat çekmek istedik.
Avukat Eren Keskin, ‘’Devletten kaynaklı cinsel şiddet’’ konulu yazısında Kürdistan’da devlet eliyle işlenen şiddeti, karşılaştığı örnekleri ve mağdurların psikolojisini, acısını anlattı. Nesrin Onur, sömürgeciliğin savaş aracı olarak tecavüz ve fuhuşa değindi. Ann Kristin Kowarsch ise bu suça karşı adalet arayışlarını dile getirdi.
Bu sayımızdaki portre bölümünde Elif Sonzamancılar, feminist bilim insanı Marie Curie’yi yazdı. Halil Dalkılıç, hak arayışçısı doktor, gerilla Eşref Karabakan’ın hikayesini paylaştı.
Bu sayımızda ayrıca artık çoğunu tanıdığınız Dilzar Dilok, Bircan Yıldız, Cennet Bilek, Özgür Pazarcık, Nevzat Çapkın, Deniz Bilgin ve A. Rezak Gülmez’in yazılarını da beğenerek okuyacağınızı umuyoruz. PolikART’ın 120. sayısında buluşmak dileğiyle…