Dünyaca tanınan ABD'li dilbilimci, siyasi eleştirmen, yazar ve aktivist Noam Chomsky, "Medya Gerçeği" kitabında, "Yıllar önce, zavallı bir kuşun petrole bulaşmış, çaresiz görüntüsü karşısında dehşete kapılıp lanetler yağdıracak kadar hassas olduğumuz günlerde, çoğu kadın ve çocuk, 100 bine yakın insanın gökyüzünden yağan bombalar altında ölümünü, sıcak odalarımızda kahvemizi yudumlayıp koltuğa yayılırken, havai fişek gösterileri izler gibi izlemiştik. Anlaşılan, kıyamet habercilerinden Guy Debord’un 1968’lerde öngördüğü 'Gösteri Toplumu' gerçekleşmişti" vurgusu yapıyor. Bu sözler yazıldıktan on yıl sonra ise 'gösteri mekanı' bu kez dünyanın en büyük ticaret merkezi olan İkiz kulelere 11 Eylül saldırı gerçekleşti. Ardından, "üçüncü dünya savaşı" olarak nitelenen Afganistan ve Irak sadırıları gerçekleşti. Bütün bu olaylarda, medyanın oynadığı rol küçümsenecek gibi değildi.

Egemen medyanın iktidar ve sermaye ilişkisi süreç içerisinde arttı ve "rızanın üretilmesi", "güdümlü gerçeklik yaratılması"ndaki rolü hiç değişmedi. Medya bugün daha sinsi yöntemlerle düşmanları iblisleştirirken, yandaşlarını melekleştirmeye devam ediyor. Türkiye'de Kürt basını üzerinde süren sansür ise Kürt basınının tarihi kadar eskidir. 1925 yılında Meclis'te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, Kürt basınının yanı sıra muhalif bütün basını on yıllarca baskı altına aldı. Birçok değişikliğe uğradığı iddia edilen sansür yasası, Kürt gazete ve televizyonların kapatılması, Roboskî katliamı, Gezi Direnişi sırasında birkez daha o yüzünü gösterdi. Gözaltılar, tutuklamalar, işten çıkarılan gazeteciler, sosyal medyada kapatılan sayfalar ve sosyal medyada Kürt medyasına uygulanan özel sansür, bunun son dönemdeki örneklerinden. Tüm muhalif kesimleri hedef alan bu baskılardan son dönemde en çok Kürt basını nasibini alıyor. Bu nedenle PolitikART'ın dosya konusu medya ve özelde Kürt medyasına uygulanan sansüre ayırdık.
Medya eleştirmeni Ragıp Duran, "Cafer zor durumda" başlıklı yazısında "AKP’nin eksikliklerini, yanlışlarını, aldatmacalarını teşhir eden gazeteciler bir bir işlerinden edildi. AKP’nin iktidara gelmesiyle, sansür edilecek konuların başlıkları değişti" vurgusu yapıyor. "Kürtler ve Sosyal Medya: Örgütsüz bir mecra" başlıklı yazısında Özgür Amed, "Sosyal Medya’ya sahip olmanın tek ama tanıdık bir formülü var: Örgütlenmek; örgütlenmenin gücüne inanmak" diyor. Sidar Dêrsim ise "Facebook’un sansür hali"ne dikkat çekiyor.
Ahmet Ataş, "Rojava’da siyasal İslamcı aklın günbatımı"nı Ece Ayhan'ın dizeleriyle, "Maveraünnehir padişahı sanır kendini Türkiye İslamcısı"na dikkat çekiyor. Kenan Kırkaya 'İçeri'den' "Rojava, sadece bir yön tayini değildir" diyor. Ekin Kızılırmak, köylerin vazgeçilmezleri olan "Çerçilere" ne olduğunu soruyor. Cevahir Ömürcan ise "Dünya yeni Woodstock’lar mı istiyor?" yazısıyla müziğin barışa katkısını irdeliyor. Sadık Aslan "Meryemê!" öyküsünde Rojava'nın Silav'ını anlatıyor.
PolitikART'ın portre bölümünde, "Zincire vurulmak istenen yayıncılığın Prometheus'u: Ayşe Nur Zarakolu"nun yaşamını A.Siya yazdı. Ali Ongan ise 33'lerden "Bir torunun hikayesi"ni "Acılardan özgürlüğe" başlığıyla kaleme aldı.
124. sayımıza dek hoşça kalın diyoruz.