“Kürt sineması var mı, yok mu” tartışmaları yapıladursun, son yıllarda onlarca Kürt yönetmen başarılı yapımlarıyla “Beyaz perdede biz de varız” diyor. Ve bu filmler artık uluslararası arenada da kendinden söz ettiriyor.

Hamo Bek Nazarian’ın yönetmenliğini yaptığı 1926 yapımı “Zerê” filmiyle serüvenine başlayan Kürt sineması, onlarca yıllık inkar ve baskıya meydan okuyarak beyaz perdede yer edinme mücadelesini sürdürüyor. 20. yüzyılda Kürdistan’ın dört parçası ve diasporada çekilen birçok filme rağmen, “Kürt coğrafyası özgür olmadan sanat üretmek mümkün mü” sorusu sorulmaya devam etti. Ancak, Kürtlerin 21. yüzyılda kendi kimlikleri ve dilleriyle yaptıkları sinema(ki buna dağ-gerilla filmlerini de eklemek gerekiyor), bu tartışmayı anlamsız kıldı. Kürtleri konu alan filmlerin yanı sıra insanlarını, öykülerini, coğrafyasını anadiliyle anlatan filmler de giderek çoğalmaya başladı.
Ancak Kürt sinemasının gelişimi ve hak ettiği yere gelmesi için sadece film çekmenin yeterli olmadığı aşikar. Kürt sinemasının sektörel olarak ayakta durması da elzem. Bunun için de sinema salonlarında yer bulmak önemli. Her şeyin metalaştığı ve tekelleştiği günümüzde, halkların ve ezilenlerin yaşamlarını beyaz perdeye yansıtmak gibi oldukça zorlu bir görevi üstlenen genç sinemacılar, alternatif ve bağımsız bir sinema sektörünü yaratmak için de yoğun mücadele içinde.
Kürtlerin on yıllardır sömürgeciliğe karşı verdikleri var olma savaşı, haliyle sinema için de geçerli. Ancak sinema emekçileri yetersiz de olsa son yıllarda kendi mekanizmalarını oluşturmaya başladılar. Amed, Êlîh (Batman), Duhok, Wan gibi film festivallerinin yanı sıra diasporada (Frankfurt, Hamburg, Berlin, Paris, Londra vb.) gerçekleşen film festivalleri, Kürt gerçeğine kamera tutarken, sektörel olarak da bir alan açıyor. Çoğunlukla genç Kürt yönetmenlerin çektiği filmler, artık uluslararası festivallerde de yoğun ilgi topluyor. Biz de yeni kuşak Kürt sinemasının zorlu ama umut veren serüvenini PolitikART’ın bu sayısında okuyucularımız için irdeledik.
Doksanlı yılların ikinci yarısından sonra Mezopotamya Kültür Merkezi’nin başlattığı Sinema Atölyeleri’nin Kürtlerin sinema aşkını alevlendirdiğini dile getiren Ahmet Soner, “Son on yılda Kürt sineması” başlıklı yazısında, “Kürt Sineması’ndan söz edilince aykırı bir başka oluşum gündeme geliyor. Dünyada bir başka benzeri olmayan bir oluşum bu: Gerilla Sineması…” vurgusu yapıyor. Mizgin Müjde Arslan ise “Genç Kürt sinemasının cesur kadınları”nı yazdı. Yine Altın Portakal ve Duhok Film festivallerinden başarıyla dönen yönetmen Ömer Leventoğlu ve Aşkın Satış ile “Mavi Ring” filmi ve Kürt sinemasının serüveni üzerine konuştuk.
Kaynayan Ortadoğu’nun tarihi kenti olan Palmyra’yı “Çölün gelini” başlıklı yazı ile okuyacaksınız. 90’lı yıllarda boşaltılan Kürdistan’daki köyleri gezen Elif Sonzamancı ise “Kürdistan senin dağların kekik kokar” diyerek, ülkeye olan özlemimizi bir nebze de olsa giderdi. M.Zahit Ekinci ise faili meçhullerin yoğun olduğu bir dönemde yaşadıklarını “Ömrümün en uzun yolu” başlığıyla anlattı.
“49’lar davası”nda yargılanan ve 1 Ekim 2012 tarihinde aramızdan ayrılan Sait Bingöl’ün portresini muhabir arkadaşımız Ali Ongan kaleme aldı. Ahmet Ataş ise “Kafkaesk Bir Strateji: Yargıyı absürtle hükümsüz kılmak…” denemesini yazdı. Yeni PolitikART’ın bu sayısında Şevin Murat Bingöl’ün “Çocuk gülüşleri ve alıç ağacı“ ile A.Rezak Gülmez’in “Köpek” öyküsünü ve Delîla Boran’ın “Mahir olmak” anısını okuyabilirsiniz.
Yeni bir sayıda buluşma dileğiyle...