Efsaneyi öldürmek!

Toplum/Yaşam Haberleri —

28 Mayıs 2020 Perşembe - 14:04

“Bu adam bir görüş peşinde, bir kahraman. Kahramansa şehit olur, şehit de efsane olur. Efsane canlıdan daha tehlikeli çünkü onu öldüremezsin. Hayaletinin burada gezindiğini düşün, efsaneyi düşün, sonra şarkılar. Sessizlik daha güzeldir.”

DENİZ BİLGİN

Efsane öldürülebilir mi? 

Türk devletinin ölülerle savaşı yeni değil. Özgürlük savaşçılarının cansız bedenlerini, kırk yıllık savaş boyunca çeşitli şekillerde öldürmeye, yok etmeye çalıştı. Devletini, mezarsız bıraktığı Kürt, Ermeni, Rum, Süryani-Keldani ve diğer halkların ölüleri üzerine kurdu, bayrağını dikti,  ‘uygarlık’ seviyesine ulaştırdı. Yüz yıl sonra ulaştığı yer, yeniden başa dönmekti, sanki bir adım dahi yol alamamıştı. Doruğa ulaştığını sandığı anda yine en dipteydi.

Hala her yerdeydiler, bitmek bilmiyorlardı. Onlar öldürülemeyen ölüler!

Özgürlük savaşçılarının bedenlerinin sarı torbalara konulması, panzerlere bağlanarak yollarda sürüklenmesi, günlerce sokaklarda bekletilmesi, yakılması, işkenceye uğratılması, uzuvlarının kesilmesi, asit kuyularında eritilmesi…

Yaşayanı, göğüs göğüse yenemediğini uzaktan öldürme ‘kolaylığını’ seçersin, havadan tonluk bombaları fırlatırsın, aşağıda değdiği her şeyi ve herkesi paramparça edersin. SİHA, uçak, helikopter, tank, topu ateşlersin ve hayat son bulur.

Ama ya ölüler! Onlar nasıl öldürülecekti? İktidarlar gelip geçer, hep yeni teknikler denenir, yeni yollar aranır ama bir türlü ölmezler. Hep orada, kendilerini hatırlatmaktalar, savaşmaya devam etmekteler.

Kemikleri, ayaklar altına ya da hiç kimsenin bulamayacağı yerlere gömülür. Ne kadar ‘terörist, vahşi’ oldukları anlatılır gazetelerde, televizyonlarda. Yine de ölmezler. Düşünceleri, hayalleri, fotoğrafları, anıları savaşmaya devam eder. İzleri her yerdedir.

Aslında bu bedenleri öldürmek amaçlı değildir, onların ulaştığı yer ile ilgilidir. Bu, Kürt halkının yaşam ve ölüm diyalektiğinin, özgürlük mücadelesi boyunca büyük değişimlere uğramasıyla ilgilidir.

Bu, özgürlük yoluna gönül vermiş olanlarla iktidarlar arasındaki ezeli ve ebedi mücadeledir. Ne zamanı vardır ne de mekanı. Onlar nerede ve hangi zamanda olurlarsa olsunlar birbirine benzerler. İktidarların, özgürlük savaşçılarına karşı yöntemleri de ortaktır.

Dağlarda savaşan Josê

Bir hakikati anlatmak için Kürdistan dağlarından Karayipler’e uzanalım.

Haiti Devrimi’ni bilir misiniz? 1700’lerin sonunda başlayan kölelerin özgürlük mücadelesi, 1800’lerin başında ilk köle devrimiyle sonuçlanır. Ama gelin görün ki, devrimler tarihinde hak ettiği değeri bulamaz. Çünkü bu devrimi yapanlar hem yerli hem de siyahilerdi. Oysa aynı zamanda ilk siyahi kalkışma olan Haiti Devrimi’nin tarihi, direnenler için incelenmeye değer derslerle doludur.

İtalyan yönetmen Gillo Pontecorvo, 1969 yılında Haiti Devrimi ve öncüsü Toussaint L’Ouverture’den esinlenerek “Queimada” adlı bir film çeker. Dönemin başka kolonilerinde yaşanan olayların da buluşturulduğu filmin başrolünde Marlon Brando var. Vietnam savaşının sürdüğü dönemde çekilen filmin, sömürgecilik karşıtı mücadele, uygarlık, sermaye ve yerliler açısından incelenmesi gereken çok yönü var, ancak sadece bir yönüne değineceğim.

Filmde ekonomik suikastçi rolünü oynayan İngiliz Walker ve direniş öncülerinden José’nin tavrı ve diyalogları birçok konuya ışık tutar. Bir yanda sömürgeci ve beyaz iktidar, diğer yanda siyahi bir özgürlük savaşçısının temsil ettiği direnişçi yerliler!

İki bölümdür film, birinci bölümde İngiliz’in de planlarıyla kölelerin ayaklanması başarılı olur ve Portekizli sömürgeciler adadan kovulur. Ancak José için yolunda gitmeyen şeyler vardır.

Walker, José’yi İngiliz tüccarlarla anlaşmaya yapmak için ikna etmeye çalışır.

Filmin konumuzla bağlantılı ikinci bölümünde ise José’nin adamlarıyla dağlarda savaştığını görürüz. Adada İngilizler vardır. Şeker tüccarlarının ve İngilizlerin işini bozan José ve adamlarının mutlaka bertaraf edilmeleri gerekiyordur! Böylece direnişin öncüsü José’yi tanıdığı için İngiliz Walker devreye konulur, İngiltere’nin izbe bir mahallesinde dövüş içinden alınıp adaya yollanır.

Walker, José ve adamlarını işbirliğine çekmek için çaba harcar. Ancak José, ‘beyaz adam’ın politikalarını deneyimleyerek öğrendiği için işbirliğini kabul etmez. Ardından Walker, imha edilmelerine karar verir, adeta bir ordu komutanına dönüşür, planlar yapar, hatta askeri saldırıyı yönetir. José yaralı yakalanır ve ne ceza verileceği tartışılır. Bu tartışma esnasında yöneticilerden, “José’yi öldürelim” önerisi gelir, Walker’ın bu öneriye karşılık sarfettiği sözler anahtar niteliğindedir:

“Bu adam bir görüş peşinde, bir kahraman. Kahramansa şehit olur, şehit de efsane olur. Efsane canlıdan daha tehlikeli çünkü onu öldüremezsin. Hayaletinin burada gezindiğini düşün, efsaneyi düşün, sonra şarkılar. Sessizlik daha güzeldir.”

Bu sözlerin ardından asıl niyetini açıklar: “Kahraman hainse hemen unutulur. İnsanın yaşamak için neler yaptığını denemezseniz bilemezsiniz.”

Walker, söylediği gibi kahramanı ihanetçiye dönüştürmek amacıyla kolları sıvar, José’ye özgürlüğünü ve para teklif eder.

José, bu teklife kahkahalarla karşılık verir. Onun kahkahaları İngilizi sinirlendirir ve çıkıp gider.

Efsaneyi öldüremezsiniz!

Kürdistan’da özgürlük savaşçılarına dönük saldırılar, hatta bedenlerine yapılanlar da bununla bağlantılı. Tonluk bombalar kullanıyorlar, her yere onları izleyecek kameralar kuruyorlar, içinde yaşadıkları ormanları yakıyorlar, gezdikleri dağları sular altında bırakıyorlar, yaslandıkları kayaları parçalıyorlar, insanlarını onlara karşı kullanmak için işbirlikçiliğe davet ediyorlar. ‘Bir tas sıcak çorba’ya, bildirilere gelin-damat fotoğrafları koyup ‘yuva kurma’ya çağırıyorlar. Para vaat ediyorlar.

Ama onlar tıpkı José gibi kahkahalarla karşılık veriyorlar ve dağlarda gezmekten vazgeçmiyorlar, özgürlükten bahsediyorlar. Üstelik sadece silahları değil, sözleri, izleri, hayalleri, anıları da birer silah.

Devletin, özgürlük savaşçılarına karşı savaşı öldüklerinde de devam ediyor. Mezarlıklar tahrip ediliyor, kemikler yerlerinden çıkarılıp herkesin üzerinde yürüdüğü kaldırımlara gömülür, şehir şehir süründürülür, kutulara konulup posta ile annelerine gönderilir.

Evet ölülerin bedenlerine, kemiklerine yapılan muamelenin bir yanı, yakınlarına, sevenlerine daha fazla acı vermektir. Çünkü onlar oğlumuz, kızımız, annemiz, babamız, kardeşimiz, kızkardeşimiz, abimiz, ablamız, dayımız, amcamız, teyzemiz, halamız… Diğer yandan onlara destek verenlere, dağa gitmeyi düşünenlere korku salmaktır.

Ancak asıl amaç, filmdeki diyaloglarda da görüldüğü gibi “şehit” olanı, efsaneyi, kahramanı öldürmektir. Sembolik olmaktan da öte yaşamaya devam eden, hatta hakikat yolunu gösteren efsanedir, yaşayandır. Ölümsüzlük böyle bir şey herhalde. Bu yüzden efsaneleşmiş kahraman, her zaman iktidar için daha tehlikelidir.

Efsaneyi öldürmek, yüzyıllardır iktidarların, sömürgecilerin planlayarak yaptığı, farklı yöntemlere bürünen inceltilmiş bir saldırı şeklidir. Bu Türk iktidarının da yüzyıldır değişmeyen gerçeğidir.

Özgürlük savaşçılarının daha önce geniş topluluklarca sloganlar, bayraklar eşliğinde gömülerek kahramanlığının hakkı verilen bedenlerine yer bulunamaz olur. Adeta, ‘bakın kahraman dediklerinizin kemikleri ayaklar altında’ der. Sömürgeci aklın, “Değer” olanı değersizleştirmeye, “Hafıza” olanı belleksizleştirmeye dönük planlarının parçalarıdır. Dahası yeryüzünün her yerinde el uzatıldığında kıyametlerin koparılacağı bir olay, bu şekilde zihinlerde ‘normalleştirilmeye’ çalışılır. Özgürlük savaşçılarına dönük “Kahramanlık, şehitlik, militanlık” ithaflarını teşhir ve tahrif eder.

Hıncını bir bedenden alırken bir düşünceden, amaçtan aldığını bilir. Ve tüm bunlar, onu uygulayan polisin, askerin, devlet kurumu çalışanlarının yaptığı salt intikam amaçlı bir davranış değildir. Planlı, sistematik bir işgalci devlet politikasıdır.

Özgürlük savaşçıları, bu gerçeği bilerek yaşarlar. Dağların kuytuluğunda ölebileceğini, bedeninin toprağa karşırak bulanamayabileceğinin… bilinciyle savaşırlar.

Onlar “uzay çağının gerillaları”dır. Onlar, ruhunu yitiren, ‘artık kahramanlık çağı son buldu’ propagandasını yaparak ilerlediğini düşünen ‘uygarlığın’ gerçeğini gözler önüne seren, ona rağmen efsane olmayı başaranlardır. Bu yüzden daha tehlikelidirler! Hala kahkaha atmayı başarıyorlar, şarkı söylüyorlar, şiir yazıyorlar, çiçekleri ve çocukları seviyorlar.

Efsaneler ve kahramanlar hiçbir zaman ölmezler. Binlerce yıl önceki efsanelerin dilden dile bize kadar ulaştığını düşünün. Şimdiyse yazı var, görsel var, çok sayıda sanat dalı var, her yeri yakınlaştıran teknoloji var. Binlerce yıl önceki efsaneler bugüne ulaşmışsa, bugünün efsaneleri de zamanı ve mekanı aşabilir.

Özgürlük savaşçılarının efsaneleri, sadece hikayelerde, şarkılarda, sözlerde değil dağlarda, taşlarda, sularda her yerde ama her yerde… Yeryüzünün başka kıtalarına çoktan taşındı bile.

Efsaneleri, kahramanları daha çok hatırlayın!

Hiçbir şey yapamazsanız bile o kahramanların hikayelerini çocuklarınıza anlatın, yazın, çizin, dua yapın, toprağa ekin tohum olup yeşerirler. Onları yaşatmanın binbir yolu vardır. Efsane olan, hakikattir, hakikat de asla öldürülemez.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.