Egîd’in son gecesi
Toplum/Yaşam Haberleri —

Mahsum Korkmaz (Egîd)
- Selim: Egîd arkadaş yanıma geldi, ‘Selim sen misin?’ dedi. ‘Benim heval’ dedim. Bana ‘sen de gel’ dedi ve gitti. Donmuş karın üzerinde yuvarlanarak peşinden gittim. Vadide önümde bir köpek duruyordu… O gece Egîd arkadaşın son talimatıydı ve bir daha onu hiç görmedim.
- Gürcan: O gün bizim için dünyanın en uzun günüydü… 28 Mart 1986. Egîd’i ve Lezgin’i bekledik. Hava karardı, kimse gelmedi. Radyodan şehadet haberini duyunca donup kaldık. Harun “Naaşını düşmana bırakmamalıydık” dedi. Xirxila Kemal ise “Keşke onun yerine ben şehit düşseydim” dedi.
- Sarı İbrahim: Egîd arkadaşla 27 Mart gecesini birlikte geçirmiştik. Tırmandığımız sırtta kurşunlar yağmaya başladı. Siperden baktığımda Egîd arkadaşa benzeyen birinin kar üzerinde parende attığını gördüm… Bu Egîd’i son görüşümdü…
İSMET KAYHAN
Kürdistan gerillası denilince akla ilk onun adı ve elinde silahıyla ayakta duran silueti gelir. 15 Ağustos Atılımı’nın komutanı Mahsum Korkmaz (Egîd), kısa yaşamına bir gerilla efsanesini sığdırdı. Gabar Dağı’nda yaşamını yitirdiği 28 Mart gecesini yoldaşları Sarı İbrahim, Gürcan ve Selim’den dinledik.
Fevzi Aydın (Selim):
1986 Bahar Atılımı için çeşitli ve kapsamlı eylem planlarımız vardı. Bu eylemleri peş peşe gerçekleştirip Gabar’dan Cudi’ye geçecektik. Guina’daki karakolun kaldırılması eyleminin keşfini Harun, Hayri, Zana ve Bozan’la birlikte yapmıştık.
Zivînga Şîkaka bahçelerinin bulunduğu Pavan’a gittik. Burada daha önce cezaevinde ajanlaştırılan Behrem Üner üzerimize ateş açtı. Çatışmak zorunda kaldık. Düşman bunun üzerine alana olağanüstü yığınak yaptı. Köylere karakol kurdu, arazinin stratejik noktalarını tuttu. Planladığımız eylemler için erzak ve teknik malzemeye ihtiyaç duyuyorduk. Ancak askerler alanı öyle tutmuştu ki, ne planladığımız eylemleri gerçekleştirebiliyorduk ne de günlük ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyorduk.
Askerler üzerimize doğrudan gelemiyor, buna karşılık köyleri, geçiş hatlarını ve stratejik noktaları tutarak bizi hareketsiz hale getirip dar bir alana sıkıştırmaya çalışıyordu. Bu yüzden planladığımız eylemleri erzaksız ve malzemesiz gerçekleştiremedik. Bu durumu aşmak için Gabar’dan Cûdî’ye geçme kararı alındı. Egîd arkadaş bu kararı bize duyurdu. Cûdî’ye geçeceğimizi söyledi ve “Geçiş sırasında bir sorun olursa buluşma noktamız burasıdır” dedi.
Meydin yakınlarındaki bu noktaya denk gelen arazide grubun öncüsü bendim. Cûdî’ye Deşta Lala arazisinden geçecektik. Ben Deşta Lala arazisinde gruba öncülük edebileceğimi söyledim. Egîd arkadaş, ‘Sen hep öncüydün. Burada hızlı yol almamız gerekiyor. Sen biraz dinlenirsin’ dedi. Böylece Deşta Lala’dan itibaren Abdurrahman benim yerime yürüyüş kolunun öncüsü oldu. En az 30 kişiydik. Yürüyüş kolu mesafesi 10-15 metreydi.
Meydin, Deşta Lala ve Derşev köyleri arasında uzanan geniş vadiye doğru inmeye başladık. Yürüyüş kolunun önü vadiye ulaştığında karşı sırttan askerin geçtiği haberi geldi. Egîd arkadaşın talimatıyla durduk, havanın kararmasını bekledik. Bekleme sırasında Egîd arkadaş bana takılarak, ‘Fevzi Aydın, ne diyorsun? Şu TC askerleriyle çatışmayalım mı?’ dedi. Ben de her zamanki gibi büyük bir istekle “Çatışalım heval” diye yanıt verdim.
Hava kararınca yeniden harekete geçtik. O gece hızla Gabar’dan Cûdî’ye geçmek istiyorduk. Bir süre yürüdük. Öncümüz Abdurrahman yolu çıkarmakta zorlanıyor, bizi arazide dolaştırmaya başlıyordu. Bazı izlere rastladık. Egîd arkadaş izleri inceledikten sonra uygun bir yerde mola verilmesini istedi. Gece karanlıktı, hava soğuktu. Günlerdir ciddi hiçbir şey yememiştik ve yorgunduk. Ateş yakıp dinlendik…
Abdullah Bayık (Gürcan):
27 Mart 1986’nın akşamüzeriydi. Gabar’da, Meydin’in hemen üzerinde “Deşta Bira” noktasındaydık. Egîd arkadaş, Yaşar’ı, Celal’i ve beni yanına çağırarak, “Bu gece Berkeber’e geçeceğiz. Siz önden çıkın, keşif yapın. Çok dikkatli olun. Bir şey görürseniz geri dönüp gelin” dedi.
Deşta Bîra’daki noktamız ile Egîd arkadaşın bizimle buluşmak için belirlediği nokta arası yaya olarak yarım saatti. Araziyi dürbünle taradık. Egîd arkadaşın buluşma yeri olarak gösterdiği tepeye çıktık ve onları orada bekledik. Arkadaşlar geldikten sonra Egîd arkadaş, burada bir süre bekleyeceğimizi söyledi. Hava kararırken harekete geçtik. Grup öncümüz bizim köyden Abdurrahman’dı. Yürüyüş kolunda Ferhat, Xirxila Kemal, Faik, Selim, Egîd arkadaş, Harun, Cafer, Sarı İbrahim, ben ve benden hemen sonra Bozan vardı.
Tepeden vadiye inmeye başladık. Yürüyüş kolumuzun önü vadiye ulaştığında biz hala sırttaydık. Sırtın üzerinde bir yerden önden “Karşı sırtta asker var” uyarısı geldi. Egîd arkadaşın talimatıyla hemen mevzilendik. Askerler hemen karşımızdaki sırtta bize çapraz pozisyonda yürüyüş halindeydi. Arazi konumumuza göre saldırı üstünlüğü tamamen düşmandaydı. Bu nedenle onlara saldıramazdık. Askerler kendi yürüyüş hattında kaybolduktan sonra biz de ters yönde Sipivyan’a doğru hareket ettik. Sipivyan, Meydin ve TRT Tepesi üçgeninde bir yerde mola verdik. Saat akşam dokuz-on suları olmalıydı.
Orada Selim arkadaştan sonra nöbete ben çıktım. Nöbet sırasında köpek havlamaları duydum, bu beni rahatsız etmişti. Nöbet boyunca bütün dikkatime rağmen aralıklı köpek havlamalarından başka bir şey duymamıştım. Nöbet dönüşünde ateşin başında Egîd arkadaşa, nöbetim boyunca aralıklarla köpek havlaması duyduğumu söyledim. Egîd arkadaş köpek sesinin yönünü sordu. Diğer arkadaşlar “Köyden geliyordur” dediler. Ben ısrarla, “Hayır, köyden değildi” diye karşılık verdim.
Ateş başında süren bu tartışmaları Egîd arkadaş sessizce dinlemekle yetindi. Gece saat bir sularında yeniden harekete geçtik. Geçtiğimiz alan karla kaplıydı. Yürüyüşe başlarken Egîd arkadaş, “Herkes yanındakini tanısın. Yürüyüş mesafesi on metre olacak” dedi. Öncüler ve yürüyüş düzeni aynıydı. “Eğer bir pusu durumu olursa, kopanlar için buluşma noktamız burası ya da Deşta Bira’dır” diye ekledi.
Donmuş kar üzerinde yürüyorduk. Egîd arkadaş arazideki izleri inceledi. İzler tazeydi. TRT Tepesi’nin yan tarafından, donmuş karla kaplı dik bir sırtı tırmanmaya başladık. Tırmanışın bir yerinde şiddetli bir patlamayla savrularak yere düştüm. Basıncın etkisinden kurtulup toparlanınca hemen yanımdaki kayalığa mevzilendim. Aynı kayalıkta Sarı İbrahim ve Bozan da mevzilenmişti.
Ramazan Toptaş (Sarı İbrahim):
Pusuya düşmüştük… Düşmanla iç içe girmiştik. Önümüzde büyük bir kayalık yükseliyordu ve askerler tam da bu kayalıkta pusuya yatmıştı. Gece yarısıydı. Çatışma sırasında siperden ön hatlara bakarken Selim ile Hayri’nin parende atarak aşağı vadiye doğru çekildiklerini gördüm. Bir süre sonra onlardan biraz daha ileride, Egîd arkadaşa benzeyen uzun parkeli birinin de kar üzerinde parende attığını fark ettim.
Bu sırada Ferhat (Ömer Kaya) yanıma geldi. Ben grubu korumak için bir süre daha çatışmaya devam ettim. Yanımda duran Ferhat ise ateş etmiyordu. “Neden çatışmıyorsun?” diye sordum. “Mermim bitti” dedi. Pusuda bütün mermileri bir anda yakmak olacak iş değildi. Çatışma fazla sürmedi, en fazla yirmi-otuz dakika kadar devam etti. Biz de aşağı vadiye indik. Vadide arkadaşlar toplanmıştı. Orada Metin (Kalender İlhan) arkadaşın yaralı olduğunu gördüm.
Fevzi Aydın:
Bu sırada Egîd arkadaş yanıma geldi. “Selim sen misin?” diye sordu. “Benim heval” dedim. Bana, “Ben arkadaşların yanına geçiyorum. Belli bir mesafeden sonra sen de gel” dedi ve yanımdan ayrıldı. Ardından silahımı göğsüme bastırıp donmuş karın üzerinde yuvarlanarak peşinden gittim. Çatışma hala sürüyordu. Aşağı vadiye kadar indim. Hemen önümde bir köpekle karşılaştım. Bir an bu köpeği vurmak geçti aklımdan. Sonra kendi kendime “Ne istiyorsun bu zavallı hayvandan?” diye caydım. O köpeklerin her birinin bir binbaşıdan daha değerli ve özel eğitimli olduğunu sonradan öğrenecektim.
Biraz ilerledim, Hayri ile karşılaştım. Hayri ile birlikte biraz daha ilerleyince grup öncümüz Abdurrahman’a rastladık. Abdurrahman vadinin içinde ayakta dimdik, “sîpîndar” gibi durmuştu. Üstelik sıtması tutmuş hastalar gibi titriyordu. “Haydi gidelim Abdurrahman” dedim, yanıt vermedi. Adeta kilitlenmişti. Abdurrahman’ı orada bırakıp vadinin içinde biraz daha yürüdük, Harun arkadaşla karşılaştık. Harun’un arkasında vadiye inen bütün arkadaşlardan oluşan kalabalık bir grup vardı. Geri dönüp Abdurrahman’ı da kolundan tutup getirdik. Burada sayım yapıldı. Egîd arkadaş ile Lezgin yoktu. Metin arkadaş ise dizinden yaralıydı.
Egîd arkadaşla buluşmak üzere daha önceden belirlenen buluşma noktasına hareket ettik. Egîd arkadaş yine yoktu. Beklemeye başladık. Öğle oldu, gelmedi. Akşam oldu, yine gelmedi...
Abdullah Bayık:
O gün bizim için dünyanın en uzun günüydü… Egîd arkadaş ile Lezgin’i beklerken aynı zamanda düşmanı da bekliyorduk. Parmağımız tetikte, Egîd arkadaşı, Lezgin’i ve düşmanı beklediğimiz o uzun 28 Mart gününü, Egîd arkadaşın yokluğunun ağırlığı altında ezilerek geçirdik. Hava karardı, akşam oldu. Ne Egîd arkadaş ne de Lezgin geldi. Düşman da gelmedi…
Fevzi Aydın:
Cafer arkadaş, her akşam aynı saatte olduğu gibi radyoyu açtı. Harun arkadaşla birlikte ayaktaydılar. Radyodan “Apo’nun sağ kolu Egîd kod adlı Mahsum Korkmaz...” ismini duyar duymaz hepimiz sersemledik… Egîd arkadaş şehit düşmüştü. Cafer grup sorumlumuz oldu. Moralimizi ve disiplinimizi yitirmiştik.
Ramazan Toptaş:
Egîd arkadaşla 27 Mart gecesini birlikte geçirmiştik. Keşfe çıkmıştı, düşmanı arıyordu. Düşmanın bölgedeki varlığı önceden fark edilmişti. Düşman önümüzü almaya çalışırken elini kaldırarak “Alçak düşman, alçak!” diye bağırdı. Aslında askerlerin üzerimize geleceğini önce sezmişti. Zaten arazi çok karışıktı. Fakat yerel öncülerimiz bizi bu konuda yanılttılar. Düşmanın bizi fark edip pusu kurduğu yere götürdüler. Oysa plan çok farklıydı. Nasıl olduysa öncüler araziyi şaşırdılar. Karda taze izler vardı.
Kayalık bir sırtı tırmanarak ilerliyorduk. Geceydi, hava soğuktu. Gabar’ın yüksekleri hala karla kaplıydı ve kar gecenin ayazında donmuştu. Bir yerde izlere rastladık. Egîd arkadaş eliyle dokunarak izleri inceledi ve “Bu izler taze ve düşmana ait. Dikkatli ilerleyin” diye uyardı. Yeniden yürüyüşe geçtik. Yürüyüş kolumuzun öncüsü Deşta Lalalı Abdurrahman’dı. Egîd arkadaş ile aramızda Xirxila Kemal (Veli Tayhan) ve Selim arkadaş vardı. Tırmandığımız sırtta kurşunlar üzerimize yağmaya başladı. Pusuya düşmüş, düşmanla iç içe girmiştik. Önümüzde büyük bir kayalık yükseliyordu, düşman tam da bu kayalıkta pusuya yatmıştı.
Çatışma sırasında bulunduğum siperden ön hatlara bakarken Selim ile Hayri’nin aşağı vadiye doğru çekildiklerini gördüm. Bir süre sonra onlardan biraz daha ileride, Egîd arkadaşa benzeyen uzun parkeli birinin de kar üzerinde parende attığını fark ettim.
Sonra vadiye indik. Vadide arkadaşlar toplanmıştı. Orada Metin (Kalender İlhan) arkadaşın yaralı olduğunu gördüm. Bizim de gelmemizle birlikte sayım alındı. Egîd arkadaş ile Lezgin yoktu. Akşam BBC haberlerine kadar buluşma noktasında bekledik. Egîd arkadaş hala yoktu. Akşam BBC’den şehadet haberini aldık. Pusuda yanımızda olan ve daha sonra kaçıp JİTEM’de kontralık yapan Bozan (Kemal Emlik), Egîd arkadaşı kendisinin vurduğunu söyledi.
Abdullah Bayık: Harun ve Cafer arkadaşlar hemen BBC’yi, Amerika’nın Sesi’ni ve diğer kanalları taramaya başladılar. Hepsi aynı haberi veriyordu. O akşam Deşta Bîra’da aldığımız şehadet haberinin şokunu tarif edecek ne bir görüntü ne de bir söz belleğimde yeterince net. Ortalık zifiri karanlıktı. İlk tepki bir sessizlik ve hareketsizlik oldu. Bu sessizliği Harun arkadaş bozdu; “Cenazesini düşmana bırakmamalıydık” dedi. Gece ilerleyen saatlerde Selim arkadaş, “Egîd arkadaşa layık, ona sadık gerillalar olarak intikamını almalıyız” dedi. Xirxila Kemal arkadaşın ise “Keşke onun yerine ben şehit düşseydim” dediğini anımsıyorum.
* * *
Arkadan vurulmuştu
Egîd’in sırt üstü devrilmiş cansız bedeninin başına üşüşmüşlerdi. Uzun yeşil askeri parkesi, boynuna sarılı kefiyesi, elinde hazır tuttuğu M-16 silahı, belindeki Astra marka tabancası, ayağında kırk bir numara spor ayakkabısı, sırt çantası, uzamış saç ve sakallı… Sırtına G-3 silahının bir kurşunu isabet etmişti. Arkadan vurulmuştu. Başı sol omzuna düşmüştü…















