
Öz yönetimler üzerine açıklanan 14 maddelik deklarasyon, bütün yan anlamlarının ötesinde, HDP’den KCK’ye kadar siyaset yürüten Kürt hareketinin ortak yaklaşımlarını ifade etti. İlk aşamada görülen şu: Bu deklarasyon, Kürt halkının, 21’inci yüzyılda kendini ifade edeceği bir tür statü arayışı; bir anlamda yürütülen mücadelenin temel talebinin netleşmiş hali. Yani Kürt halkının kimliğini, yaşamını ve geleceğini belirleme çabası, öz yönetim kavramsallaştırmasıyla somutlaşmış gibi. Devam eden direniş ve savaş içinde öz yönetimlerin nasıl bir evrim, hangi derinlikte gelişme göstereceğini ise gelecek zamanlar gösterecek.
Öz yönetim tartışmalarının kuşkusuz insanlığın eşitlik-özgürlük arayışı kadar eski bir tarihi var. Ancak bu konu gündeme geldiğinde ilk akla gelenler, Paris Komünü, İşçi Köylü Sovyetleri, İşçi Komite ve Konseyleri, Yugoslavya modeli, Fatsa deneyimi olmakta. Her deneyimin, açığa çıktığı, somutlaştığı tarihsel koşullara göre ele alınması gerekiyor. Bu deneyimlerle kurulan bağın hem bugünü anlamak hem de bugünün öz yönetim modellerini geliştirmek açısından büyük önemi olduğu kuşkusuz.
Bu noktada Kürt siyasi hareketinin yapmakta olduğu teorik-politik bir takım çalışmaların, tartışmaların varlığı ortada. Ancak bu tartışmaların sağlıklı bir zeminde değerlendirilmesinin koşulları mevcut değil. Öz yönetimlerin, bir Türkiye ve bölge modeli olarak önerildiğinin, HDP başta olmak üzere, seçim bildirgeleri ve programları aracılığıyla kamuoyunun tartışmasına sunulduğu biliniyor.
Öz savunma süreci
AKP hükümetinin, devletin, öz yönetim ilanı karşısındaki politikaları, hendekleri ve barikatları gerekçe göstererek halka karşı yürüttüğü saldırı, savaş, öz yönetim fikrinin bir siyasal model önerisi olarak tartışılmasını imkansızlaştırıyor. Bugün öz yönetim/özerklik tartışması, Cizre, Silopi, Nusaybin, Sur, Şırnak başta olmak üzere Kürt kent ve kasabalarında, hatta Kürtlerin var olduğu Batı kentlerinde yer yer, bir tür kent savaşı eşliğinde devam ediyor. Dolayısıyla bu süreci öz yönetim sürecinden öte öz savunma süreci olarak kabul etmek ve tartışmayı öyle yürütmek daha doğru geliyor.
Devletin Kürt kentlerinde ilan edilen öz yönetimlere cevabı giderek derinleşen ve şiddetlenen kuşatma, çatışma ve savaş oldu. Devlet geçmişte pek çok kez yaşandığı gibi bugün de toplumun kendi yaşam ilkelerini az çok belirleyeceği, yaşama koşullarına dair söz ve karar sahibi olmasını sağlayacak yapılanmaları ezmeye, yok etmeye çalışıyor. Sokağa çıkma yasakları adı altında darbe dönemlerinde dahi görülmemiş yoğunlukta bir baskı/şiddet mekanizmasını harekete geçirmiş durumda. TSK’nın en seçkin, en profesyonel birlikleri de sevk edildi; modern donanımlı birliklerle, adeta düşman görülen bir gücü yok etmek, başka bir yerin toprağını ele geçirmek için savaş yürütüyor gibi.
‘Devlet ne yapsın’ diyenler...
Adı, bahanesi, sahici nedeni ne olursa olsun böyle bir savaş hiçbir biçimde kabul edilemez. Bir devlet, “kendi halkım, kendi toprağım, kendi ülkem” dediği alanı tank, top, uçak, helikopter, zırhlı araçlar kullanarak yok edemez.
Kime karşı savaş açılıyor, neresi bombalanıyor, yakılıyor, kim öldürülüyor? Recep Tayyip Erdoğan dahil en yetkili ağızlar sürekli rakamlar telaffuz edip ne kadar çok “terörist” öldürüldüğünü anlatıyor. Bunca organize, mekanize gücün karşısında kadınlar, çocuklar, yaşlılar... Savaş açılan bir başka ülke, başka bir toplum ya da başka bir ulus mu?
“Devlet ne yapsın?” diyenler var. Devlet, hendekler varsa her türlü saldırı ve terörü yapma hakkına sahipmiş gibi konuşuluyor.
Öldürme, yakma, yıkma, yok etme yetkisini nereden alıyor, bu devlet? Devletin görevi öncelikle sorunu anlamak, dinlemek, çözüm aramak değil mi? O ilçelerde, kentlerde seçilmiş belediye başkanları var; partiler, demokratik kurumlar var; esnaflar, öğrenciler, kısaca halk var. Ne istiyorlar, nasıl yaşamak istiyorlar, bir sormak gerekmez mi?
Devlet-düzen, her türlü saldırıyla çocukları, yaşlıları, kadınları katlederek kendini kabul ettirmeye, iktidarını göstermeye çalışıyor. Kentler yıkılıp viran edildikten sonra çocuklar, kadınlar, yaşlılar, gençler öldürüldükten sonra geriye ne kalıyor? Devlet kimin devleti olacak, o zaman; iktidar neyin iktidarı olacak? Böyle bir devlet kabul edilemez. Biz bu devleti de, bu düzeni de kabul etmiyoruz.
Savaş daha ileri taşınacak
Öz yönetim ilanları üzerinden yürütülen savaşın ortaya çıkardığı şöyle bir gerçek var: Kürt halkının mücadelesinin geldiği boyut, bu savaşın kaybedilmesi bir yana daha ileri taşıyacak durumda olduğunu ortaya koyuyor.
Bu noktada son söz olarak şunları söyleyebilirim: Bugünkü savaş ortamı, öz yönetim önerisinin siyasal bir proje olarak uygulanmasını, olanak ve sınırlılıklarının açığa çıkartılmasını ve Türkiye halklarının sorunlarını çözecek bir model olup olmadığının anlaşılmasını da imkansız kılmaktadır. Bu anlamıyla öz yönetim fikrinin insanlığın kadim eşitlik ve özgürlük arayışının bir parçası olduğunun, daha kesin ifadelerin, önerinin somut sonuçlarının görülmesiyle mümkün olacağını söylemek yerinde olur.
Kardeşlikten nasıl söz edebiliriz?
Bugün yürüyen savaşa bağlı olarak öz yönetim önerisinin gelecekte alacağı biçimi, tartışılmasının koşullarını etkileyecek çok önemli sonuçlar açığa çıkıyor. Bu sonuçların en önemlisi kuşkusuz şu: Türkiye halklarının bir arada olabilmesinin, birlikte yaşayabilmesinin moral zeminleri daralıyor ve giderek yok olma noktasına yaklaşıyor.
Devlet güçleri kentleri ablukaya alıp, sokağa çıkma yasağı adıyla yaşam koşullarını yok ederken; çocukları, kadınları, yaşlıları öldürüp cenazelerinin defnedilmesini günlerce engellerken yaşanan acı sadece yaşayanların acısı olarak kalıyorsa, nasıl kardeşlikten söz edebiliriz?
Son zamanlarda Ankara Katliamı da dahil pek çok olay, acılarında dahi ortaklaşamayan insanlar topluluğuna dönüşmüş bir ülkede yaşadığımızı gösterdi. Acıda ortaklaşmak, en sıradan insan reflekslerinden biri. Bu refleksin bile olmadığı yerde kardeşlikten söz etmek, demagojiden öteye gitmez.
Kardeşlikten önce insan olalım! İnsanca yaşamın koşullarını, gereklerini sağlayalım. İnsana, insan yaşamına saygı duyalım. İnsanların en doğal haklarına saygı duyalım. İnsanların bireysel haklarından toplumsal haklarına kadar saygı duyalım.
İnsanı yok ederek insan olunabilir mi?
İnsan, ancak haklarıyla insan olabilir. Bu hakları yok ederek nasıl bir insan olabiliriz? İnsanı yok ederek insan olunabilir mi?
Türkiye halkları hızla acılarında bile ortaklaşamayan bir yığıntıya dönüşürken, sola, sosyalistlere, başkasının acısını acısı bilecek katalizörlere daha çok ihtiyaç olduğu açık. Ama halen sol bir siyaset, devrimci bir mücadele, bütünsel olarak oluşmadı.
Sol yapılar, çevreler, Gezi süreci gibi zaman zaman yükselen toplumsal eylemlere bakarak iddialı, farklı değerlendirmeler yapıyor. Oysa Gezi, esas olarak kendiliğindenciydi ve daha çok da AKP iktidarına karşı güçlü bir tepkiydi. O dönemde başbakan olan Erdoğan’ın insanların, özellikle gençlerin yaşam tarzına müdahalelerine, Alevilerin inançlarına yönelik baskıya -Yavuz Sultan Selim’in adının köprüye verilmesi gibi provokatif tavırlara-, kentlerin rant alanına dönüştürülmesine, neoliberal politikalara ve sonuçlarına duyulan tepkilerin patlamasıydı, Gezi.
Gezi’nin oluşumunda, gelişiminde, ortaya çıkışında örgütlü bir güç olarak “sol/devrimci siyasetlerin” olduğunu söylemek zor. Ortaya çıkan ve devam eden eylem içinde sol hareketler yer almaya çalıştı. Bunun yanında süreçten beklentisi olan farklı güçler de olayları etkilemeye çalıştı. Gezi, yeni dönemin toplumsal mücadelesi açısından önemli birikimler ve tartışmalar oluşturdu. Başka zeminlerde bu konulara devam edebiliriz.
Bu sürecin bir başka tartışma noktası ise Gezi süreciyle Kürt siyasal hareketinin ilişki biçimi oldu. Yapılan tartışmaların haklılığı, haksızlığı, doğruluğu, yanlışlığı bir yana, siyasal önceliklerdeki, beklentilerdeki farklılıklar öyle ya da böyle günlük pratiğe yansıyor. Esasında Gezi sürecinde yaşanan da bu halin bir türüydü. Öncelikler, beklentiler, ideolojik konumlanış bugün de kendini açık ediyor.
Ancak sınırlı dayanışma!
Nasıl Gezi eylemliliği döneminde Kürt illerinde Batı kentlerindeki gibi/kadar tepki oluşmadıysa, şimdi de Batı kentlerinde Kürt illerinde yaşanan direnişler gibi/kadar tepki oluşmuyor; mücadele birbirinin bütünleyeni olmuyor. Kürdistan’daki direnişlerin Batı illerinde, daha doğrusu Kürt olmayan toplumsal kesimler arasında, geneli etkileyecek karşılığının ortaya çıkması pek olası görünmüyor. Tam tersine şoven ve Kürtlerin mücadelesine karşı bir hava daha hakim görünüyor. Ortaklaşan siyasal, ruhsal, toplumsal gelişmeler olmadan da mücadelede genel bir uyum olması zor görünüyor. Ancak sınırlı sayıdaki demokrat, aydın, devrimci kesimlerin, aynı duyarlılığı taşıyanların tepkisini, dayanışmasını görüyoruz.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Hayatın bütün taraflarını kavrayan sol bir hareket varmış, toplumsal kesimler arasında örgütlü yapılarmış gibi değerlendirerek bir beklenti içine girmek de hayal kırıklığı oluşturur.
Solun yapabilecekleri, yapamadıkları
Solun, sosyalistlerin bu olumsuz koşullarda da yapabilecekleri var kuşkusuz. Öncelikle solun birikimi ve toplumsal ilişkileri içinde egemenlerin, devletin, RTE-AKP iktidarının Kürt halkına karşı yürüttüğü savaşa ve saldırılara karşı olmanın politik açıklığını sağlamamız gerekiyor.
“Emperyalistlerin pazar/bölge paylaşımı, egemenlik savaşı, büyük fotoğrafa bakmak” gibi yüksek teorik tahliller yapanları, sınıfsal ölçüler sıralayanları, “Onlar da hendek kazdılar, barikat kurdular, öz yönetim ilan ettiler, özerklik dediler” gibi gerekçeler bildirenleri, bütün bu ifadelerin sonunda egemenlerin yanına düşüp sosyal şoven, milliyetçi yaklaşımları savunanları yaygın olarak görüyoruz. Öncelikle bu politikaları etkisizleştirmemiz, yanlışlığını, vahimliğini ortaya koymamız gerekiyor. Araç, hedef ne olursa olsun, çocukların, kadınların, ihtiyarların öldürüldüğü, bir halkın en temel haklarının gasp edildiği koşullarda, “Asıl olan hayattır” diyebilmek gerekiyor.
Kürdistan’da savaş sürerken demokratikleşme olamaz
Bugün Kürdistan’da savaş sürüyorken Batı’da demokratikleşme olmayacağını, bu savaşın herkesi rehin aldığını görüyoruz. Önümüzdeki kısa zaman diliminde bir demokratik gelişme olmayacağı gibi mevcut direnç noktaları da kırıldığında daha vahim günlerin gelmesi ihtimali çok yüksek. Zaten tarihin bize döne döne öğrettiği bir şey var: Uğruna mücadele yürütmeden ve bedel ödemeden sınırlı da olsa demokratikleşme sağlanamaz. Bu anlamda en küçük toplumsal çabalar bile büyük bir önem taşımaktadır. Üzerimizdeki sinikliği, doğrudan toplumsal devrimci çabalar içinde aşacağımızı unutmayalım.
Her açıdan zor zamanlarda yaşadığımız kesin. Ama umutlu olmak için de pek çok neden var. Suriye ve Irak başta olmak üzere Ortadoğu’da devam eden emperyalist paylaşım/yeniden yapılanma savaşı kısa vadede sonuçlanmayacak gibi görünüyor. Kürt Hareketi’nin Rojava da hayata geçirmeye çalıştığı kanton yapılanması, Suriye’nin geleceği açısından önerilen bir model olma yolunda. Bu ortamda Kürt halkının, kısa vadeli sonucu ne olursa olsun, öz yönetim açıklamalarıyla birlikte kentlerde sürdürdüğü mücadele çok güçlü, değerli ve büyük bir olaydır ve tüm bölgede köklü etkisi olacaktır. Kuzey Kürdistan’daki mücadelenin diğer alanlardan her düzeyde daha gelişmiş ve demokratik sonuçlarının olacağı görülmeli. Kimi zaman gerilemeler, kayıplar olsa bile toplumsallaşan, kendini gelişmeler içinde yenileyen bir mücadele başarıya ulaşacaktır.
Sıkıştıkları için...
Erdoğan ve AKP’nin Kürtlere karşı bu denli şiddetli bir savaşa yönelmesinin önemli nedenlerinden biri de her alanda yaşadıkları iflastır. Erdoğan ve iktidarın bölgesel politikaları neredeyse tümüyle iflas etti. Libya’dan, Yemen’den, Mısır’dan, Filistin’den, Gazze’den dem vurup, “Yeni Osmanlı” “stratejik derinlik” söylemleriyle dış politikayı iç politikanın aracı haline getirerek iktidarını tahkim eden Erdoğan ve AKP, şimdi de Kürtleri ezerek içerdeki hakimiyetini tahkim etmeye, bölgede itibar sağlamaya çalışıyor. Bölgesel politikalardaki kesin iflasa rağmen emperyalist hırslarından ve hayallerinden vazgeçemeyen Erdoğan ve AKP’nin yaptığı manevra çabaları olumsuz sonuçlanıyor. Dünya dengelerinin henüz oturmadığı, pazar/egemenlik/hegemonya savaşının şimdilik düşük yoğunluklu sürmesinin doğurduğu esnekliğin bazı manevra imkanları verdiği görülüyor. Bu çerçevede bazen Rusya ve İran’a kur yapan Erdoğan ve iktidarı, arada Çin’le silah anlaşması yapar gibi davranıp AB-ABD-NATO masasında sandalye değilse bile tabure kapmaya çabalıyor. Bütün bu manevraların sonunda Batılı müttefikleri tarafından “güvenilmez, ne yapacağı öngörülemez bir müttefik” olarak tarif edilme noktasına geliyor. Rusya, uçak düşürme krizi üzerine “dost görünen hainler tarafından sırtından hançerlendiğini” söylüyor.
Özetle Erdoğan ve AKP iktidarı, tüm politikaları iflas edip savrulurken savaşa sarılıyor. Erdoğan ve AKP iktidarı, Kürt halkına yönelik savaşla baskıcı, sadece yandaşlarının ve dalkavuklarının sesinin duyulduğu bir ülke yaratma çabasında.
Savaşı hakkıyla karşılayamadık
Bütün bunlara rağmen Erdoğan ve AKP iktidarı başarılı olamayacak. AKP, 7 Haziran seçimlerinde iktidarını kaybetme durumuyla karşılaşırken, HDP yürüttüğü politikalarla ve aldığı yüzde 13 oy oranıyla iktidarı sarsmış, ülkeyi ve bölgeyi etkileyen sonuçlar yaratmıştı. Erdoğan, çok önceden masayı devirerek, çözüme dair her şeyi reddederek, HDP il-ilçe binalarını, mitinglerini bombalayarak başlattığı savaşı derinleştirmiş; devlet güçlerinin yanında mafya-çete yapılarını, sokak gücü olarak Osmanlı Ocakları’nı devreye sokmuş; IŞİD’in Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamlarıyla da tam bir iktidar ve çıkar savaşı yürütmüştü. Kürt kentleri dışında, bu savaşı hakkıyla karşılayamadık. (İktidar çatışması karşısında güçlü bir duruş ortaya koyma çabasındaki eksikliğimizi ayrıca tartışmak gerekiyor.)
7 Haziran’dan sonra başlayan ve derinleşerek devam eden savaş, aynı zamanda savaşı ilan edenleri de kendi sonlarına yaklaştırıyor. Çünkü bu denli şiddet, baskı, haksızlık, yolsuzluk, çürümüşlükle hiçbir iktidar ayakta kalamaz. Bu süreçlerden geriye gelişen yeni durumları kavrayacak mücadele örnekleri ve yeni dinamikler kalacak. Bu süreçlerde açığa çıkan dinamikler 21’inci yüzyılda insanlığın kadim eşitlik ve özgürlük arayışının taşıyıcısı olacak.
19’uncu yüzyılda biriken mücadele deneyimleri, 20’nci yüzyılda devrimlere hayat verdi. Bugün çöken, çözülen sosyalizm deneylerinin, yenilgilerin ağırlığı altından kalkıp, geçmişi aşan mücadelelerin, toplumsal hareketlerin ortaya çıkmaya başlayacağı bir dönemin içinde sayılırız. 21’nci yüzyıl devrimlerinin birikimleri de bugünden oluşuyor.
Günümüz devrimleri nasıl olacak?
Günümüz devrimleri, toplumsal mücadeleler içinden, doğrudan demokrasi temelinde, toplumun iktidarını ortaya çıkararak gelişecek. Doğrudan demokrasi, iktidarın toplum tarafından belirlenmesi, ayrıcalıkların, eşitsizliklerin ortadan kalkması, tüm seçilen görevlilerin seçenler tarafından geri çağrılabilmesi, özetle yaşamı toplumun belirlemesi ve süreç içinde devletin erimesi, yok olması demektir. Devrimler, kapitalizme, neo liberalizme ve olası sermaye düzenlerinin tümüne karşı sınıfsal, toplumsal bir temelde enternasyonal, ekolojist, feminist, cinsiyetçiliğe ve her türlü baskı ve sömürüye karşı olacaktır.
Henüz sosyalist bir alternatif somut anlamda ortaya çıkmış olmasa da kapitalizme, olası tüm sermaye düzenlerine karşı her düzeyde sosyalist bir hareketin oluşturulması mücadelesi içindeyiz. Ülkedeki tüm mücadele birikimleri ve dünya genelindeki deneyimler, toplumsal mücadeleler, düşünsel gelişmeler, bizlerin de bir parçası olduğu sosyalist hareketin gelişimini sağlayacaktır.
Kapitalizm, günümüzde somut olarak açığa çıkmış bir alternatifinin olmadığı koşullarda bile krizler, savaşlar, göçler, açlık, işsizlik, sömürü, baskı, doğanın yıkımı dışında insanlığa bir şey sağlamadı. 21. yüzyılda sosyalizm, insanlığın kurtuluşu olarak eşitlikçilik, özgürlükçülük, ekolojik yaklaşım ve doğrudan demokrasi temelinde gelişecektir.
MAHMUT MEMDUH UYAN*
* Mahmut Memduh Uyan, Devrimci Yol’un yöneticilerinden biri. Uyan, 1980 darbesi ardından gerilla faaliyeti başlatan Devrimci Yol’un “Ana Gerilla Birliği” komutanı olarak da görev yaptı. O günlerden bu yana mücadelesini sürdüren Uyan, son olarak 7 Haziran seçimleri öncesinde Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Ankara 2. Bölge’den milletvekili adayıydı.