15 Ağustos Devrimi 6.Bölüm
Hazırlayan: Tijda YAĞMUR
PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, PKK’nin 34 yılda Ortadoğu’da Kürdün yokluğu üzerine kurulan düzene karşı savaştıklarını, başkaldırdıklarını söyledi. ‘’Biz NATO ile savaşarak bugünlere geldik’’ diyen Karayılan, faşizmin dehşet saçtığı o koşullarda Kürdistan’da gerilla savaşını geliştirmeye yönelmenin büyük bir yürek ve kararlılık olduğuna dikkat çekti.
Karayılan, ’’İşte Egîd’in, Erdalların, Bedranların, Şiyarların, Zekilerin, Ali ve Celal Hocaların tutumu bu şekildeydi. Kararlı bir duruştu. O zaman zaten bütün Kuzey Kürdistan topraklarında toplam 70 kadar kadro arkadaş vardı. Diğer alanlarla toplam arkadaş sayımız 285’tir’’ diye konuştu. Karayılan sorularımızı yanıtladı.

15 Ağustos Atılımı’nın yıl dönümündeyiz. 34 yılda tarihin en büyük mücadelelerinden birini veren PKK Hareketi, Kürdistan tarihinin bu en uzun süreli savaşını nasıl yürüttü?
Hakilerden Egîdlere, Egîdlerden Erdal, Delal, Welat, Roni ve Atakanlara kadar uzanan kahraman şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Onların Önder Apo çizgisinde büyük bir cesaret ve fedakarlıkla yürüyüşleri sayesinde bugünlere gelmiş bulunuyoruz. Bugün var olan her şeyde rolü olan şehitlerimizdir ve biz her şeyimizi onlara borçluyuz. Kuşkusuz onların davalarının yılmaz birer takipçisi olmak ve başarıya taşımakla biz borcumuzu ödeyebiliriz.
PKK’nin tarih sahnesine çıkışı, beraberinde Kürdistan’da birçok ilki de açığa çıkarmıştır. İlk kez bilimsel, çağdaş ideolojik bir perspektifle Kürdistani direniş süreci gelişmiştir. Kürdistan tarihindeki bu kesintisiz 34 yıllık direnişi, ancak büyük bir ideolojik kararlılık ve fedakarlıkla yoğrularak gerçekleşebilmiştir. Önder Apo’nun Kürdistan’da geliştirdiği ideolojinin yarattığı heyecan, verdiği ilham ve derinden etkileyici özelliği ile Kürt insanında var olan özgürlüğe susamışlık, baskıya, şiddete, yok saymaya karşı tarihin derinliklerinden gelen mücadele azmi ve fedakarlığı bu sürecin gelişmesinde temel gıda olmuştur. İdeolojik inanç ve kararlılık olmadan bu denli ağır bir yükü omuzlamak, uzun süreli bir direnişi büyük bir irade ve kararlılıkla zindanlarda, dağlarda, sokaklarda geliştirmek asla mümkün olamazdı. Bunun temel gücü, gıdası Önder Apo’nun geliştirdiği ideolojik gerçekliktir. İşte bu ideolojik gerçeklikle bütünleşen militanların, kadroların büyük fedakarlığı, toplumdan adeta süzülerek gelen seçkin insanların geliştirdiği olağanüstü yetenek, cesaret ve fedakarlık sayesinde bu mücadele bugünlere taşınabilinmiştir.
Bu 34 yıl boyunca sadece bir devlete karşı savaşılmamıştır. Eğer karşımızda sadece Türk devleti olmuş olsaydı, şimdiye değin çoktan yenilmiş olurdu. Biz bir sistemle, NATO ile savaşarak bugünlere geldik. Aslında sadece NATO demek de yetersiz olur. Kapitalist sistem olsun, reel sosyalist sistem olsun, biz dünyada kurulu olan mevcut sistemin tümünün Kürdistan’ın yok sayılması temelinde Ortadoğu’da kurduğu düzene karşı savaştık. Bunu 15 Ağustos Atılımının hemen ardında çeşitli güçlerin ortaya koyduğu tutumda görmek mümkündür. 15 Ağustos Atılımı geliştirildiğinde ilk tavır gösterenlerin sömürgeci devletler ve yine NATO’ya bağlı bütün devletlerin olmuştu. Ama sadece bunlar değildi, o zaman bölgede kendini reel sosyalist devletlerin bir tür temsilcisi gibi gören Irak Komünist Partisi, Suriye Komünist Partisi ve kendini sol olarak adlandıran 11 partinin bir araya gelerek “atılmış olan bu adım sorumsuz bir adımdır” diye açıklama yaptıklarını ve her yerde karşı propaganda yaptıklarını, kimlerin bu adıma nasıl karşı çıktıklarını anlamak mümkündür.
Kürt halkı bölgenin en eski halkı olup, insanlığın temel kültürel yapısına sahip olmasına rağmen 1. Dünya Savaşı ardından gerçekleşen Lozan Anlaşmasıyla Kürt ve Kürdistan ülkesi yok sayılmıştır. Ortadoğu’daki düzen Kürdün yokluğu üzerine kurulmuştur. Dünyada var olan sistemlerin tümü de bunu kabul etmiştir. İşte biz, bu kurulu inkar düzenine başkaldırdık. Onun için gerçekten de zordu.
Hani deniliyor ya, Kürdistan üzerindeki sömürgecilik katmerlidir. Gerçekten de çok katmerli bir sömürgeciliktir. Bir katmerini kaldırınca biraz düzlüğe çıkarız diyorsun, bakıyorsun ki bir kat daha sömürgecilik var. Onu kaldırıyorsun, altından bir kat daha çıkıyor. Onu kaldırıyorsun, bir başkası çıkıyor. Yani uluslararası güçler tarafından Kürdistan için gerçek anlamda katmerli bir sömürgecilik ve soykırım politikası reva görülmüş, bu konuda Kürdistan’ı sömürgeleştiren bölge devletleri de zalimlik konusunda ellerinden geleni esirgememiştir. Her türden zulmü uygulamış, fiziki, kültürel soykırımın sonuç alması için her bir parçada yapılabilecek insanlık dışı ne varsa yapmışlardır.
Büyük bir yok etme savaşıyla karşı karşıya olan bir halkın can çekiştiği bir süreçte Önder Apo’nun ortaya çıkışı ve ardından 15 Ağustos Atılımı’nın gerçekleşmiş olması gerçekten de çok mucizevi bir şeydir. Can çekişen bir toplumun derinliklerinden bir haykırış şeklinde vuku bulan 15 Ağustos Atılımı karanlık bir ortamda yakılmış bir meşale gibi etrafına aydınlık saçtı. Bununla birlikte herkes uyanarak bu aydınlık meşaleye doğru yürümeye çalıştı. Bu açıdan Kürdistan’da geliştirilen bu 34 yıllık savaş gerçekten de çok büyük zorluklarla, imkansızlıklarla, devasa güçlerle boğuşa boğuşa geliştirilmiş amansız ve nefes nefese bir mücadele sürecidir. Bir taraftan uluslararası emperyal hegemonik güçler, öbür taraftan bölge sömürgeci güçleri Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni bitirmek için birçok kez ittifaklar yaptı, defalarca ortak operasyonlar gerçekleştirdi. Bu hareketi ortadan kaldırmak, özgür Kürt bakış açısıyla yola çıkmış Apocu çizgiyi yok etmek üzere sayısız birçok şey yapıldı. NATO gladiosu, Türk gladiosu halkımıza ve hareketimize dönük konseptler geliştirdi, komplolar ördü, akıl almaz saldırılar gerçekleştirdi.
Şu hakikati çok net bir biçimde söylemek mümkündür: gerçekten de Önder Apo gibi her türlü zorluğa rağmen başarıya göz dikmiş, kilitlenmiş, olağanüstü bir zeka, irade ve çaba sahibi olan bir önderlik gerçeği ve ideolojik çizgi olmadan bu mücadeleyi Kürdistan’da bu biçimde yürütmek asla mümkün olamazdı. Fedaice yürümeyi, daha ilk adımda imha olma ihtimalini göze almış çok kararlı bir önderliksel çıkış olmadan Kürdistan’da böyle bağımsızlıkçı, özgür Kürt’e dayalı bir çizgiyi geliştirmek mümkün olamazdı. Önderliğimiz daha başlangıçta bunun farkında olup her şeyi göze alarak çok bilinçli bir biçimde yürüttü. Ve Önder Apo’nun mücadelesi, militanlaşma hareketi, gelişen büyük fedaileşme ruhuyla yoğrularak toplumsal gerçeklikle bütünleşti ve bu büyük bir direnç açığa çıkardı.
34 yıllık savaş süreci içerisinde Kürdistan halkının büyük fedakarlığını, özellikle de Botan ve Amed halkımızın fedakarlığını, emeğinin hakkını teslim etmek gerekiyor. Önderlik ideolojisi, fedai militan duruşu ve halkın bu fedakarlığı birleşti, büyük bir sinerji açığa çıkardı. Bu sinerji ile önüne çıkan bütün engelleri aşma çabasını korkunç bir biçimde geliştirdi. Yoksa devletlerarası komplonun Önderliği esir alması, ardından hareketi kıskaca alan iç ve dış operasyonlar karşısında dayanabilmek çok güç olurdu. Ama ister dışarıdayken ister içerideyken Önderliğin hareketi sürekli besleyen ideolojik üretimi ve dürüst, bağlı kadroların fedaice yürüyüşü, halkın özgürlüğe susamışlığı, yüksek fedakarlığı mücadeleyi bugünlere taşımada temel dayanak olmuşlardır.
34 yıl önce 15 Ağustos Atılımı nasıl bir ortamda gerçekleşti?
Bakur Kürdistanı’nda 1938’de soykırıma karşı Dersim Direnişi’nin bastırılması ardından geliştirilen beyaz soykırım politikaları çerçevesindeki o yoğun asimilasyon faaliyeti 46 yıl boyunca sistematik bir biçimde yürütülmüştür. 1968’lerden 1980’ne kadar kısmi bir gevşeme oluştu. Aslında devrimci çıkış ortamı gelişti. Ama 80 cuntası müthiş bir baskı dozajıyla sindirmeyi hedefledi. İşte başta Amed Zindanı ve Türkiye’deki diğer zindanlarda uygulanan vahşet biliniyor. Buna karşı Mazlumların, Ferhatların, Kemal ve Hayrilerin Direnişi de bilinmektedir. Ama tüm Kürdistan neredeyse bir cezaevine dönüştürülmüştü. Yani topluma bir sessizlik hakimdi. 1981’den 1984’e kadar durum böyleydi. Öyle ki insanlar kendi evinde, aileleri içerisinde bile konuşmaya cesaret edemiyordu. Sindirilme ve korku toplumun en kılcal damarına hükmedecek düzeyde uygulanıyordu.
Bu faşizm ve zulüm karşısında kendine Kürt diyen bir çok örgüt ve Türk solu Suriye, Filistin ve Lübnan sahasına çekildi. Ve burada ülkeye geri dönüş üzerine tartışıldı. Hatta biz ile Türkiye solundan bazı örgütler arasında Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) örgütlendirildi. Tüm bunlar geriye dönüp bu faşist cuntaya karşı savaşma amacıyla yapıldı. Fakat gerçekte PKK dışında hiç kimsenin dönmeye niyeti yoktu. Sonradan anlaşıldı ki bizzat FKBDC içerisinde yer alan DEV-YOL’un esas olarak önüne koyduğu hedef dönüşü engellemektir.
Bu tarz bir anlayış, yani faşizme karşı mücadele etme değil de kaçkınlık anlayışı bir biçimde tasfiyecilik olarak içimize sirayet etti. O zaman Avrupa’da Semir tasfiyeciliği geliştirildi ve partimize dayatıldı. Yapımız üzerinde dıştan gelen bu yönlü bir baskı da oluştu. Bir taraftan faşizmin yarattığı kapkaranlık işkence ve baskı ortamı, diğer taraftan bu tasfiyeci kesimlerin insanları Avrupa’ya kaçırırcasına insan avına çıkması, herkesle konuşup ‘seni Avrupa’ya çıkaralım, ülkeye dönüşün koşulları yoktur’ gibi propagandalarla bozguncu faaliyetleri yürütülüyordu. ‘Kim Hakkari’ye giderse tabutu gelir’ söylemi, işte o Semir’in yazılarının çarşaf çarşaf bir çok sol örgüt eliyle yayınlanıp dağıtılması, geriye dönüşü engellemek için içten ve dıştan bir sürü yoğun faaliyetin olduğu bir ortamda zindan direnişlerinin yarattığı çağrı ve buna cevap olmak isteyen
Önderliğin çabaları ile birlikte biz 1983-84’lere geldik. Özcesi, 1984’e kolay gelmedik. Dıştan dayatılan bu tasfiyeci, provakatif dayatmalara karşı mücadele, içe dönük Semir tasfiyeciliği eliyle geliştirilen içten düşürme faaliyetine karşı Önder Apo öncülüğünde yürütülen ideolojik mücadeleyle 15 Ağustos’un hazırlık çalışmaları örgütlendirilmeye çalışıldı. Aslında Önderliğin öngördüğü plana göre gecikmiş bir adım olarak uygulandı. Yani Önderlik bu atılımı daha 1983’te başlatılacak şekilde öngörmüştü. Fakat değişik biçimlerde bizi de böyle tereddüde sokan, işi ağırdan alan yaklaşımların gelişmesi nedeniyle bu atılım ancak 1984’te geliştirilmiştir.
34 yıl önce Egîd, Bedran, Erdal, Şiyarlar ve o küçük grubun nasıl bir mücadele anlayışı vardı? Bu komutanlar ve gerillaları nasıl bir tarih yazdılar?
Şimdi Egîdler, Bedranlar, Erdallar, Şiyarlar, Zekiler (Emin Taştan), Aliler ve daha bir çok değerli arkadaşın duruşu nedir? Önderlik çizgisinde büyük bir kararlılık ve cesarettir. Öne çıkan en önemli yönleri budur. Yani her türden karamsarlığa, kararsızlığa, düşkünlüğe karşı verilen sözlere bağlı kalma, Önderlik çizgisinde kararlı yürüme, zindandaki yoldaşların çağrısına doğru cevap olma, bu uğurda kendini feda etme tutkusu ve tutumudur. O dönemde bu tarz bir kendini feda etme duygusu olmadan Bakur Kürdistanı’nda mücadele yürütmek, silahlı mücadelenin alt yapısını yürütmek gerçekten de çok zordu.
Ben bizzat gördüm, kararsız bazı kişilikler oluyordu. En son sıra sınırı geçmeye geldiğinde dizlerinin bağı çözülürdü, kararsızlığı her bakımdan kendini gösterir hale gelirdi. Ben dizleri tutulanları gördüm mesela. Faşizmin dehşet saçtığı o koşullarda Kürdistan’da gerilla savaşını geliştirmeye yönelmek büyük bir yürek ve kararlılık isterdi. İşte Egîd’in, Erdalların, Bedranların, Şiyarların, Zekilerin, Ali ve Celal Hocaların tutumu bu şekildeydi. Kararlı bir duruştu. Yoksa grubun kendisi çok küçüktü.
O zaman benim bildiğim kadarıyla Bakur Kürdistanı topraklarında toplam 70 kadar kadro arkadaş vardı. Zaten 1983 itibariyle Önderlik de dahil olmak üzere yurtdışına çıkmış, eğitim görmüş, kimisi Avrupa’da, Lübnan’da, Rojava’da ve Lolan’da, yine Haftanîn, Zap ve Bakur’da bulunan toplam arkadaş sayımız 285’tir. Daha sonra aynı yıl içerisinde bunun 50’ye yakını Semir tasfiyeciliği nedeniyle diskalifiye oldu diyebiliriz. Yani kararsızlaştılar, kadro olmaktan çıktılar. Dolayısıyla kadro sayımız daha da azaldı. Bazı fiziki sorunları, hasta olanları da sayarsak aslında mücadele edebilecek kadro sayısı daha da azdı. Apocu grup sayı bakımından küçüktü, ama yüreği ve inancı büyüktü. İşte mücadele anlayışımız buradan gelmektedir. Az bir güçle ama büyük bir kararlılıkla işe sarılma ve bu biçimde sonuç alma tutumudur.
Belirttiğim bu tabloyu 15 Ağustos planlaması somutunda da görebiliriz. Örneğin 3 yerde (Eruh, Çatak ve Şemdinli’de) planlanan bu eylem Eruh ve Şemdinli’de gerçekleşiyor ama Çatak’ta gerçekleşmiyor. Yukarıda bahsettiğimiz Semircilik anlayışının içimize yansıması sonucu Terzi Cemal denen kişiliğin şahsındaki o korku, panik ve boşa çıkarma tutumu nedeniyle Çatak eylemi yapılmamıştır. Hatta oradaki gücümüzün gündemine bile konulmamıştır. Çatak gücü kendilerine bu yönlü bir talimatın geldiğini ancak daha sonra öğreneceklerdir. Yani Terzi Cemal arkadaşlardan gizlemiştir.
Şemdinli’deki eylem de belli bir düzey kazandı, yani iyiydi. Gözlük Ali ve Zeki yoldaşlar öncülüğünde geliştirilen bir eylemdi. Fakat Eruh eylemi çok daha kapsamlı, nitelikli bir uygulama düzeyi yakaladı. Oradaki planlama, uygulama ve saldırı ruhu çok çarpıcıdır. Dışımızdaki güçler daha hamle öncesinde “Şêx Said zamanında 2 jandarma öldürdü Kürdistan’ın yarısı gitti. Şimdi siz diyorsunuz ki karakol basacağız, bir karakol basarsanız Kürdistan’ın kalanı da gider” diye propaganda yapıyorlardı. Aslında Türk devletini yenilmez, devleşmiş, yanından bile geçilmez bir güç gibi gösterme tutumu ön pandaydı.
Böyle bir ortamda T.C ordusuna büyük bir cesaretle saldırmak kolay bir şey değildi. Eruh Eyleminin saldırı kolları Erdalların ve Bedranların öncülüğünde örgütlenmiştir. Erdal (Mustafa Yöndem) arkadaşın kendisi 1,5 dakikada nizamiyeyi ve karakolun alt katını teslim alır ve üst kata çıkar. Zaten karakol iki katlıdır. Yani bu kadar büyük bir fedailik, cesaret ve hızla fethetme ruhu vardır. 15 Ağustos ruhu aslında budur. Mücadele anlayışı bu çerçevede oluşmuştur. Tarih yazma olayı bu şekilde gelişmiştir.
Tarihi 15 Ağustos eylemi bilindiği üzere sadece silahlı mücadelenin başlangıcı değildir. Var olma savaşının her biçimde geliştirilmesidir. Bir halkın var olmaya karar vermesidir. Ama esasında Bakur’da 46 yıl sonra ilk kez Türk devletine karşı açık silah kullanma eylemidir. Diğer bütün Kürt isyanlarının üzerine genellikle düşman gider, mecbur kalır ve direnişe geçerdi. Ama 15 Ağustos eylemi sınırlı olanaklarla da olsa kendini hazırlamış, planlamış ve özgürlüğe yürümek üzere faşizme ve sömürgeciliğe karşı meydan okuma tutumudur. Bu açıdan çok faklıdır. Yeni bir başlangıç olup, Kürdistan’da milat biçimindeki bir sürecin başlatılmasıdır. Zaten böyle bir şey olmasaydı, herhalde diriliş süreci gelişmezdi. Çünkü öyle kolay gelişmedi. Ondan sonra da bir çok badire ile yüz yüze kalınarak süreç ilerleyebildi. Diriliş sürecine dönüşme mücadelesini ancak bu şekilde verebilmiştir.
Pazartesi günü:
* 1985’te Şam’da Mahsum Korkmaz’la buluşma
* 90’lı yıllardaki savaş
Gerillayı yaşatan Egîd tarzıdır
Egîd bir ruhtur, bir duruştur. Önderlik çizgisinde kararlı militan duruş tarzıdır. Atılımcı bir militanlıktır. Düşman karşısında korkusuzluk, cesaret, saldırı ve fethetme tutumudur. Bunu hem Eruh eyleminde görmek mümkündür, hem de sonrasında Egîd arkadaşın yaptığı bütün askeri eylemlerde görmek mümkündür. Düşmana yönelmek, saldırmak, üzerinden silah kaldırmak ve nihai sonucu almak! İşte Egîdleşmek budur. Fethetme ruhudur. Saldırı ruhunun sonuç alıcı kılınmasıdır.
Biz Egîdleşmeyi gerillada bu biçimde pratikleştirirsek gerilla ordumuz yenilmez bir ordu olmakla birlikte, zafer ordusuna dönüşür. Şimdiye kadar gerillayı yaşatan bu tarz ve ruhtur. Mesela tarih içerisinde yaşanan bütün gerilla savaşlarında görüyoruz ki, en çok Vietnam’da saldırı ruhu, fethetme tutumu vardır. Egîdlerin öncülüğünde Kürdistan’da geliştirilen gerilla tarzı da bunun çok gerisinde değildir. Bu Apocu fedai duruşa sahip her gerilla grubu gerçekten büyük bir fetih grubudur. Büyük bir saldırı ruhuna sahip, sonuç almayı esas alan, ona kilitlenen bir savaş tarzına sahiptir. Böyle olmasaydı zaten Türk ordusuna ve arkasındaki güçlere karşı böylesi bir direnişi geliştirmek çok zor olurdu.
Bu en çarpıcı bir biçimde DAİŞ’e karşı yürütülen mücadelede daha iyi açığa çıktı. Biliniyor, DAİŞ bir şekilde güçlerini ölüme meydan okuyan, ölümden korkmayan duruşla örgütleyen bir yapıdır. İşte “ölürseniz cennete gidecekseniz” diye insanları bu biçimde savaşa süren bir çete örgütlenmesidir. Dehşet saçan bu yapının karşısında hiçbir ordu, hiçbir güç duramadı. Ne Suriye ordusu, ne ÖSO denen güçler, ne Irak ordusu, ne de pêşmerge durabildi. Karşısında durmanın, direnebilmenin çok zor olduğu bir savaş tarzına sahipti. Özellikle saldırı anlamında belli bir yetkinliği vardı.
DAİŞ’e dur diyen kim oldu? Apocu gerilla oldu, Apocu ideolojiyle kendini donatmış özgürlük ve direniş güçleri oldu. Şengal’de, Kobanê’de DAİŞ’e dur diyen ve yenilgiye uğratıp kazanan tarz Egîd tarzıdır. Egîdleşme en çarpıcı bir biçimde DAİŞ’e karşı verilen savaşta görüldü. Bu, tüm dünyanın dikkatini çekti. Apocu savaşçılardaki Egîdleşme ve Zilanlaşma tarzına tüm dünya şahitlik etti. Egîdleşme tarzı daha sonra Kürt kadınında Zilanlaşma biçiminde fedai bir ruha dönüştü ve Zilan fedai tarzı gelişti. Egîdleşme ve Zilanlaşma’nın en çarpıcı bir biçimde görüldüğü yer DAİŞ ile yürütülen mücadelededir.
Çünkü tüm gözler, kameralar DAİŞ’e karşı yürütülen mücadelenin üzerindeydi ve böylece tüm dünyaya mal olma imkanı doğdu. Yoksa aynı gerilla daha önce Türk devletine karşı binlerce kez aynı performansı zaten göstermişti. Ama bizim dışımızda onun gerçeğini gören, görmek isteyen ve propaganda eden başka kimse yoktu. Yani gözardı ediliyordu. Kürdistan dağlarında cesaretle dolu en büyük kahramanlık destanlarını yaratan birçok savaş oldu. Fakat bunu yazan, çizen, çeken kimse yoktu. Lakin Kobanê’yi, Şengal’i yazan, çizenler oldu. Diyebiliriz ki Egîdleşen Zilanlaşan gerilla kendisini DAİŞ’e karşı geliştirilen savaşla tüm dünyaya böyle daha çarpıcı biçimde yansıtabildi.
Yoksa Şengal’de, Kobanê’de, Kerkük’te, Maxmur’da, Rojava’nın bütün direniş sahalarında kendini gösteren Egîdleşmenin Zilanlaşmanın daha alâsı Bakur Kürdistan dağlarında gösterilmiştir. Ama orada dünya kamuoyuna yansıtılma imkanı yoktu. Bahsedilen bu yerlerde yansıtılma imkanı olduğu için Egîdleşmenin ve Zilanlaşmanın ne olduğu en çarpıcı bir biçimde DAİŞ’e karşı verilen savaşta görüldü. Egîdleşme işte budur.