Yaşamımızda yaptığımız her şey, ondan önceki güne nazaran farklılık gösterir. Yani hareket halinde olmak, keşfetmek, tanımak, anlamak ve oluşturmak demektir. Bu anlamıyla bir eğitim alanı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Eğitimin formatı, amacı, niyeti ve maksadına değinmeden önce, eğitimin yeni keşif edilmiş bir şey olmadığını belirtmeliyim. Günümüze kadar farklı biçimlerde işleme biçimi bile soyut bir ilişkilenme olmayıp, bir öğretmen, öğrenci ilişkisi bir eğitim biçimidir. Özcesi insanların toplumsal ilerlemesi için eğitime ihtiyaç vardır. 

Platon bireyin toplumla birlikte oluştuğunu ve bireyin o toplumun karakterini taşıdığını belirtir. “İnsan içinde büyüdüğü toplumla birilikte bir eğitimden geçirilir ve bu şekilde değişim ve dönüşümü sağlayıp kendini oluşturur. Her ilişkilenme biçiminde yeni bir şeyi anlama tanıma ve öğrenme ilişkisidir. Önemli olan konu bu ilişkilenme, öğrenme biçiminin hangi sisteme hizmet ettiğidir. Eğitim salt bilme, bilgilenme değildir. Onlardan aşkındır. 

Zira eğitimin amacı alternatif birey, alternatif yaşam, etrafında şekillenmiş bir kişilik motifi ve erdemli toplumu inşa etmektir. Erdemli olmak için bilinçlenmek buna bağlı iradeleşmek, bununla birlikte toplumla bütünleşmek ve toplumu oluşturmaktır. Kendine kendi yaşamına yabancılaşan toplumu bir irade haline getirmek ve bir sinerji oluşturarak ayağa kaldırmaktır. Bir birey ve toplum bildiği-bilinçlendiği kadar kendini inşa eder, yaratır, oluşturur.

Düne kadar neolitik toplumda yaşamın-sosyal alanın her yeri eğitim yeriyken, kurnaz erkeğin çıkışıyla, eğitimin merkezi kapalı alanla alınıp, adeta toplum, birey bir doktrin gibi bu merkezlerden geçirilerek sistemin birer savunucusu oldular. Her iktidar ve egemen ideolojik güç formatına uyar bir eğitim sistemi oluşturmuş bu toplumda hAkim kılmak için kurum ve kuruluşlar inşa edip, bu kuruluşlarda kendi ideolojilerini kanalize etme yeri olarak yaşamsal ve sosyal olana egemen kılmıştır. Bu kuruluşlar okul, akademi, adliye, kilise, cami, polis, kolejleri ve YİBO’lardır. 

Althusser bu yönlü bir tespitinde “günümüzde okul, akademi, kilise ve cami dokunulmaz kurumlar olagelmiştir” der. Onun içindir ki ailelerimiz bizi okula "adam olmaya” gönderir. Camiye, "dini bütün devletine milletine hayırlı bir evlat olması" için gönderir. Bu anlamıyla baktığımız zaman bu kurumlar devlet ideolojisinin yayma merkezi olmuştur. Sosyal alanın bütününe sinmiş anlayışlar hakim dil, hakim inanç, hakim cins, hakim sınıfın sembolleri olan bayrak ve sınırların fetişizmi ve daha birçok yönleri var. Bu anlamıyla sistemin eğitim programına baktığımız zaman her yerde tahakküm ve güçlülere dayandırılır. 

Örneğin hakim sınıfın değerlerinden başka diğer azınlık kesimlerin, değerleri, inançları kültürleri ölçüleştirilir, değersizleştirilir. Asimile edilir. TC’nin Kürtlerin kültürlerine “kuyruklu Kürt”, dillerine “kart kurt” söylemleri, bu anlayışların tezahürüdür. Eğitim gibi ana tanrıçadan kalan kutsal bir toplumsallaşma aracını bile sadece kendi anlayışlarına çıkarlarına ve amaçlarına ulaşmanın aracı haline getirmişlerdir. Bu anlayış, “Haydi kızlar okula”, “Kardelenler” gibi söylemler “TC’nin kurumsal ideolojisini yayan ve yaygınlaştıran asimile eden bir dönemin politikalarıydı. Amaç asimile etmek ve hakim hegemon anlayışın dilini ideolojisi, politikasını egemen kılmaktır.


Edirne F Tipi Cezaevi