Ancak alınacak yol çok uzun bir yol var. Çünkü sorun sadece Kürt toplumunun meseleyi bilip bilmemesiyle ilgili değil. Genel teorik ve pratik sıkıntılar da var.  Özellikle Sovyetlerin yıkılışından sonra kapitalizme alternatif olabilecek teorik ve pratik tartışmaların neredeyse tamamı ortadan kaldırıldı. Üniversitelerden, sivil toplum örgütlerine kadar, ontolojik, epistemolojik, kavramsal tartışmalar rafa kaldırıldı. Hakeza saha çalışmaları, alan araştırmaları tamamen unutuldu.

Avrupa’da küçük bazı birimlerin bir çeşit alternatif uygulamaları var. Ama etkileri olmadığı ya da kendi içsel sıkıntıları nedeniyle zaten sistemin gözetiminde değiller. Aynı şekilde bazı web sayfalarında veya gazete ve parti örgütlenmeleri ekseninde sürdürülen çalışmalar da pek dikkate alınmıyor. Aksine kapitalizmin bir eklemlenmesi, eleştiricisi ve güçlendiricisi olarak yararlanılıyor. Mesela kooperatifler ve komünler bu çerçevede birçok kapitalist ülkede yer etti. Türkiye’de de birçok çeşidi var. Hatta Muhammed Yunus’un öncülük ettiği, Türkiye eliyle Kürt bölgelerinde de uygulama denemeleri yapılan mikro kredi sistemi, sistemin boşluklarını kapama arayışından başka bir şey değil.  Ayrıca geleneksel, kırsal üretim bölgeleri de mevcu. Ancak son dönemlerini yaşadıkları, modern sistemin içinde erimeye mahkum oldukları görülmektedir.
Öte yandan Venezuela başta olmak üzere "Bolivarizmi" esas alan Latin Amerika ülkeleri, Küba, Kuzey Kore gibi kısmen Kapitalist sistem dışında kalan bölge ve ülkeler mevcut. Bunlar belki, umudun adresi olarak gösterilebilir. Ancak kapitalizm bu mekanizmaları kendine tehdit olarak algılarsa büyük bir saldırı dalgası başlatmaktan geri kalmayacaktır. Tabi ki ille de bu deneyimleri bir anda bitirecek ve kazanacak iddiasında değilim.  Ama II. Dünya Savaşı, soğuk savaş, 90’lı yıllar ve günümüzde kaynayan Ortadoğu sürecine bakıldığında ne kadar hiddetli bir güç olduğu görülmektedir. Uluslararası siyaset arenasında çok makul bir pozisyonda olmasına rağmen PKK’ye yönelim ve Öcalan’a yönelik komplonun asli gerekçesinin farklı bir sistem dinamiğine sahip olmasından kaynaklandığını vurgulamakta fayda var.
***
Bölgesel anlamda Türkiye de boş durmamaktadır. Bir yandan Kuzey Kürdistan’daki ekonomik yapıyı kendine bağımlı hale getirirken, diğer yandan Güney Kürdistan’la ilişkiler eliyle Kürtleri kapitalist ekonomiye entegre etmeye çalışmaktadır. Ayrıca çıkarılan bir kanunla, gereği görüldüğünde 'teröre yardım' iddiasıyla Kürtlerin mal varlığına el koymayı esas aldı. Farkındayım oldukça karanlık bir tablo söz konusu. Ancak o kadar da ümitsiz olmamak gerekir. Aksine başka süreçlerden ve disiplinlerden edineceğimiz örnekler ve bunların ekonomiye uyarlanmasıyla yepyeni bir çıkış mümkün. Tabi ki eskiyi tekrara düşmemek, oralarda yaşanan iktisadi-sosyal-siyasal ve teorik çalışmaların girdabında kaybolmamak da önemli. Dolayısıyla bu minvalde de eleştirel bir sürece gitmek, Sovyet ve Çin deneyimini, devletçi ekonomileri, merkezi planlamaları, uygulanagelen kooperatif ve komün uygulamalarını, hatta İsrail’deki "Kibutz" örneklerini eleştirel bir yaklaşımla analiz etmek eksi ve artılarını ayrıştırarak, güncel ve kullanılabilir yanlarını almak yöntemsel olarak faydalı olabilecektir.
Neden siyasal alanın deneyimlerine göndermede bulunmak zorundayız? Çünkü ekonomik alanda mevcut ihtiyaçları karşılayacak ya da hedeflenen paradigmayı olumlayacak örnekler yok denecek kadar az. Var olan bir takım birimsel deneyler henüz toplumsal alanın tümünü kapsayacak direnç gücüne sahip değiller. Ekonomik örgütlenme için hala model gereksinimi var. Elbet sabit, statik, dogmatik ve formülasyona dayalı bir modelden bahsetmiyorum. Yani Marksist, Liberal, Keynesyen vb tanımlanan modellerin teorik üretimleri zaten arızalı. Üstelik metafizik ve dogmatik. Günümüzde bunların çağdaş yorumları da çok farklı değil. Oysa hayat çok zengin, ve renkli.  
Kürt toplumsal ve siyasal hareketinin doğurduğu harekete bakınca, anlaşılıyor ki kendi ekonomistini de işletme modelini de yöneticisini de kendisi yaratmak zorundadır. Bunun için öyle kelli felli, donanımlı akademisyenlere de ihtiyaç yoktur. Aksine halkın katılımı, deneyimleri ve paylaşımlarıyla yol alacak bir modelden bahsetmek gerekir. Bu çerçeve esas alındığında gündemde olan kooperatif ve komün kavramlarının mutlaklaştırılması yerinde değildir. Bilinmelidir ki her adımda kooperatif ve komün kavramlarını kullanmak, yüceltmek ve dayatmak da bir nevi bir dogmatizmi kendisiyle beraber getirmektedir.  Oysa Öcalan’ın çalışmaları tekrar irdelendiğinde bu önermenin bir mutlak olmadığını, yani isimlendirmenin zorunlu olmadığını görmekteyiz. Esas olan sistemin mevcut paradigmalarının iktisadi alanda da reddidir. Ama en önemlisi toplumu esas almasıdır. Toplumsal üretim, paylaşım, yönetim gibi bir mekanizma tahayyül edilmektedir.
Bu yaklaşım çok büyük avantajlar sunmakta. Çünkü esas olan işbirliği ve dayanışma olunca artık ülkelere, bölgelere, kültürlere, dillere, ekonomik kaynaklara, sektörlere, ihtiyaç ve hedeflere göre farklı farklı isimlendirmeler yapmak mümkün olabilecektir. Yine farklılıklara göre işletme yönetiminden, üretim organizasyonu ve tüketim süreçlerine buna göre toplumsal işbölümüne değin birçok sosyal, ekonomik ve kültürel örgütlenme biçimi geliştirmek imkan dahilinde olabilecektir. Ayrıca daha pratik bir avantaj da sağlamaktadır ki, herhangi bir yerde olabilecek hukuki engellemeleri aşmak ya da dinsel, ideolojik, sınıfsal ve bürokratik zorlamaları eliminize etmenin imkanı doğar.
Daha şimdiden işbirliği olan kooperatif, toplumsal örgütlenme biçimi olan kamu-toplum-komün kavramları eski deneyimleri, sosyalist dünyadaki kötü tecrübeleri Kürt hareketinin üzerine yıkmaktadır. Oysa bununla hiçbir alakası yoktur. Eğer bunun yerine binlerce yıldır Kürt dilinde, kültüründe işbirliği anlamında var olan Zibare’yi, toplumsal yapı için en küçük örgütlenme biçimi olan komeg kavramını, yine bunların ortak üretim versiyonları olan hevkari, şirîgahî, col, şikatî … vb kavramları kimsenin Kürt toplumu ve hareketinden başlayarak ortaya çıkan iktisadi sistemi eleştirme hakkı ya da başka sistemlerle kıyaslayarak anti propaganda yapma şansı olmayacağı gibi, Kürt toplumu içinde sistemi inşa etme daha kolay, hızlı ve etkili olur.
Türkiye bağlamında anonim ortaklık, kollektif işletmecilik, tüzel kişilikli toplumsal kuruluşlar dediğimizde de somutlaşan bir kavramlar dizini ve farklı üretim süreçleri akla gelebilir. Benzer şekilde gesellschaft, komün, kooperation kavramları Almanca veya diğer Avrupa dillerinde çok yabancı terimler değiller. Tanımlama, uygulama açısından mesafe aldırabilir.
Tabii bu ve benzer birçok konuyu tartışmaya açmakta büyük yarar var. Bunun için örgütlenmek, araştırmak, tutanaklar, raporlar hazırlamak, makaleler yazmak, seminer ve konferanslarda tartışmak büyük önem arz eder. Bu aynı zamanda bir toplumsal eğitime dönüşür. Zira şu an küçük bir dönerciye kooperatif örgütlenmesine gitmesini önermek bir aşiretten devrim yapmasını beklemek kadar abesle iştigaldir. Çünkü ortada ciddi bir zihniyet sorunu var. Küçük olmasına, büyük fedakarlıklar yapmasına, ailesi ve çocuklarından ödün vermesine rağmen ancak geçinebilen dönercinin algısında hala hırs var, hala zenginleşme, büyüme hayalleri var. Halbuki bu sektörün yüzde 90’ı zorlanırken, ancak yüzde 10’u iyi bir düzey yakalamış. Üstelik bu yüzde 10’da ikinci bir adımda tökezlemiş, kazancını başka alana tahvil edememiştir. Şimdi böylesi bir zihniyete sahip bir insanlar topluluğunu birlikte çalışmaya ikna edecek, güçlerini birleştirerek hem mal temini, hem işgücü hem de maliyet avantajı sağlama, rekabet piyasasında McDonalds gibi uluslararası devasa tekellere karşı rekabet etme şansı yakalama olanağı sağlayacak bir anlatım gerekir.
Bu anlatımı yapacak olan işte kelli felli proflar değil. Yani bugünkü ekonomik sistem ve aktörleri değil. Yine Kürt hareketinin siyasal aktörlerinin örneğinde olduğu gibi kendi şartları içinde eğitimi, kavramsallaştırması ve örgütlemesiyle ortaya çıkacaktır. Aslında Kürt hareketi içinde bu yönlü çalışmaların, yoğunlaşmanın varlığı bilinmektedir. Artık bunun sahaya inmesi, toplumsal zeminlerde örgütlenmesi ve tartışması zamanı gelmiştir. Eminim tartışma sürecinin başlamasıyla beraber basın, kültür, örgütsel yapılar, toplumsal alanlar ve sektörel birimlerde de hareketlilik başlayacaktır. Kısa bir sürede denemelerle zengin örnekler ortaya çıkacaktır.
Mevcut şartlarda hem zihni hem yapısal hem de iktisadi şartlar itibariyle Avrupa’daki Kürt kurumları kooperatif ve komün anlayışına en uygun olan birimlerdir. Birçok medya kuruluşu da mevcut. Bunlar çalışmalarını daha etkin kılmak, iyi programlar yapmak, birçok dilde ve alanda yayına geçmek için genişlemeyi hedefleyebilirler. Finansal kaynak olarak kooperatife üye olacak vatandaşların katılımı ve alacakları hisseler karşılığında büyük bir finansal olanak yaratılabilir. Bu yalnız finansal avantaj değil, bir sivil toplum örgütlenmesi, sahiplenme ve savunma açısından avantaj yaratacağı gibi kurum çalışanları üzerinde de beklenti ve onun getireceği daha etkin çalışma ve üretme baskısı oluşturacaktır. Bu örgütlenme mali disiplin, ekonomik şeffaflık, çalışma düzeni getirecektir. Çalışanlar itibariyle de büyük bir avantaj sözkonusu olabilecektir. Genelde komün anlayışına yatkın olan bu kesimin giderler, üyelere karşı yükümlülükleri ve yeni proje payları haricinde kalan miktarı kendi ihtiyaçları içinde değerlendirmeleri mümkün olabilecektir.
Hele hele derneklerin yapısal değişiminin yolu buradan geçmektedir. Eleştiri konusu olan biçimi aşmak, kültürel çalışmalar yapmak, eğitim sağlamak, bunları sergilemek için gerekli maliyet kooperatif üyelerince karşılanır. Kültürel, mesleki, sanatsal eğitim çalışmaları ardından çocukların, gençlerin ürünlerini sergilemeleri, örneğin tiyatro, müzik, folklor etkinliklerini sahnelemeleri, resim, kitap, kaset çalışmalarını satışa sunmaları, bilgisayar, dil, meslek eğitimi sayesinde yeni işler bulmaları ve buradan elde ettikleri gelirle kooperatife üye olarak katılmaları kendi kendini besleyen ve üreten bir toplumsal mekanizmaya dönüşür.
Bu iktisadi bir aktivite olduğu gibi aynı zamanda toplumsal bir örgütlenme, siyasal bir tutum, yeni bir kültürde yeni bir yaşam yaratma eylemidir.