Savaş dönemlerinde toplumların ve gelecekleri için çok önemli olan bazı şeyler maalesef savaşlarda önemini yitirir, ya da önemli oldukları idrak edildiği halde gereken önem verilmez, verilmesi içinde şartlar yoktur zaten. 

Savaşta ölüm ve yaşam, ölmek ve öldürmek önemli olandır. Savaşın kaçınılmaz kuralı budur.

Oysa savaşların yan etkileri diyebileceğimiz doğa, tarih, çevre katliamları, şehirlerin yok edilmesi gibi kayıplar ancak savaştan yıllar sonra gündem gelir ve savaşlar kazanılsa bile, şehirlerin, tarihin ve hatta yapıların yok edilmesinin neden önlenemediği tartışılır ve ölümüne savaşanlar ve hatta kazananlar eleştirilere maruz kalırlar.

Hitler’in orduları İkinci Dünya Savaşında kaybedip çekilince Hitler’in verdiği emir, çekilmek zorunda kaldığınız yerlerde "Taş üstünde taş kalmayacak"tır. Sanki Hitler anılmak zorundaymış gibi, bu sözü bugünlerde çokça duyar olduk. Hitler’in 66 yıl önce verdiği doğa-taş katliamı bugün Kürdistan’da uygulanıyor. Yalnızca insanlar değil, şehirler de yok ediliyor.

Hitler’in ordusunun işgal ettiği ülkelerden biri olan Hollanda’da bu hala tartışılan önemli bir konudur.

Hitler Hollanda’yı işgal ettiğinde, işgale direnen şehirler var, direnmeyip hemen teslim olanlar var. SS’ler çekilince direnen şehirleri yerle bir etmişler, direnmeyen şehirlere fazlaca dokunmamışlar. O şehirler bugün hala bir iki asırlık binalarını ve tabii ki tarihlerini ve tarihi dokularını koruyorlar.

Tartışmanın ana teması "şehirlerimiz yok edildi değer miydi direnmeye". Buna karşılık savunulan "biz direnmeseydik işgal devam ederdi ve tümüyle yok olurduk". "Biz direnmeseydik savaş kazanılmazdı“. Bu tartışma giderek şehirler arasında sürdürüldü.

Bu tartışmaların dorukta olduğu dönemde hepsini çok iyi izlemiştim ancak bir türlü iki görüşten birisine taraf olamadım. Bu durumda taraf olmak oldukça zor. Sanıyorum siz de taraf olmakta zorlanacaksınız. Çünkü iki görüşü savunanlar da haklı…

Diplomasi başlıklı yazımı okuyanlar bilirler, ya da Diploması filmini seyredenler Paris’i Paris yapan bugünkü dokusunun Hitler’in ordularının katliamından son anda, kitlesel bir katliama dakikalar kala iyi bir diplomasi ile nasıl kurtulduğunu bilirler. Bu da üçüncü bir yol. Ancak her zaman mümkün müdür bilinmez. Biraz da düşmanın insani kalitesine bağlı bir durum.

Ünlü Kürt düşünür Ehmedê Xanî, yapıtlarında ve söylemlerinde Kürtlere hep şehirlere yerleşmelerini ve şehirlerde yaşamalarını önermiştir. Toplumların, şehirlerden yönetildiğini, Toplumu yönetmenin, şehirleri yönetmeden başlayan ilk adım olduğu öngörüşü ile yapılan bu önerilerin, bugun Kürtler için ne kadar hayati bir konu olduğu açıktır.

Asırlarca Kürtler şehirleri değil, dağları mesken tuttular. Tabii ki güvenlik gibi çok haklı bir nedenle. Ve Kürtleri yöneten devletler, onları hep şehirlerden ve şehirleri yönetmekten boşuna uzak tutmadılar. Bugün dört coğrafya da yaşadıklarımız, oldukça bilinçli ve sistematik olarak dört ülke tarafından uygulanan bu politikanın sonucudur. Bugün Kürdistan’da yaşanalar Ehmedê Xanî’nin yaklaşık dört asır önce gördüğü ve ısrar ile işaret ettiğidir.

Bugün Cizre, Sur, Nusaybin, Gever, İdil, Şırnak’ta yapılan insan ve şehir katliamlarını kısaca tanımlarsam, sadece  RT Erdoğan’ın kırılan egosunun sonucudur diye düşünenlere Ehmedê Xanî’yi okumlarını tavsiye ederim. Bu şehirler tesadüf seçilmedi. Buralar Kürtler tarafından yönetilen şehirlerdir. Güçleri yeterse Kürtler tarafından yönetilen diğer şehirlerde devamı da gelecektir.

Şu anda ölümüne şehirlerini savunan ve katliama karşı direniş gösteren, işgale karşı şehirlerini savunan Ehmedê Xanî’nin torunları onun vasiyetini uyguluyor.

Bu direnişi ’hendek savaşlarına’ indirgemek, Kürdistan’ın ne bugünü, ne de geçmişini bilmemektir.

Bu işgale karşı direnişin zorunlu ‘üçüncü’ adımıdır…

Ben de insanlarımızın katledilmesini istemiyorum. Şehirlerimizin de yok edilmesini istemiyorum. Ancak bize dayatılan onursuz yaşamı da istemiyorum.

Bu da benim çelişkim. Çok acıtan, kanatan, ağır bir yara, dayanması ve taşıması zor bir çelişki.

Sizlerle paylaşmak istedim.