Barzani bu söylediğine inanıyor mu? İnanamaz. Çünkü Barzani ailesi bilir ki, bu bölgede Kürtlerin önderleriyle yapılan “müzakereler” tarih de şahittir, onları ortadan kaldırmanın müzakereleri olmuştur. Açın tarihi bakın.
Ama diplomasinin ve naçarlığın gözü kör olsun.
Ordusu ağır yara almış, o nedenle bu yaranın acısını Kürtten çıkartmak ve Kürdün kendi gücüyle elde ettiği kazanımlarını daha öte kazanımlar için kullanmasını engellemek üzere dağı taşı bombalayan bir NATO ülkesinin Güney komşusu olmak kolay değil. Bu yetmezmiş gibi, Doğusunda kendi Kürdünü darağaçlarında katleden, Batısında kendi Kürdünü öyle edebi anlamda “kimliksiz” değil, düpedüz “kafakağıdından” mahrum bırakan iki ülkenin, İran ve Suriye’nin arasında sıkışmış, Basra’dan Kuzey’e doğru aynı Şii tehdidiyle yaşayan ve ne yazık ki, yazgısını ABD ordusunun koruyuculuğuna bırakmak zorunda kalan bir Kürt yönetiminden söz ediyoruz.
Taraf Barzani’nin sözlerini, kendisini “doğrulayan” bir veri olarak almış. Yazık. Soralım kendi kendimize; Barzani mi konuşuyor yoksa, şu yukardaki hazin durum mu Barzani’yi konuşturuyor. Kürdün en acı tarihsel talihsizliğiyle karşı karşıya olduğumuz çok açık. Bu tarihte Kürt, bölge devletlerinin her saldırısında, kendi varlığını korumak için, öteki parçalardaki Kürdün varlığını “feda” etmeyi “tek çare” saymış. Bu “çare” naçarlığın “çaresi”.
İşte Kürdün bu “makus talihini” kıran kişi Öcalan’dır. O “demokratik ulus” ve her ülkede “demokratik cumhuriyet”, her Demokratik Cumhuriyet’te, devlet denilen ejderhayı kuşatan, onun “yetkilerini”, “bürokratik egemenliğini” aşındıra aşındıra, onu bütün Demokratik Cumhuriyetlerde “devlet olmayan devlet” haline getiren “demokratik özerk”likler şeklinde özetleyeceğimiz büyük ve yeni “devrim ve devlet” teorisini ortaya attıktan ve bunu binbir engele rağmen uygulamaya koyduktan sonra, Barzani’lerin eski “kardeşini feda et, kendini kurtar” türü siyaseti bütün “haklılığını” yitirmiş bulunuyor. Artık şu slogan kesin: “Ya hep beraber, ya da hiç birimiz!” Çare varsa, “naçarlık” senin çaresizliğindir.
Biçimsel olarak Kürt, içerik olarak ise “demokratik ulus” hareketi olan bugünkü Kürt özgürlük hareketi, artık parçalardaki kurtuluşun, o parçalara egemen olan “egemen ulus” halklarıyla birlikte olacağının bilinciyle hareket ediyor.
Ve bu öyle bir “kurtuluş”tur ki, bizim eski paradigmalarımızın sınırlarını aşıyor; devleti kuşatan demokratik özerk bölgeler, bireyin özerkliğinden, etnisiteye, dinsel topluluklarının özerkliğinden, kadına, şu ya da bu “özerk olmak isteyen” bütün öznelere kadar herkesin özerkleşme sürecini kapsıyor ve bu özerk bölgeler, birer “küçük” ya da “minyatür” devletler olarak ejderha devleti kuşatmıyor. Bunlar “devlet olmayan özerklikler”, “ulus olmayan demokratik uluslar” halinde ulus devletleri kuşatıyor, ona benzemeden onun bütün enerjisini, gücünü, erklik kudretini yok ediyor. Sabırla. “Az kaldı” demeden. “Devrimci durum kapıda” diye etrafı telaşa vermeden bu işleri yapıyor. İğneyle kuyu kazar gibi. Ama emin adımlarla…
Şimdi henüz işin başında bu özneler. Henüz yeni adım atmaktalar. Yeni yürümeye başlayan bir çocuk gibi düşe kalka.
Bu manzaranın fonunda Barzani’nin “PKK Öcalan’la görüşmeleri heba etti” sözünün değerini siz varın hesaplayın.
Kim kimin görüşmelerini heba etti dersiniz?
Daha DTK “demokratik özerklik” hakkında konuşur konuşmaz, devletin dağı taşı bombardıman etmesi boşuna mı? Bu bombardıman “PKK’nin görüşmeleri heba etmesi” yüzünden mi başladı, yoksa, Türk devleti, ortadoğuda dengelerin değiştiğini gördüğü için mi başladı? Snop sözde aydın burun kıvırıyor; “neymiş bu demokratik özerklik, kendileri de bilmiyor.” Ama devlet demokratik özerkliğin ne olduğunu biliyor.
Türk devleti, Silvan’dan sonra mı, yoksa Suriye’deki Kürtlerin de en azından, en ilkel haklara, örneğin Irak Kürtlerinin elde ettiği türden bir statüye kavuşması halinde bile başına neler geleceğini anladıktan sonra mı, dağı taşı bombalıyor?
Başbakan, bu “riskleri” gördükten sonra “Kürt sorunu yok, PKK sorunu, var” demeye başlamadı mı? Başbakan, “Suriye’de de Kürtler şöyle ya da böyle bir özgür statü kazanırsa, o zaman, Kürtlerin şu ana kadar Türkiye’de kendi öz güçleriyle elde edebildikleri minimum kazanımlar bir anda dev gibi kazanımlar haline gelebilir ve biz Kürt özgürleşmesini artık önleyemeyiz, o nedenle Kürtlerin elde ettikleri bu asgari kazanımları bile onun elinden almalıyız” diye düşündü ve on bin askerin hayatını kaybettiği bir ülkede İmralı’yla görüşmelere başlayan bu Hükümet, sözde, beş-on asker kaybını bahane ederek Kürtlerin bu kazanımlarına karşı saldırıya kalkıştı.
Hepsi bu.
Karşımızda, bütün bölge devletlerindeki halkların çıkarlarını yansıtan büyük, çağdaş, hümanist ve anti-bürokratik, cinsiyet özgürlükçü, ekolojik toplumcu bir proje var.
Ve bir de Taraf Gazetesinin “Barzani’lerin can havliyle” ağzından çıkan her şeyi, “barışçılık” sanan halleri var…