
Taksim Platformu Prof. Dr. Beyza Üstün ile ekosistemi tehdit eden sermaye politikalarını, HDP’nin ekoloji perspektifini ve doğa-insan ilişkisi denklemini konuştuk.
Siyasal kimliğiniz ile uzmanlık alanınız arasında ne gibi bir paralellik bulunuyor?
Uzmanlık alanım yaşamın tam içinden zaten. Ben su havzaları ve ekosistem üzerine çalışıyorum. Tahribatları, tahribatları önleme yöntemlerini, hem doğaya hem doğal alanlara; su alanlarına, dolayısıyla tüm yaşam adına bir mücadeleyi siyasi anlamda da yürütmek, yaşamın içinden başka bir sürece akmak gibi bana göre. Bilimsel olarak ya da bildiklerimle, biriktirdiklerimle yapabildiklerimi siyasal zemine de taşıyıp mücadelesini yürütüyorum. Bu anlamda HDP’nin içinde de siyasi bir kimlik olarak varım.
HDP'nin ekoloji perspektifi nedir? İktidar veya sermayedarların ekosistem politikalarını nasıl yorumluyor?
HDP’nin bileşenleri açısından; herkes kendi durduğu yerden ekolojiyi yorumluyor ve hepimiz aynı yere düşüyoruz. Ekolojiyi bir yaşam ağı olarak ele alıyoruz. Tüm canlılar arasındaki ilişkiyi, hem içimizde, doğal bünyemizde hem bizimle diğer canlı ve cansız yaşam arasındaki ilişkidir. Hepimiz aslında burada örtüşüyoruz. Bu bilimsel anlamda da böyledir. Bu ekosistemin bizden sonra da korunması gerektiğine inanıyoruz. Bizim yaşam alanımızı ortalama 100 yıl diye düşünseniz bile bu, bir bütün yerkürenin ömrüne nazaran çok kısa bir ömürdür. Bu ekosistem varolmalı diyoruz. Bunu var edebilmek için de, tüm diğer canlılar kadar biz de o ekosistemdeki kullanım hakkımızı kullanabilmeliyiz. O yüzden de HDK ve HDP’nin ekoloji perspektifi, halkın, insanların, toplumun kullanım değerleri; yani ihtiyaçlarıyla sınırlı. Sermaye birikimine sokulmaya başlandığından itibaren bu kar getirir ama ekosistemin kendini yenileme hızını, kendi kendini onarım hızını bozacağı, yokedeceği için büyük bir yıkımdır. Yüzyıllarla oluşan sistemler, ekolojik sistemde varolan bütün canlı türleri birkaç yılda böylece bu sermaye birikim hırsının altında kalabilir, yok olabilir, tüketilebilir. Başka bir ekosistem, başka bir ilişki ağı oluşur.
Biliyorsunuz, çölde de bir ekosistem var. Dolayısıyla bizim bütün mücadelemiz, bugüne kadar varolan bu biyoçeşitliliğiyle, canlılar ve cansızlar arasındaki müthiş ilişkisiyle bu ağı koruyabilmek. Bunu koruyabilirsek kendimizi koruruz. Çünkü biz de diğer canlılardan sadece bir tanesiyiz. HDP’nin ekoloji perspektifini halkın kullanım değerleriyle sınırlıyoruz. Ve sermayenin kar hırsı içine sokmayacak, böylece diğer canlıların adına da doğayı korumak üzere kendimize görev biçiyoruz, burdan bakıyoruz ekolojiye. Ve burdan örüyoruz bütün ilişkilerimizi. Böyle olursa doğa kendisini yeniliyor. Tüm canlıların doğaya etkisi var, ama o etkisini rahatlıkla tolere edebiliyor. Yeter ki biz kar hırsımızla onun kendisini onarma süresini aştırmayalım.
Ana sermayelerin hizmetinde olan tüm önceki iktidarlar gibi AKP’de ekolojik yıkım politikalarını devam ettiriyor. Bunu en son Gezi Parkı örneğinde de gördük. Tüm bu yıkım politikaları karşısında HDP’nin mücadele metodları neler olacak?
HDP yaşamı koruyacak bir perspektif sunuyor. Biz diğer düzen partilerinin bugüne kadar yaptığı gibi ekosistemi sermaye birikimine sokmak üzerinden bir çaba sarf etmeyeceğiz. Biz ekosistemi tamamen korumak üzerinden, halkın kullanım değeri kadar üretim anlayışı üzerinden çaba sarf edeceğiz. HDP’nin temel farkı bu. Biz hem halkın öz yönetimi açısından bir yeni iradeyi ortaya atıyoruz, hem de doğa ile ilişkimizi halkın kullanım değeri üzerinden tanımlıyoruz. Halkın ihtiyaçları kadar olan üretimlerin dışına çıkmamaya, mümkün olduğunca yerinden üretimi desteklemek üzerinden bir siyaseti destekleyeceğiz. Bunun için yola çıktık.
Bu sadece AKP’nin tek başına bir iradesi değil, kapitalizmin son krizlerinin getirdiği bir süreçtir. Kapitalizm, yaşadığı son su kriziyle birlikte iktidarlar ile ortak yoluna devam ediyor. AKP de bu ortaklığın içindeki son halka. Sermaye, 2001’den başlayan, 2008’deki son krizler ile yeni sermaye alanlarına yöneldi. Şirketlerin profillerine bakın; daha önce tekstilde gördüklerinizi enerji sektöründe görmeye başlarsınız ya da gıda sektöründe gördüklerinizi enerji sektöründe görmeye başlarsınız. Sermaye alanlarını değiştirdi. Şirketler krizdedir ve bu sürece hizmet ediyorlar. İktidarla kapitalist sermayedarlar birlikte bu süreci örüyorlar. Onun için her tür alan onlara yeni bir sermaye birikim alanı gibi geliyor. Ormanları rahatlıkla sermaye kullanımına açabiliyorlar. Maden şirketlerine teslim edebiliyorlar. (Kaz Dağları'nda ya da başka yerlerde olduğu gibi.) Su havzalarını bütün sermaye süreçlerine ortak olarak teslim edebiliyorlar. İşte termik santral, çimento, taş ocağı, liman tersane gibi.
Bunların hepsi kolektif çalışan bir süreç. Bunu olduğu gibi onlara teslim ediyorlar. Sermaye kendi krizini aşmak için iktidar ile ortaklığının projelerine tanık oluyoruz. Örneğin; Anadolu'da meralar hayvancılık için tüm köylülerin ortak kullanım alanları iken, önce köy sınırlarından çıkartıldı, ardından kullanımları üçüncü şahıslara; yani şirketlere teslim edildi. Yani yer altından yer üstüne kadar bütün doğal varlıkları kıyımdadır. Limanlar, tersaneler vs. veya kıyıların doldurularak yine şirketler tarafından yeniden kulanılmasıyla deniz, göl tüm ekosistemler sermayenin bu yeni krizinden çıkış çabalarını besleyerek, sermayeye teslim ediliyor.
İnsanın yaşam alanlarına dönük geliştirilen siyasal iktidar müdahalelerinin diğer bir örneği de HES'lerdir. Barajların doğanın doğal döngüsüne etkisi ne düzeyde olur?
Su, bütün canlının ve cansızın ilişkisinin anadamarıdır. Canlı-cansız ilişkisi, su döngüsü ile sürüyor. Tüm canlıların suya ihtiyacı var. Siz o doğaya ait olan en temel yaşam unsurunu alıp sermayeye teslim ederseniz, bu şu demektir: O suya daha önce erişen diğer canlıların artık yaşam hakkı yok. İkincisi parasız olanlar için de… Parasını ödeyemeyecek duruma gelecekleri kesin. Çünkü piyasalar üzerinden fiyatlandırma şirketin elinde. Ve insanlar giderek yoksullaşacak. Yoksullaştıkça suya erişimi azalacak, azaldıkça sağlıksızlaşacak. Ve o da diğer erişemeyen canlılar arasında sağlık ve ölüme kadar giden riski yaşayacak. Yaşamın böylesi temel bir unsurunu sermayeye teslim eden bir irade var. Anadolu’da da dikkat ederseniz, tüm halk bu iradeye karşı duruyor. Bedenleriyle karşı duruyor. Şirketleri vadilerine sokmamaya çalışıyor. Biz HDP olarak suyun metalaşma sürecinin kesinlikle karşısında duruyoruz. Sermayenin doğal alanlara saldırısının da karşısında duracağız ve bunun mücadelesini vereceğiz. Halk mutlaka geçmişinde olduğu gibi, yaşayabileceği kadar minimum suyu, ücretsiz ve sağlıklı olarak çeşmelerden karşılayabilir. Bu kişi başı ayda 5 ton gibi bir su miktarına tekabül ediyor. Onlar için geçimlik tarım ve hayvancılık temiz suya erişim hakkını saklı tutacağız. Yani suyun ticaretleştirilmesine toptan karşı duruyoruz.
İkincisi; yaşam için çok önemli rezervler olan orman ekosistemidir. Onun ekosistemi doğal barajlardır; suyu geciktirerek sisteme verir, içinde tutar, rafine eder; yani iyileştirir. İçindeki bütün zenginlikleriyle, yeraltı besinleriyle zenginleştirir ve canlı yaşama öyle sunar. Dolayısıyla orman ekosistemi su açısından da, aynı şekilde oksijen ve içinden gelen atık gazı alıp tamamen arıtır doğal olarak. Oksijeni zenginleştirir doğaya verir. Dolayısıyla bu sistem hem oksijen açısından, hem su açısından, yaşam rezervi olan bu sistem mutlaka ama mutlaka korunacak. Meralar da aynı şekilde, hiçbir şekilde sermayenin kulanım alanına açılmayacak. Bunun için çaba sarfedeceğiz. Akiferler çok kıymetli. Bu suları yer altından geçirtip derelere ve yer üstü sularını besleyen yer altı hareketliliğidir. Su ve toprak arasındaki ilişkidir. Akiferleri de koruyacağız. Ordan madenleri çıkartmak, taşı toprağı çıkartmak için onları deşip, suyun bu doğal akış sürecine müdahale edemeyecekler.
Ekolojik ve eşitlikçi toplum paradigması ile demokratik yaşam modeli diyorsunuz. Yine ‘kentleri bizler yöneteceğiz’ derken kadın bunun neresinde olacak?
Toplumsal eşitlikte özgürleşmenin temel adımı, cinsiyet özgürleşmesidir zaten. Kadın eşitlenene kadar biz HDP olarak kadın öncelikli bütün projeleri hayata geçireceğiz. Kadın doğasından; yani kendi iç ekosistemindeki duyarlılığından da doğru baktığımızda, ekolojiye sermayenin saldırısına en önce karşı gelen ve bedenini en önce ortaya koyandır. Dolayısıyla ekolojik mücadelede de ekosistemi korumada da kadın perspektifi ile yolumuza devam edeceğiz. HDP olarak; emekten, ekolojiden, kadından, çocuktan, engelliden yana bir perspektifi yaşama geçirecek bir süreci birlikte örüyoruz. Bunun için çabalıyoruz.
FATMA ASLAN