Bir insan ormana girince, oraya aidatını hissetmektedir. İnsan ve doğa ilişkisini en basitinden bu şekilde verebiliriz. Tıpkı doğup büyüdüğü köyü, şehri, vatanı bellediği topraklarına duyulan özlem gibi.

Çevre ve ekoloji, demokratik ve özgürlükçü toplum ve mücadelenin de, hem ulusal hem de uluslararası alanda önemli bir sorunu ve tartışması olarak, geçmişe göre daha fazla güncel hale gelmiş ve tartışmalar derinleşmiştir. Bu hususun ciddi bir çelişki ve problem olarak devrimci hareketin de sorunu ve çözümüne yönelik yeterli düzeyde bir anlayış ve çizgi temelinde politik perspektife sahip olması gerektiği açığa çıkmaktadır. Geçmişten bugüne çevre ve ekolojiye yeterli ve gerekli duyarlılık ve pratik mücadelenin gösterilmeyişi, siyasal darlıkla doğrudan alakalıdır. Bunun aşılarak istenilen düzeyde bir anlayış ve pratik politika içerisinde olunması zorunluluğu yeterince açıktır.

İnsan ile doğa arasındaki uyum, insanın kendi emeğine yabancılaşarak özel mülkiyetçi sistem-ler olarak şok dalgalar halinde gelişerek bugünlere kadar darbelenmiştir. Ve hala da bu durum sürüyor.

Doğanın komünal toplum ve yaşamla canlı uyum dinamiği, gelişen mülkiyetçi toplumsal sistemlerin gerçeklikleriyle uyuşmayan bir öze sahiptir. Bu temelde özel mülkiyetçi sistem-lerin sürekli yıkım ataklarına maruz kalmıştır ve aynı şekilde bu durum hala da sürmektedir. Önümüzdeki uzunca sürede devam edeceği görülmektedir.

Ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni, doğru anlaşılmalıdır. Cinsiyetçi ataerkil egemenliğin tüm yıkıcılığıyla devamı söz konusudur. Emperyalist kapitalist sistem, ilkel komünal toplumun ikinci yarısı ya da son süreçleri de dahil, köleci- feodal ve kapitalist sistemler, özel mülkiyetçi sistemlerin tarihsel evreleri, süreçlerin temel özü yada yoğunlaşmış gelişimi olarak anlaşılmalıdır.

Gölgesi satılmayan ağaç kesiliyor

Günümüzde her şey ama her şey metalaştırılmış ve piyasa ekonomisinin, tekelci emperyalist sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması- derinleşmesi temelinde hegemonik sistemine maruz kalmaktadır. Burjuvazi ve kapitalizm, gerçekten gölgesini satamadığı ağacı kesmektedir. Piyasalaştırılmayan hiçbir şey kalmamıştır dersek, yanılmamış oluruz.

Her şeyin ticari meta- mal olarak ele alınıp değerlendirildiği, alınıp satıldığı bugünkü özel mülkiyet sisteminde, doğa da bu çerçevede ciddi yıkımlara, kıyımlara ve dejenerasyona uğramaktadır. Bu duruma yönelik ise emperyalist kapitalizm, hepsinin yani bütün olan bitenlerin “kendi doğal sonucu” yol açtığı şeklinde, yalan ve demagojik algı yönetimi ve manipülasyonlar yaratmaktadır. Siyanürle altın arama temelinde Kaz Dağlarına yönelik kıyım politikalarını da bu kapsamda değerlendirmeliyiz.

Halbuki hem doğanın dejenerasyonu ve yıkımı yani katliamı, hem de yüzbinlerce insanın felaketi, doğaya yüklenen emperyalist kapitalizmin- emperyalist tekellerin bizzat kendi eseridir. Emperyalist kapitalizmin, özel mülkiyetçi temeldeki sistemsel- yapısal karakteri ve onun sürekli daha fazla kar hırsıyla hareket etme çizgisi ve yöneliminden kaynaklıdır.

Emperyalist kapitalist tekeller, yeraltı ve yer üstü doğal kaynaklarını köklü biçimde yok etmektedirler. Çünkü merkezine, azami kar hırsını almışlardır. Doğaya karşı gerçekleştirilen bu yıkım savaşı, insana ve insanlığa karşı yıkım savaşı ile doğrudan ilişkilidir. Her çevrecinin bu bilinçten hareket etmesi ve mücadelesinde okun sivri ucunu nereye yöneltmesi gerektiği de doğru anlaşılmalıdır.

HES’ler yıkımı getirecek

Doğanın ve insanın her düzeyde zapturapt şeklinde kontrol altına alınması ve daha fazla artı-değer sömürüsü ve azami kar hırsıyla elde edilmesi yönelimi, toplumsal ve biyolojik yaşamın daha fazla yıkılması ve bozulması, kirlenmesi ve iğrenç hale getirilmesi yörüngesine oturtulmuştur. Bu yıkım, kirlenme ve kokuşmuşluk süreci, emperyalist tekellerin, doğal kaynakları her geçen gün daha fazla erozyona uğratmaları; suların, ormanların, derelerin, hayvanların, tarihsel zenginliklerin ve tabi ki kültürlerin ve yaşam alanlarının daha fazla tahribi ve yok edilmesi biçiminde gelişmektedir. Gelinen aşamada içilen suyun, alınan havanın ve yenilen hemen tüm gıdaların, ciddi tehlikeler içerdiği tartışma götürmez bir gerçekliktir. Yapılan araştırmalar neticesinde, Türkiye- Kuzey Kürdistan’da dahil de dünyanın ezici çoğunluğunda toplumların içtiği suların, ciddi düzeyde sağlığa zararlı olduğu anlaşılmaktadır.

Barajlar ve HES projeleri, altın madenleri arama ve kullanım teknikleri, kentleşme ve kentin ranta açılması, üretim teknikleri ve kaynakları bağlamında var olan durumun karşılığı olarak toplumsal krizler ile iç içe giden bir doğa ve çevre krizi gerçekliği söz konusudur.

Son yıllarda Karadeniz ve Kuzey Kürdistan’a peş peşe inşa edilmeye çalışılan HES’ler, Ege’de altın aramaları vb tekellerin azami kar ilkesince büyük yıkım gerçekliği, bütün bu somut görünümler, halk kitlelerinde somut durumun daha açık anlaşılmasına yol açmıştır. Şehirleşmenin, kentsel dönüşüm adı altında kar nesnesine dönüştürülmesi, sermayenin yeni biçimler halinde dinamik olduğu ve yeniden bir sömürü ve kar yönelimi içerisinde olduğunu da kanıtlamaktadır.

Salt ‘çevreyi koruma’ yetmez

Gezi-Haziran ayaklanması tecrübesi, hem doğa hem de tarihin, sermayeye peşkeş çekilerek daha fazla kar elde etme politikasına sahne olan yönelime karşı bir isyan durumu gerçekliği yeterince anlaşılır bir durumdur. Yaşam alanlarına doğrudan müdahale, açık ki kitlelerin kendiliğinden kabaran demokratik ve son derece meşru öfkesini de tahrik edip tetikler niteliğindedir.

Kapitalist tekeller, yaşam alanlarını yok ederken, kent ve kırlarda kitlelerin direnişini de beraberinde getirmiştir. Bu durum, oldukça önemlidir ve gelecek büyük fırtınaların da önemli habercisi niteliğindedir.

Sermayenin daha fazla tekelleşmesi ve derinleşmesi, yaşamın her düzeyde ve bileşenlerde yoğunlaşarak daha fazla koyulaşması, emekçilerin kapitalist vahşeti daha açık ve somut olarak görmelerine yol açarken, bu durumları anti-faşist, anti-kapitalist, anti-emperyalist bir içerik de taşımaktadır.

Geçmişe göre günümüz koşulları ve gerçekliğinde, ekolojik yıkım, doğa vb sorunda daha olumlu bilinç ve pratik-ler görebiliyoruz. Bu temelde birçok çevre örgütü oluşmuştur. Nükleer karşıtlığından tutalım da, maden kaynaklarının talanına, doğa yıkımına karşı gelişen örgütlenmeler, Hasankeyf’in rant alanına çevrilmesi girişimine karşı gelişmeler, Munzur ve çevre örgütlenmesi, HES’ler karşıtı, vb örgütlenmelerin geçmişe göre görünür ve daha aktif halde olduklarını vurgulamalıyız.

Bütün bunlara rağmen, çelişkinin en temel içeriği, ideolojik zihniyet sorununun derinliğine anlaşılmasında eksikliklerin olduğudur. Çevre örgütleri, salt çevreyi koruma perspektifiyle, çevreyi koruyamazlar. Tıp kı sadece köpek, kedi ile hayvanları koruma algısında olduğu gibi. Bu şekilde çevre üzerindeki yıkım, teşhir edilebilir, ancak korunamaz. Bu bilinçten hareketle, hükmetme, toplumun fethedilmesinden asla bağımsız değildir. Özel mülkiyetçi sınıflı devlet realiteli toplumsal sistemlerin insan, toplum, emek üzerindeki egemenlik hegemonyasından ve ilişkilerinden bağımsız değildir. Doğaya da, insana da üstünlük ve egemenlik yönelimi, doğaya da, insana da birlikte egemenlik çizgisi, ideolojisi, anlayışı ve politik perspektifinden beslenmektedir. Bu anlamda sermaye, mevcuttaki uluslararası sermaye, sınır tanımaz ve uzaya da hükmetme perspektifiyle sürekli hareket eder, ediyor da.

Bu gerçeklikten hareketle insan- emek- toplum- doğa ilişkisinin, komünal toplumsal yönelimiyle uyumlu ele alınması, bütün zihinsel ve pratiksel alanlarda kökleştirilerek doğru temellendirilmesi ve paradigmamızın böyle formüle edilmesi gerekmektedir.

Kaz Dağlarının talanı ve manipülasyanlar

Çevre örgütlerinin perspektiflerini ilerletmeleri, doğru toplumsallaşma için zorunludur. Bütün sorunlar toplumsaldır. Bu noktada ilerici, demokrat, devrimci ve sosyalistlere ise özel bir görev düşmektedir. Tepkiler ve direnişlerin parçalı ve dar- sınırlı oluşu, sadece Türkiye- Kuzey Kürdistan’da değil, Ortadoğu ve dünya genelinde ortaklaştırılması, merkezileştirilmesi temelinde irade ve eylem birliğine dönüştürülerek, faşizme ve emperyalist- kapitalist siteme karşı daha güçlü, başarılı bir savaş yürütüleceği görülmelidir. Sürekli güneşe doğru yürüme perspektifinden kopmadan ilerlenmelidir. Faşizmin, Kaz Dağlarının talanına yönelik politikalarına karşı mücadele de bu kapsamda ele alınıp mücadele yürütülmelidir. Aksi taktir de, tıp kı geçmiş tecrübelerle kanıtlandığı gibi, nispi ve lokal düzeyde başarılarla yetinip kalınır ve bir saman alevi gibi sönümlenip gidilir. Ekolojik yıkıma karşı mücadelede, stratejik halka doğru anlaşılmalı ve faşizme karşı mücadelenin önemli temel bir bileşeni olarak kavranmalıdır.   

Birçok uluslararası tekel, doğal yıkım üzerindeki suçunu bildiğinden, çevre örgütleri kurmakta veyahut da kurulması yönünde teşvik etmekte ve destekleyerek tam da manipülasyon yaratmaktadır. Birleşmiş Milletler(BM), UNESCO, Gren Peace vb’lerine de bu temelde yaklaşmaktadır. Yine hemen bütün uluslararası tekel, ürünlerinin doğa ile uyumlu olduğu yönlü manipülasyonlar yaratarak büyük vurgunlar-rantlar, daha doğrusu büyük karlar elde etmektedir.

Bütün bunlar, öncelikle bilinçlerde sömürüyü olağan bir şeymiş ve insanın hizmetindeymiş gibi göstermelik algı yönetimi ve manipülasyonu gerçekleştirmek içindir. Bunlara karşı, kitlelerin kurduğu örgütler üzerinden eylem birlikleri ve koordinasyonlara gidilmesi, direniş ve mücadelenin gelişimi için önemlidir.

Düşman-lar-ımız da boş durmamaktadır. Hiroşima ve Nagazaki’nin izlerini hala görmek mümkündür. Başta uluslararası emperyalist tekelci devletler olmak üzere, devletlerin nükleer denemeleri vd gelişmeler doğru ve iyi takip edilmeli ve değerlendirilmelidir. Ayrıca 5+1 şeklinde İran ile yapılan görüşme ve anlaşmanın, aslında ne kadar da aldatıcı ve hegemonik güç olma yönelimlerinin birer parçaları olarak ele alındıklarını görmeliyiz. Emperyalist blok- güçler arası çelişki ve rekabetin sonucu olarak, bu anlaşma da çok uzun sürmemiştir. Kyoto anlaşmasının rafa kaldırılması ve diğerlerinde olduğu gibi. Asırlardır imparatorluk ve egemenlik odaklarının, tarihsel ve kültürel miraslara hükmetme gerçeklikleri de, bundan öte bir anlam taşımamaktadır. Bunun dışında demokratikleşme, demokrasi ve medeniyet götürme gibi argümanların topunun yalan ve demagojik söylemlerle aldatıcı, işgal saldırısı ve hegemonya için kullanıldıkları yeterince açık ve anlaşılır bir durumdur.

Ekolojik-komünal toplum ruhu…

DAİŞ’in tarihi ve kültürel alanları- mekanları yok etme pratiği doğru anlaşılmalıdır. Yine tekçi faşist Erdoğan’ın Cerattepe’deki çevrecilere karşı “yavru geziciler’’ argümanlı ithamı, aslında onun bizzat en küçük bir kıvılcımdan korkusunun ifadesidir. Güncelliği açısından aynı zamanda Cizre, Sur’daki tarih de, faşist saldırılarla talan edilmiştir. Kaz Dağlarına yönelik gerçekleştirilen talan da, kesinlikle Erdoğan-Bahçeli faşist sisteminin, komünal doğa karşıtı politikasıdır.

Doğa ve ekolojik yıkıma yönelik tehlike oldukça ciddidir. Arıların soyunun gittikçe azalması, karıncaların neslinin gittikçe tükenmesi, aslında yaşamın, doğanın, toplumun tükenişi olarak kavranmalıdır.

Ekolojiye uygun bir politik perspektifin yaşam bulması için, çevre örgütlerinin ilerletilmesi, onlarla daha güçlü bağların kurulması, politik- pratiklerin güçlendirilerek yayın ve propagandaların etkinleştirilmesi kaçınılmaz görevlerimiz arasındadır. Yine kentlerde yaşam alanlarının savunulması, emekçi semtlerin sermayenin hizmetine sunulmasına karşı gelinmesi, direnilmesi ve örgütlenerek mücadele edilmesine yönelik görevde bizleri beklemektedir. Faşizmin kayyum politikalarına karşı direniş ve mücadele de, asla bunlardan bağımsız değildir. Kadın cinayetleri ve cinsel istismara karşı mücadelelerde aynı bilinç ve perspektifle ele alınmak durumundadır.

Emperyalist- kapitalist sistem, azami kar için dünyayı ve insanlık tarihini topyekün yok oluş ve parçalama politik perspektifiyle, tüm hızıyla doğal yaşam alanlarını, aldığımız nefesi bile yok etmede hızla ilerlemektedir.

Şimdiden birçok bitki ve canlı türünün tükendiği, havada zehirli gaz moleküllerinin oranının arttığı, derelerin ve nehirlerin daha fazla kirlendiği ve tarihi eserlerin yok edildiği, somut ve aktüel, genel bir süreçten geçiyoruz.

İnsanı kurtarmak, doğayı kurtarmak, özgürlüğe varma savaşı vermek, doğanın diyalektiği gereği doğal akışı içinde değişim ve gelişime ulaşma mücadelesi vermektir. İnsanı, doğayı, emeği, ahlakı, özgürlüğü, bilimi, kültür ve yaşamı kurtarmak, hepsinin özü, demokratik ve özgürlükçü ekolojik-komünal doğa ve toplum ruhu ile mümkündür ve kazanılır.

Bu bağlamda, emperyalizm ve komprador tekelci kapitalizm, faşizm ve bunlardan bağımsız ele alınamayacak her türlü sömürü ve gericiliğin, insan ve doğa karşıtı özünün yarattığı ekolojik ve toplumsal kriz gerçekliğinin alt edilerek yerine, doğru ve bilimsel perspektifli birleşik örgütlü mücadeleyi, bütün alanlarda geliştirerek daha da güncellenmesi zorunluluğunu, bilinçli bir seferberlik halinde pratikleştirmek durumundayız.

Çevre ve ekolojiye ilişkin “dereler kardeştir’’, çeşitli konferanslar, organik ürünlerin kullanımı gibi kampanya, proje ve etkinlikler örgütlenebilir.

Yine mevcut süreçteki olanak ve koşullarımız, doğru ve iyi değerlendirilmelidir. Özellikle yerel yönetimlerde çevre şartının ortaya konması ve uygulanması zorunluluğunun netleştirilmesi gerekmektedir. Doğa ve ekolojiyle uyumlu olarak ekim ve üretimlerin gerçekleştirilmesi, mütevazi de olsa bu noktadaki bilincin ve kolektif şekillenişin oluşmasına hizmet ettiği görülmelidir.