TÜİK Türkiye ekonomisini yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 11.1 oranla beklentilerin üzerinde açıkladı. Verileri değerlendiren eleştirel iktisatçı Mustafa Sönmez, açıklanan rakamlara aldanmamak gerektiğini belirterek, geçici bir hadise olduğunu söyledi. Enflasyon rakamlarının önümüzdeki aylarda düşeceği açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını; sadece rakamlarlan oynandığını vurgulayan Gaye Yılmaz ise gerçek enflasyonun halkın yaşam koşullarına bakıldığında görüleceğini dile getirdi. 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), üçüncü çeyrek büyüme rakamlarını geçen hafta açıkladı. Buna göre Türkiye ekonomisi Temmuz-Ağustos-Eylül aylarını kapsayan üçüncü çeyrekte yüzde 11.1 oranında büyüdü. Büyüme ortalaması yüzde 2,5 olan AB ülkelerinin dört katından fazla büyüyen Türkiye, G20'de de büyüme oranlarıyla dikkati çeken Çin ve Hindistan'ı geride bıraktı. Türkiye, bu büyüme oranıyla söz konusu dönemde AB, G20 ve OECD ülkeleri arasında ilk sırada yer aldı. Avrupa ülkeleri yılın ikinci çeyreğinde yüzde 2,1, üçüncü çeyreğinde ise yüzde 2,5 büyüdü. Böylece Türkiye, Avrupa ortalamasının 4 katından fazla büyüme gösterdi. 


Rakamlar aldatıcı

Rakamların aldatıcı olduğuna dikkat çeken ekonomist Mustafa Sönmez, “Burada karşılaştırılan şey, bu yılın güz mevsimi ile geçen yılın güz mevsimidir. 2016’nın güz mevsiminde ekonomi büyümedi, küçüldü. Hem 15 Temmuz darbe girişimi hem de sonrasındaki gelişmeler nedeniyle milli gelir pastası büyümek yerine küçüldü. Şimdi büyüme rakamlarını mevsimden mevsime karşılaştırıyorsunuz. Tabi ki küçülmüş bir şey ile bugünün pastasını karşılaştırırsanız yüzde 11 gibi büyüme gibi bir rakam ortaya çıkar. Bu rakamın çift hane olması ve sansasyonel olması bu aritmetik ile ilgilidir” diye konuştu. 

 

Bu da sürdürelebilir değil

Açıklanan yüzde 11’in kamu kaynaklarının etkisi olduğunu vurgulayan Sönmez, devamla şunları aktardı: “Geri kalan kısmı ise hükümetin özellikle kamu kaynaklarını kullanarak, sermaye kesimine büyük teşvikler sağlamasıyla ilgilidir. Yani bol miktarda kredi vermek. Bankalara kefil olarak kredi sağlamak. Ondan sonra tüketiciler daha çok alış veriş yapsınlar diye ÖTV ile KDV’leri bir süre için almamak. Yanı sıra başka kamu kaynaklarını iç tüketim için, yatırımlar için seferber etmek. Tüm bunların sonucunda bu yüzde 11’lik büyüme gerçekleşti. Yani bir kısmı aritmetiktir, diğer bir kısmı normal zamanlarda devletin yapmadıklarını can havliyle yapmasıdır. Bunun tabi ki aritmetik kısmı tekrarlanamaz. Devlet kaynaklı teşvik kısmı da tekrarlanamaz. Çünkü bu dipsiz kuyu değildir. Hani devlet her zaman böyle vergi muafiyetleri sağlayamaz, her zaman bu kadar kredilerin garantörlüğünü yapamaz, çünkü bunun sonucunda bütçe açığı ortaya çıkar. O nedenle bu sürdürülebilir bir büyüme değildir. Geçici bir defaya mahsus bir hadisedir.”

 

Büyüyen borçtur

Büyümenin öz kaynaklara dayanmadığına dikkat çeken Sönmez, Türkiye’nin dışarıdan aldığı borçlarla büyüdüğünü hatırlattı. Sönmez, “Madalyonun diğer bir yüzü de var. Yani bu büyüme oluyor da bu büyüme hangi kaynaklarda oluyor. Bu büyüme Türkiye kendi kaynakları ile büyümüyor. Dışarıdan borç alarak büyüme sağlanıyor. Dışarıya karşı her tür kısa vadeli, uzun vadeli borçlanma artıyor. Aynı zamanda bütçe açığı da artıyor” diye konuştu. 

 

Büyüyorsa işsizlik olmazdı

Ekonomisi büyüyen ülkelerde işsizliğin azaldığını ifade eden Sönmez, şöyle devam etti: “Yarın öbür gün işsizlik rakamları yine açıklanacak ve işsizliğin yüksek olduğu sonucu çıkacaktır. Yani büyüyen bir ekonomide işsizlik oranı yüzde 13-14 oranında olmaz. Bu mümkün değil. Eğer büyüme varsa insanların iş bulması lazım. Peki istihdam artıyor mu? Artmıyor.”  

 

Emekçilerin payı azaldı

Büyümede pay almayan kesimlere de işaret eden Sönmez, sözlerini şöyle sürdürdü: “Pasta büyüdü de nasıl paylaşıldı, bakmak lazım. Adil paylaşılmış mı? Oraya da baktığımız da ücretli ve maaşlıların pastada aldıkları payın azaldığını görüyoruz. Yani pasta büyümüş ama ücretle maaş alan emek kesimi, pay alamamış. Daha az pay almış. Buna karşılık kar, faiz, rant olarak el koyan kesimler daha yüksek pay almışlar. Dolayısıyla pasta bölünse de bölüşüm adil değil. İş, aş üretmiş değil. Aynı zamanda Türkiye’nin dış borcunu da arttırmış bir durum var.  İleriye dönük de bir dizi risk ve kırılganlık taşıyor. Kısacası ağlıklı/sıhhatli bir büyüme değil.”  

 

İstismar bunların işi

Erdoğan’ın TÜBA Ödül Töreni'nde Türkiye'nin üçüncü çeyrekte dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olduğu yönündeki söylemlerine de değinen Sönmez, şunları söyledi: “Bunlar istismar edilen söylemler. Bu rejimin gerçeği bu. Bunlar her şeyi istismar ediyorlar. Sürekli olarak seçmene bir hava atıp, seçmeni arkalarında tutmak istiyorlar. Çünkü seçmen kaybı olduğu taktirde, bunların gidecekleri yer yüce divandır. Onun için bu tür söylemler ile her şeyi istismar ediyorlar.”

 

Daha kötü bir duruma sürükleniyor

Almanya Kassel Üniversitesi ICDD Enstitüsü Araştırma Görevlisi Dr. Gaye Yılmaz, ABD'nin bir dönem Türkiye ve dengi ülkelere 2000 yılları başında verdiği sıcak paralarını 2013’te faiziyle geri istemeye başladığını belirterek, ekonomiyi zor bir sürecin beklediğini söyledi. Geçen hafta tavan yapan dövizin gerileme eğilimini yanıltıcı bulan eleştirel iktisatçı Yılmaz, işlerin yolunda gitmediğini ifade etti. Enflasyon rakamlarının önümüzdeki aylarda düşeceği açıklamalarının da gerçeği yansıtmadığını, sadece rakamlarla oynandığını vurgulayan Yılmaz, gerçek enflasyonun ise halkın yaşam koşullarına bakıldığında görüleceğini dile getirdi. 

 

Faiz yapay olarak durduruluyor

Siyasal iktidarın Merkez Bankası'na ciddi bir müdahalesinin olduğunu ifade eden Yılmaz, şöyle devam etti: "Piyasada her malın bir fiyatı vardır. Parayı da bir mal olarak düşündüğümüzde faiz paranın fiyatıdır. Piyasada nakit sermeye ne kadar az ve sınırlıysa faiz o oranda yükselir. Faizi yapay olarak durdurmanın devletlere ciddi maliyetleri vardır ki biz iki yıldır da bunu yaşıyoruz." 

Türkiye'nin son iki yıldır büyük bir devalüasyon yaşadığını dile getiren Yılmaz, dövizdeki düşüş eğiliminin tamamen geçici olduğunu söyledi. Merkez Bankası'nın faiz artırmadan men edildiği için elinde kalan tek seçeneğin de döviz stoklarının eritmek olduğunu anlatan Yılmaz, "Döviz yükseldikçe Merkez Bankası elindeki döviz stokunu piyasada satarak dövizin yükselişini durdurmaya çalışılıyor. Gerçekte son iki yıldır faizin artırılması gerekiyordu" dedi. 

 

Ekonomide toparlanma yok

Dövizin inişli çıkışlı dönemlerinde spekülatörlerin sahneye çıktığına dikkat çeken Yılmaz, şunları dile getirdi: "Spekülatörler çok bilinçli olmayan döviz yatırımcısını bu dönemlerde 'gel gel' yöntemi ile döviz satmak üzere piyasaya davet eden girişimlerde bulunur. Önce büyük satışlar yapar ve fiyatı düşürürler. Spekülatörler böylece çok daha fazla ve istedikleri miktarda dövizi daha ucuza alırlar. Türkiye bunu yaşıyor. Çünkü Türkiye ekonomisinde bir toparlanma yok, dövizin düşmesini mantıklı gösterecek hiçbir yeni gelişme bulunmuyor." 

 

İhracat rakamı da şişirilmiş

İhracat rakamlarında artışlar olmasının temel nedeninin Türkiye'nin son iki ayda yaşadığı devalüasyona bağlayan Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü: "Sizin dünya piyasalarında bütün mallarınız ucuza satılmaya başlandı. Ucuz olduğu için rahat rahat ihracat yapıyorsunuz. Fakat sermaye birikimi açısından hiç de iyiye işaret etmeyen bir durumdur. Yaşanan devalüasyon nedeniyle malınızı çok ucuza satmak zorundasınız. Bunu şöyle tarif edebilirsiniz. Bir otomobil üretiyorsunuz değeri 50 bin lira, diyelimki Euro 5 bin lira. Bu durumda otomobile on bin liraya alıcı bulursunuz. Eğer Euro 10 bin lira olursa sizin otomobil 5 bin Euroya satılır. Yani sizin ürünleriniz dünya genelinde satış rekoru kırabilir. Çok düşük değerle ürünleriniz satılmış olur. İhracattaki artışı bu şekilde açıklayabiliriz." 

 

Son 10 yılın en kötü süreci

Krizin, büyüme rakamlarının arkasına gizlenemeyecek boyutta olduğunu belirten Yılmaz, işsizlik rakamları, alım gücü, artan vergiler daha da önemlisi enflasyon değerlerine bakıldığında son on yılın en kötü sürecinin yaşandığını kaydetti. Enflasyon rakamlarının Ocak ve Şubat ayında düşeceği yönündeki hükümet açıklamalarına da değinen Yılmaz, şunları söyledi: "Ocak ve Şubat aylarında yeniden düşecek deniliyor oysaki bu mümkün değil. Türkiye'de enflasyonun yerleşmiş bir kültürü vardır. Enflasyon kış aylarında yükselir, yaz aylarında düşer. Çok anlaşılır bir sebebi vardır. Yazın sebze meyve fiyatlarında düşüş vardır. Enflasyon sepetindeki gıda ağırlıklı olduğu için de yaz aylarında enflasyon daha düşük çıkar, kış aylarında da yükselir. Ocak ve Şubat ayında enflasyonun düşmesi için hiçbir neden yok. Enflasyon düşecek beklentisi yaratılmak isteniyor."


Kalemle oynarsan düşer

Enflasyonun gerçek sebeplerinin görülmesi ve teşhis edilmesi gerektiğini sözlerine ekleyen Yılmaz, şöyle devam etti: "Enflasyonun yüksek çıkmasının tek nedeni Türkiye'nin kendi dinamikleri ile ayakta duramamasıdır, kendi öz sermayesinin olmamasıdır. Siz sürekli borçla kalkınma planı yapan bir ülke iseniz sizin enflasyonunuz ilelebet düşmeyecektir. Düşerse de bu yapay bir düşüş olacaktır. Enflasyon sepetinin kompozisyonu değiştirirseniz ve kalem oynatırsanız enflasyon tabi ki düşer. Güçler, erkler, devletler, hükümetler sepetin kompozisyonu ile oynarsa ve artışı en az olan ürünlerin ağırlığını artırıp artışın en yüksek ürünlerin ağırlığını azaltırsınız kompozisyon değişmiş olur." 

 

Daha kötüsü geliyor

2000'li yılların başından bu yana Türkiye'ye sıcak para girişinin olduğunu ve bununla birlikte dolce vita (yan gelip yatmak- tatlı hayat) yaşandığını hatırlatan Yılmaz, şunları söyledi: "Hükümet sıcak parayı kendi lehine kullanmayı çok iyi becerdi. Ama artık o parayı erittiler ve 2013 yılından bu yana ABD 'ben faizi artıracağım bu para lazım eskisi kadar bol param yok kendi ekonomimi güçlendireceğim' diyor. O yüzden önümüzdeki süreçte faizi artırmak için mantıklı gerekçeleri var. İktisat bilen herkesin bildiği gerekçeler. ABD kendi krizini bir şekilde halletmeye çalışıyor. Avrupa'nın da kendi alacakları var ve kendi krizlerini önleyecek gelirleri var. Peki Türkiye'nin elinde ne var. Türkiye gittikçe kötü bir duruma sürükleniyor." 

 

OHAL koşullarında zor

Yılmaz, OHAL koşullarında ekonominin düzelmesinin zor olduğu için iktidarın bunu sadece bir kriz yönetme şekli olarak kullandığını vurguladı. Yatırımcının yatırım yapmasının temel koşulunun özgürlük olduğunu hatırlatan Yılmaz, sözlerini şöyle tamamladı: "OHAL koşullarında ülkede yatırımcı kalmaz, ülkede OHAL oldukça da yatırımcı gelmez nitekim de gelmiyor. Kapitalizmden bahsediyoruz bu ahlak ile veya vatan hainliği, sevgisi ile açıklanamaz. Yatırımcının tek amacı kar elde etmektir. Yatırımcı yatırım yapacağa yere bakar belediyelere kayyumlar atanmış, özgürlükler kısıtlanmış o yüzden yatırımlarını yapması beklenmez. Çünkü kimse parasını riske atmaz. Böyle durumlarda yatırımına el konulacağını da düşünebilir. Yatırımlar isteniyorsa ilk önce OHAL kaldırılmalıdır." 


Taşeron sistemi ortadan kaldırılmalı

Taşeron işçilere kadro hazırlıkları sürecinde, sosyal diyalog mekanizmalarının işletilmediğini, gelişme ve taslakların sendikalarla paylaşılmadığını belirten DİSK Genel Başkanı Beko, taşeron sisteminin tümüyle ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi. 

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), geçtiğimiz günlerde hükümet tarafından duyurulan taşeron işçilere kadro verilmesi konusuyla ilgili DİSK Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi. Toplantının yapıldığı salona, “Taşeron işçilere ayrımsız, koşulsuz kadro” pankartı asıldı. Toplantıya, DİSK Genel Başkanı Kani Beko ve Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun yanı sıra DİSK’e bağlı sendika temsilcileri ve işçiler katıldı. 

AKP iktidara geldikten sonra kamu ve belediyelerde taşeronun esas istihdam biçimi haline geldiğini belirten Beko, hükümetin işçilere kadro hakkını teslim eden mahkeme kararlarını dahi uygulamadığını söyledi. Taşeron konusunun kangrene dönüştürüldüğünü kaydeden Beko, “Bugün gelinen noktada, geç de olsa bu akıl dışı, insanlık dışı, hukuk dışı istihdam biçimine kamuda son verileceğinin ilan edilmesi asla ve asla bir lütuf değildir” dedi. Taşeron işçilere kadro hazırlıkları sürecinde, sosyal diyalog mekanizmalarının işletilmediğini, gelişmeler ve taslakların sendikalarla paylaşılmadığını aktaran Beko, şöyle dedi: “Böylesine önemli bir konuya dair, hiçbir diyalog yürütmeden, tek taraflı olarak hükümet cephesinde yapılan kimi açıklamalar kadro umuduna bir kez daha gölge düşürmüş, işçiler endişeli bir bekleyiş içine girmiştir.” 

 Beko, ellerinde bir taslak olmasa da yapılan kimi açıklamaları değerlendiren DİSK Yönetim Kurulu’nun hükümete yönelik şu görüşlerini paylaştı:  

* Yerel yönetimlerde çalışan taşeron işçiler, kamu işçisi olarak kadroya alınmalıdır.  

* Kamu iktisadi teşekküllerinde (KİT) çalışan taşeron işçiler de kadroya alınmalıdır.

* Güvenlik soruşturması ayrımcılık ve tasfiye yaratır.

* Sınav koşulu keyfilik yaratır.

* İkinci sınıf kamu işçiliğine hayır, haklar eşit olmalıdır.

* Geçmiş kayıplar karşılanmalı ve feragat koşulu aranmamalıdır.

 Taşeron sisteminin iflas ettiğini kaydeden Beko, yapılması gerekenin kamudaki ve yerel yönetimlerdeki tüm taşeron işçilere ayrımsız, koşulsuz kadro hakkının tanınması olduğunu vurguladı. Özel sektördeki taşeron uygulamalarının da masaya yatırılması gerektiğini ifade eden Beko, “Buradan bir kez daha ilan ediyoruz ki taşeron sistemini tümüyle ortadan kaldırana kadar mücadelemiz sürecektir” diyerek seslendi. 

Bu arada DİSK Çukurova Bölge Temsilciliği de taşeron işçilere kadro verilmesi talebiyle yürüyüş düzenledi. Aynı amaçla İstanbul’da da belediye işçileri yürüdü.



'Asgari ücret'te ikinci görüşme

İşçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2018'de geçerli olacak asgari ücreti belirlemek üzere ikinci toplantısını bugün yapacak.

Çalışma Genel Müdürü Nurcan Önder başkanlığında toplanacak komisyonda, işçi tarafını Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), işveren tarafını ise Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) temsil edecek. Toplantıda, Kalkınma Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) uzmanları ülke ekonomisiyle ilgili verileri komisyon ile paylaşacak. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının ev sahipliğinde ilk toplantısını 1 Aralık'ta gerçekleştiren komisyona Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu başkanlık yapmıştı.


Asgari ücret nasıl belirleniyor?

Asgari ücreti, yasa gereği beşer işçi, işveren ve devlet temsilcisi olmak üzere 15 kişiden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonu belirliyor. Bu komisyonda, en fazla üyeye sahip konfederasyon olduğu için işçi tarafını Türk-İş temsil ederken, işveren tarafı adına masaya TİSK oturuyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında yapılan ilk toplantının ardından komisyon, işçi ve işverenin ev sahipliğinde de ayrı ayrı toplanıyor. Komisyon, son toplantısını yine bakanlıkta yapıyor. Bakanlığın belirlediği üyelerden birinin başkanlık ettiği komisyon, en az 10 üyenin katılımıyla toplanıp, oy çokluğuyla karar veriyor. Oyların eşitliği halinde başkanın bulunduğu tarafın, çoğunluğu sağladığı kabul ediliyor.


Mevcut asgari ücret

Asgari ücret, halen bekar bir işçi için net bin 404 lira 6 kuruş olarak uygulanıyor. Apartman görevlileri için ise normal işçilerden farklı olarak gelir ve damga vergileri kesilmediğinden net bin 510 lira 87 kuruş olarak hesaplanıyor. Asgari ücretin işverene toplam maliyeti, bir işçi için 2 bin 88 lira 56 kuruşu (işverene maliyet tutarında sosyal güvenlik primindeki yüzde 5 oranındaki indirim dikkate alınmış ve 100 lira/ay teşvik indirimi hariç) buluyor. Bunun bin 777 lira 50 kuruşunu brüt asgari ücret, 275 lira 51 kuruşunu sosyal güvenlik primi, 35 lira 55 kuruşunu işverene ait işsizlik sigorta fonu oluşturuyor.



Türkiye’de müteahhit enflasyonu var


Türkiye geneli müteahhit sayısının 330 bine ulaştığı tahmin ediliyor. 

Sadece İTO’ya kayıtlı müteahhit sayısı 60 bin. Nüfusu 80 milyonu aşan Almanya’da sayı 3 bin 800. Tüm Avrupa’da 20 - 30 bin arasında. Yani Türkiye’de tüm Avrupa’nın 10 katı müteahhit var.

Kat karşılığı arsa bulan imar alıp maketten satıyor. Tıkanan projelerin büyük çoğunluğu da bunlar... Sektörün markaları, dernekleri gidişatın bütün sektörü tehdit ettiği görüşünde.

Türkiye’de müteahhit sayısındaki fazlalık konut üretimine yansıyor. Halihazırda konut satışlarının neredeyse iki katı oranda yeni üretim var. Sektöre yeni giren firmalar dahi 500, 1000, 1500 konutluk büyük projeler yapabiliyor. Henüz müşteri kitlesi edinmemiş bu firmalar pazarlama açısından da acemi olabiliyorlar. Bu da satışlarına yansıyor. Düşüş olduğunda işçi parası, malzeme parası ödeyemiyorlar. Sistem tıkanıyor. Bundan dolayı pek çok işçi firmalarıyla mahkemelik. Malzemecilerin taşeron yerine ana yüklenici firmadan ödeme alma yoluna gittiği konuşuluyor.

Sektörün büyük markaları müteahhit enflasyonunu son dönemde daha fazla dikkate getirmeye başladı. İfadeler şöyle: Gayrimenkul firmaları devlet ihaleleri için nasıl bazı koşulları yerine getirmek zorundalar ise bu standartlar özel projelerine izinlerde de aranmalı. Devlet ihalelerinde firmalardan vergi borcu yoktur belgesi, teminat ve iş bitirme belgesi isteniyor. Sermaye durumuna bakılıyor. Ancak gayrimenkul sektöründe proje yapmak için böyle bir koşul yok. Giriş için bir inşaat şirketi kurmak yeterli. Başka koşul aranmıyor.



Kısa vadeli dış borç arttı

Kısa vadeli dış borç stoku, Ekim’de geçen yılın sonuna göre yüzde 13,7 artarak 111,5 milyar dolara yükseldi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından bu yılın ekim dönemine ilişkin kısa vadeli dış borç istatistikleri açıklandı. Buna göre, Ekim sonu itibarıyla kısa vadeli dış borç stoku, geçen yılın sonuna kıyasla yüzde 13,7 artarak 111,5 milyar dolara çıktı. Söz konusu dönemde bankalar kaynaklı kısa vadeli dış borç stoku yüzde 7,9 artarak 61,9 milyar dolar, diğer sektörlerin kısa vadeli dış borç stoku da yüzde 22 artarak 49,5 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti.

Bankaların yurt dışından kullandıkları kısa vadeli kredileri, 2016 sonuna göre yüzde 15,8 artışla 17,1 milyar dolar olarak kayıtlara geçti. Banka hariç yurt dışı yerleşiklerin döviz tevdiat hesabı yüzde 14,4 artarak 15,1 milyar dolara, yurt dışı yerleşik bankaların mevduatı da yüzde 4,8 artarak 18,1 milyar dolara yükseldi. Ayrıca, yurt dışı yerleşiklerin TL cinsinden mevduatları geçen yılın sonuna göre yüzde 4,5 azalarak 11,6 milyar dolar oldu.

Diğer sektörler altında yer alan ithalat borçları, 2016 sonuna göre yüzde 19,6 artışla 39,2 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.


Özel sektörün borcu

Borçlu bazında incelendiğinde, büyük çoğunluğu kamu bankalarından oluşan kamu sektörünün kısa vadeli borcu 2016 sonuna göre yüzde 6,1 artarak 17,3 milyar dolara, özel sektörün kısa vadeli dış borcu da yüzde 15,2 artışla 94,1 milyar dolara çıktı.

Alacaklı bazında ise özel alacaklılar başlığı altındaki parasal kuruluşlara olan kısa vadeli borçlar yıl sonuna göre yüzde 9,1 artarak 51,7 milyar dolara, parasal olmayan kuruluşlara olan borçlar da yüzde 17 artarak 58,8 milyar dolara yükseldi.


Borcun çoğunluğu dolar

Ekim sonu itibarıyla kısa vadeli dış borç stokunun döviz kompozisyonu yüzde 53,6'sı dolar, yüzde 29,6'sı euro, yüzde 13,9'u TL ve yüzde 2,9'u diğer döviz cinslerinden oluştu.

Aynı dönemde, kalan vadeye göre kısa vadeli dış borç stoku 173,4 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. Söz konusu stokun 21,2 milyar dolarlık kısmı, Türkiye'de yerleşik bankaların ve özel sektörün yurt dışı şubeleri ile iştiraklere olan borçlarından oluştu.

Borçlu bazında değerlendirildiğinde, toplam stok içinde kamu sektörü yüzde 14,9, Merkez Bankası yüzde 0,4, özel sektör ise yüzde 84,7 paya sahip oldu.



Türk şirketleri negatifte

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody's, Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (GCC) şirketlerinin 2018 için görünümünün "durağan" olduğunu bildirirken, Güney Afrika ve Türkiye şirketlerinde bu görünümün "negatif" olduğunu bildirdi. Şirket tarafından yapılan açıklamaya göre, Türkiye ekonomisini 2017'de geçici olarak desteklemiş olan genişlemeci mali politikanın sona ermesinin ardından ülkede kurumsal büyümede gelecek yıl bir miktar düşüş gerçekleşmesi bekleniyor. 



Dolar tekrar yükselişte

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu dün yılın son toplantısında sürpriz bir karar imza attı. Merkez, sadece piyasayı fonladığı Geç Likidite Penceresi faizinde 0.5 puanlık artış yaparak yüzde 12.25'ten yüzde 12.75'e çıkardı. Piyasa en az 1 puanlık artış bekliyordu. Merkez Bankası politika faizi yüzde 8'i ise sabit bıraktı. Merkez Bankası beklentinin dışında bir adım atınca dolar sert tepki gösterdi. Karar öncesi 13.59'da 3.8284 lira olan dolar 3.89 liraya kadar yükseldi.