Kim konuşsa ekonomiden bahsediyor; Halk, halk adına konuştuğunu iddia edenler ve halk öncüleri. Ekonomik sorunlar sürekli dile getiriliyor. Her parti ekonomik sorunlara çözüm bulacağı vaadiyle iktidara talip oluyor. İktidarlar, yaptıklarını anlatırken ilk başa “ekonomik icraatlarını” koyuyor.

Tüm bu propagandalar ve söylenenlerle birlikte yaşadığımız toprakların durumuna bakacak olursak; Ortadoğu ve Kürdistan toplumu, tarihte ilk kurulan ve insanlığı besleyen bir ekonomiye sahipken, şimdi ekonomi üzerinde hakimiyetini ve özgür tercihini kaybetmiş, tümüyle yabancı ve işbirlikçi unsurların üçayaklı modern canavarının kontrolüne alınmış bir toplumdur. Oltaya takılan balık misali karın tokluğuna çalışması bile soykırım amacına bağlanmıştır. Ekonomiyi inşa eden kadınlarının tümüyle işsiz ve en değersiz emek sahibi kılındığı bir toplumdur. Erkeklerinin sözde aileyi yaşatmak için dünyanın dört tarafına savrulduğu bir toplumdur. Bir tavuk ve bir karış tarla için insanların birbirini öldürdüğü bir toplumdur. Açık ki bu toplum, toplum olmaktan çıkmış, çökertilmiş ve çözülmüş bir toplumdur.
Mevcut durum buyken çözüm nedir? Öncelikli olan zihniyette olan muğlaklığı, kavramlara yüklenen yanlış anlamları düzeltmektir. Yanlış anlamlar ve kavramlar üzerinden girilen çözüm arayışının yanlış sonuçlar vereceği kesindir.
Özellikle toplum yaşamının sürekliliği için olduğu kadar, egemenlerin de toplum kırım politikalarının sürekliliği için gereken ekonomi tanımını doğru yapmak zorunludur. Avrupa merkezli ekonomi-politiği bilim olarak düşünmek, belki de Sümer mitolojisinden sonra en aldatıcı ikinci bir mitolojiye aklın tutsak olması demektir. Radikal bir bilimsel devrim bu alan için hayati görünmektedir.

Beklemek zaman kaybıdır

Ekonomi, toplumun zorunlu maddi ihtiyaçlarını giderme eylemi, bunun kurumsal ve kuralsal ifadesidir. Ancak mevcut durumda iktidar tekellerinin denetiminde gelişen pazar faaliyetleri ekonomiyle eş tutulmaktadır. Hatta ekonomi denilince ilk akla gelen, üretimle, toplumun asıl ihtiyaçlarıyla hiçbir bağı olmayan “finans ekonomisi”, imha araçları olarak “silah ekonomisi” ve doğayı yok olmanın eşiğine getiren fabrikalardır. Çevreyi yıkan, tüm doğa ve toplum kaynaklarını kara dönüştüren bir toplum kırım yöntemiyle karşı karşıyayız. Sonuçları vahimdir. Milyarlarca insan aç ve işsiz! Doğamız adeta can çekişiyor, kara endeksli birey ve toplum gerçeği büyük bir saldırganlıkla kendi var oluş koşullarını tüketiyor. Yani mevcut durumu göz önüne getirdiğimizde gördüğümüz net bir şey var; Kapitalizm ekonomi değildir!
Hal böyleyken, toplumsal ihtiyaçların karşılanmasında kapitalist sistemden bir şey beklemek mantık dışıdır. Bu sonuçlara neden olan bir sistemden bir şey beklemek beyhudedir, zaman kaybıdır. Ancak şunu görüyoruz ki herkes büyük bir beklentili ruh halini yaşıyor. Çözümü devletin ve devlet kurumlarının getireceğine inanıyor. Nihai çözümün bürokratların ve parlamenterlerin yapacakları kanunlarla geleceğine dönük beklenti vardır. Kanunlar değişse bile kanunları uygulayanların zihniyetlerinin değişmediği koşullarda eski uygulamaların devam ettiği çokça görülmüştür. İnsanlar, kendi dışındaki güçlerden yaşamını düzenlemesini beklemektedirler. Toplumdan kopuk merkezler ve güç odaklarının yaratmış oldukları durumu görmeme, sistemin sorunların asıl kaynağı olduğunun farkına varmama, çözümü bu sistem ve merkezlerden bekleme vardır.

Toplumun sırtındaki keneler

Oysaki yaşanan durumu yaratan bu güçlerdir. Toplumun zihniyetinde bin bir yalanla meşrulaştırılan devleti arkasına alan kapitalist güçler toplumsallığımızı ve doğamızı talan etmektedir. Bizim doğamızı, emeğimizi ve yaratıcılığımızı gaspederek varlık bulan toplum dışı bu güçlerden bir çözüm geleceği yoktur. Çözüm diye sundukları daha derinleşmiş ve ağırlaşmış sömürü yöntemleri olmanın ötesine geçmeyecektir. Bir üreten yaratan toplumsal güçler vardır. Bir de kene gibi toplumun sırtına yapışmış, sayısı toplumun yüzde onunu geçmeyen egemenler. Beş bin yıldır yalanlarla toplumun zihniyetini dumura uğratarak, devleti kurgulayarak, zor aygıtlarını yoğunca kullanarak toplumun alın teri ve göz nuru üzerinde çöreklenen bu kesimler toplumun en vazgeçilmez eylemi olan ekonomiyi ellerine geçirmişlerdir.
Nasıl ki kenenin yaşayabilmesi için sömüreceği canlı bir bedene ihtiyacı varsa bu kesimlerin de sömürebilmeleri için üreten ve yaratan bir toplumsallığa ihtiyaçları vardır. Çözüm işte bu ayrımda yatmaktadır. Sömürüldüğü için bitap düşen bir canlı kendisini sömüren keneden derdine derman olmasını bekleyemeyeceği gibi üreten yaratan toplumsal güçler de kendini sömüren, doğasını yok oluşa sürükleyen iktidarcı, devletçi, tekelci güçlerden sorunlarına çözüm bekleyemez.
Bu kesimlerin toplum içindeki varlığını Önder Apo “okyanusta ada” deyimiyle tanımlamaktadır. Dünyanın dört bir yanında egemenlerin, iktidar sahiplerinin ve tekellerin dışında üreten yaratan emekçilerin, zanaatçıların, bilim insanlarının, çiftçilerin, sanatçıların oluşturduğu toplumsal güçlerin beş bin yıldır sürekli bir direniş ve yaratıcılık içinde olduğunu önemle belirtmek gerekir. Bunu görmek, bu iki taraf arasındaki ilişkiyi, tarihin bu iki taraf arasındaki mücadeleyle belirlendiğini, anlamak önemlidir. Egemen, iktidarcı, tekelci ve devletçi bu güçleri “Uygarlık güçleri” olarak tanımlıyoruz. Üreten ve yaratan güçleri ise demokratik uygarlık güçleri olarak.

Beş bin yılın ürünü...

Uygarlık güçleriyle demokratik uygarlık güçleri arasındaki mücadele yeni değildir. Kendilerini devlet biçiminde örgütleyerek toplumsal güçlerin yaratımlarına el koyan, toplumu bilinçsiz ve örgütsüz kılarak kendilerine köle yapan bu güçlere karşı tarihin her döneminde toplumsal direnişler ve mücadeleler gelişmiştir. Talancı, asalak ve zorba güçler toplum tarafından kolay kabul edilmemiştir. Köleliği, devlete ve egemenlere itaati öğütleyen, boyun eğmeyi ve kaderine razı olmayı öğreten ideolojiler yani büyük yalanlar bu nedenle uydurulmuştur. Şiddet örgütleri, ordular, istihbarat örgütleri, işkenceler, zulüm uygulamaları yalanın yetmediği yerde toplumu ikna etme yöntemi olarak devreye konulmuştur. Sonunda bu güçler kendilerine bir meşruiyet yaratmışlardır. Bugün milyarlarca insan devletsiz bir yaşamı düşünememektedir. Egemen ve ezilenin olmadığı bir dünyanın hayalini bile kuramayan geniş kesimler sözkonusudur. Bu durum kolay gerçekleşmemiştir. Çetin geçen beş bin yılın ürünüdür.
Toplumsal güçlerle bu güçler hep çatışma içinde olmamıştır elbette. Uzlaşmanın ve dengenin sağlandığı, birbirini yok etme değil kabul etme temelinde bir arada yaşanıldığı zamanlar da az değildir. Tarih içinde çoğu kez olduğu gibi, günümüz uygarlık güçleriyle -kapitalist modernite güçleri- demokratik modernite güçleri de çeşitli uzlaşma yolları yaratabilirler. Elbette bu demokratik uygarlık güçleri olarak tanımladığımız toplumsal güçlerin mücadelelerinden bağımsız, kendiliğinden gerçekleşecek bir durum değildir. Toplumsal güçler taleplerini dayatarak egemen güçleri varlıklarını tanımaya, yaşamları üzerindeki ipoteği kırmaya ve kendi öz yönetimlerini tanımaya mecbur bırakabilirler. Tarihte böylesi süreçler ve deneyimler bulunmaktadır. Günümüzde de demokratik uygarlık güçleri olarak tanımladığımız toplumsal güçler devletçi, iktidarcı, sömürücü güçleri kendi öz yönetimlerini tanımaya zorlayabilir. Yeni bir ilişki diyalektiğini dayatabilir.

Toplumsal güçlerin özerkliği

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu Demokratik Özerklik, devlet sınırlarına dokunmadan bu iki gücün bir arada yaşamasının en uygun ve en gerçekleşebilir yöntemidir. Kürt halkının temsil ettiği demokratik uygarlık güçleri ile Türk devletinin temsil ettiği uygarlık güçlerinin Türkiye sınırları dahilinde çatışmaksızın bir arada yaşayabilmesi bir birlerinin varlığını ve koşullarını kabul etmesi durumunda mümkündür. Bu kapsam ve koşullar altında devlet sınırları içinde demokratik uygarlık güçlerinin demokratik konfederal oluşumlarıyla-iktidarcı sömürücü güçlerin devlet kurumları bir arada yaşayabilir. Bu iki zıt gücün günümüzde birlikte yaşayabilmesi ancak Demokratik Özerkliğin devletçi güçler tarafından tanınmasıyla mümkün olabilir.
Demokratik konfederal temelde kendini örgütleyen toplumsal güçlerin özerkliğini tanımaksızın ulus devletler başta olmak üzere hiçbir egemenlikçi güç ne yaşadığı krizi çözebilir, ne de varlığını sürdürebilir. Bu konuda taviz vermek ve toplum üzerindeki sultasını sınırlamak, kendini demokrasiye duyarlı hale getirmek, demokratik uygarlık güçlerinin varlığını, haklarını ve iradesini tanımak dışında bir seçenek yoktur. Zora, şiddete, bastırmaya ve yok saymaya dayalı yöntemlerin toplumsal sorunları daha fazla derinleştirme dışında bir sonuç vermediği yeterince açıktır. Dolayısıyla mevcut durumda en uygulanabilir, optimal seçenek toplumsal güçlerin özerkliklerin tanımadır.
Demokratik konfederal sistemin sorunları çözmesinin kilit noktası toplumu politikleştirmesidir. Toplum politikleştikçe kendi haklarına sahip çıkma bilinci ve gücü gelişecek, kapitalist iktidarcı, devletçi sermaye güçlerinin baskı ve sömürüsü sınırlanıp, zayıflayacaktır. Her topluluk, etnisite, kültür, dini cemaat, entelektüel hareket, ekonomik birim vb. birer politik birim olarak kendilerini özerkçe yapılandırıp ifade ederek toplumun en küçük ve farklı birimine kadar bir örgütlediğinde politikleşme sağlanmış olacaktır.
Bu noktada zengin ve yaratıcı yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Yatay ve dikey farklı siyasi oluşumlar mevcut toplumun karmaşık yapısı nedeniyle zorunludur. Her biri somut koşullara cevap verdiğinden, çoğulcu siyasi yapı, toplumsal problemlerin en doğru çözüm yollarını bulmaya daha yakındır. Kültürel, etnik, ulusal kimliklerin kendilerini siyasi oluşumlarla ifade etmeleri, bunun gerektirdiği ekonomik, sosyal, siyasal örgütlenmelerini yapabilmeleri en doğal haklarıdır. Daha doğrusu, toplumun ahlakı ve politikası gereğidir. Demokratik konfederalizm ister ulus-devlet, ister cumhuriyet, ister burjuva demokrasileri biçimlerinde olsun, devlet gelenekleriyle ilkesel uzlaşmalara açıktır. İlkeli barış temelinde bir arada yaşayabilir. Demokratik konfederal sistemin ekonomi alanındaki örgütlenme modeli ise demokratik ekolojik ve komünal esaslara dayanan ekonomik özerkliktir.

Ekonomik özerklik nedir?
Özerklik çok çeşitli toplumsal kesimlerin varlığında, yani farklılığın olduğu yerde var olur. Tek renkli olan yerde neyin özerkliğinden bahsedilebilir ki! Her özerk birimin bir kimliği vardır. Kimliği var eden temel unsurlardan biri bilinçtir. Varlık-kimlik-bilinç kavramlarının derinliklerine varmadan özerkliğe anlam verebilmek imkansızdır. Varlığın zamanla farklılaşması, farklılaşmanın zamanla ayrı var oluşlara neden olması doğanın diyalektiği gereğidir. Oluşum ve farklılık bilinçle var olur. Varlık farklılaştığının farkına vardıkça yani bilinç kazandıkça varlık olur. Kimlik edinir.
Özerklik sözlüklerde ‘bir grup, örgüt, kurum ya da kişinin kendi kendini yönetmesi ya da kendi faaliyetlerini dış yönlendirme ya da müdahale olmaksızın düzenleyebilmesi’ diye tanımlanır. Özerklik, Yaderklik karşıtı bir kavramdır. Yaderklik; dışarıdan gelen yasa ya da buyruğa göre davranma, başkalarınca konulan yasalara bağlılığı ifade eder.
“Ekonomi” kavramının Latince “eko-nomos” (ev yasası) kavramından türediği bilinir. İnsanın evinin yasasının başkalarınca belirlenmesi, evinin işine dışarıdan birilerinin müdahale etmesi ne kadar ahlaki karşılanır? Aslında kelime kökeninden yola çıktığımızda varacağımız sonuç, her toplumsal birimin ekonomisinin özerk olması gereğidir. Her kimliğin, her kesimin kendi ihtiyaçlarını karşılamak için kendi yasasını koyması, ona göre yaşaması gerekliliği ekonominin anlamsal ve varoluşsal gereğidir. Gerek toplumsal kimlik, gerekse de çevresel şartlar, ekonomiyi özgünlüklerine göre örgütlemeyi gerektirir.
Basit bir indirgemede bulunursak; evinizin işine dışarıdan birilerinin gelip karışması, size, kardeşinize, eşinize uyması için yasalar dayatması ne kadar kabul edilebilirdir? Bunun kabul edilemez olduğunu herkes söyler. Ancak çoğu kişi mevcut durumda yukarıda bahsettiğimiz durumları yaşamasını, ekonominin toplum-dışı güçlerin elinde toplum ve doğa karşıtı bir hal aldığını ve esasında ekonomik sorunların çözülmesi için öncelikle bunun değiştirilmesi gerektiğini görmek istemez. Halbuki hiçbir toplumsal eylem ekonomi kadar toplumsal, zorunlu, politikayla ve ahlakla iç içe değildir. Ekonomik faaliyet toplumun temel faaliyetidir. Toplum ve ekonomi ayrılamaz bir şekilde iç içedir. Toplumun kendiliğini koruyup geliştirme eylemi olarak tanımlanan siyaset ve toplumun ihtiyaçlarının karşılanmasının eylemi olarak ekonominin anlamsal birlikteliği ve iç içeliği ekonomiyi demokratik siyasetin en öncelikli konusu yapar ve ekonomi alanının işleyişinde demokratik siyaseti zorunlu kılar.
Demokratik konfederal sistemin ekonomi boyutu olan ekonomik özerklik, milliyetçiliğe dayanan ulus devlet anlayışı dışında kendini var eden demokratik ulusun ekonomik sistemidir. Bu ekonomi sistemi, ulus devletçi güçlerin talancı, sömürücü ve tahrip edici uygulamalarını durdurur. Bununla birlikte toplumun ekonomi üzerinde yeniden denetim kurmasını esas alır. Ekonomik özerklik, tekçi, inkar ve imhacı demokrasi karşıtı ulus-devletle, farklılıkların kabul gördüğü ve demokratik temelde bir arada yaşama iradesi ortaya koyduğu demokratik ulus arasında varılacak asgari uzlaşmadır. Ulus devletle koşulsuz uzlaşma her türlü sömürüye açık olduğundan halklar için ve demokratik unsurlar için ölüm anlamına gelir ve zaten yürürlükte olan bu gerçeklik karşısında, özerk bir sistem, toplumun olmazsa olmazıdır. Onun altındaki bir uzlaşma veya çözüm, teslimiyet ve yok olma anlamına gelir.
Ekonomik özerkliği bağımsızlığa taşırmak karşı bir ulus-devlet kurma anlamına gelir ki, bu da sonuçta kapitalist moderniteye teslim olmaktır. Ekonomik özerklikten vazgeçmek ise, hakim ulus-devlete teslimiyettir.

Ekonomik özerklik uygulamaları

Ekonomik özerklik ve komünal ekonomi kavramlarını karıştırmamak önemlidir. Ekonomik özerklik, halkların ve çeşitli toplumsal kesimlerin komünal ekonomik sistemi ile kapitalist sistem arasında denge kuran sisteminin adıdır. Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesinde özerk konumu olan siyasi yapıların, ekonomik özerklikleri de vardır. Mevcut bazı özerk bölgelerin ekonomik sistemlerine göz atacak olursak bunu görürüz.
Dünyadaki çeşitli özerk bölgelerdeki ekonomik özerklik uygulamaları:
1- Aland Adaları (Finlandiya)
Aland özerk yönetimi, mesleki eğitim ve mesleklerin yasal düzenlemeleri, iskan, barınma ve sosyal refah, doğal kaynakları koruma konularından sorumludur.
2- Faro Adaları (Danimarka)
Danimarka hükümeti para sistemi konusunda yetkiyi elinde bulundurmaktadır. Fakat bununla birlikte, Faro Adaları hükümeti ticaret ve balıkçılık anlaşmaları konularında yabancı devletlerle görüşmeler yapabilmektedir.
3- Gröndland (Danimarka)
Gröndland’ın özyönetim hükümeti yerel vergilendirme, balıkçılık, planlama, sosyal refah ve emek konularında tam yetkiye sahiptir. Danimarka’nın genel dış ilişkileri yürütme konusunda yetkisi olsa da, Gröndland’a kendi ticaret anlaşmalarını müzakere etme yetkisi verilmiştir.
4- Bask Ülkesi (İspanya)
Günümüzde İspanya farklı düzeyde özerklikten yararlanan 17 bölge veya özerk bölgeye bölünmüştür. Katalanya ve Bask ülkesi etkili bir vergilendirme özerklik yetkisine sahiptirler
5- İskoçya (İngiltere)
İskoçya’da çevre, tarım, sosyal çalışma, ekonomik gelişme hükümetin sorumluluğundadır. İngiltere Avrupa ile olan dış ilişkiler, ekonomik istikrar, Birleşik Krallık ürünlerinin ortak pazarı, iş hukuku gibi birçok alanla ilgili düzenleme yapma yetkisini elinde bulundurmaktadır.
6- Güney Tirol (İtalya)      
Güney Tirol’daki özerklik burada yaşayan üç dilsel gruba da uygulanmaktadır. Özerklik Statüsü Güney Tirol’a (ve Trentino iline) geniş kapsamlı serbestlik sağlamıştır. Güney Tirol’un en önemli yetkileri şunları kapmaktadır: planlama ve inşaat, kırların korunması, ortak haklar (otlak ve koruluk), küçük mülkler konusunda yasal düzenlemeler, zanaat ve el sanatları, kamu iskan, festival ve pazarlar, felaketlerin önlenmesi, madencilik, avcılık ve balıkçılık, Alp otlakları, fauna ve floranın korunması, kamu çalışması, ulaşım, turizm ve otelcilik, tarım ve ormancılık, kamulaştırma, iş değişimi, kamu refahı, mesleki eğitim. Ticaret konusunda ise sınırlı yetkilere sahiptir. Diğer yandan, toprak kaydı ve toprak kaydı büroları ve ticaret odalarının da bulunduğu konularda bölge mütevazi yetkilere sahiptir. Güney Tirol, ana gelir kaynağı olarak devletin vergi idaresinin özerk bölgede topladığı vergi gelirlerinin yüzde 90’ına sahip olabilmektedir.  DEVAM EDECEK


FIRAT ZİLAN