Sağcılık, bütün ülkeyi kendi sarmalında sürüklüyor. Bütün sığlığı, görgüsüzlüğü ve döküntülüğü ile sarkıyor hayatların içine. Kendimize dair çok az şey kaldı artık. Az kalanlarla direnmeye çalışıyoruz. Az kalanlarla dik durmaya ve elimizde kalanları savunmaya çalışıyoruz. Sağcılığın ne sınırları var, ne de adabı. Yok, bu kadar da olmaz dediğiniz yerdeki yanılmalarınız, şaşkınlığınız kalakalmanız hiçbir zaman ilk olmuyor, olmayacak. Ele geçiremedikleri her beden, her düşünce, her duruş onlar için bir korkuyu tarif ediyor ve korkuları ise hiç bitmeyen tatminsizliklerini. Devlet şiddetinin sınırsızlığını çılgınca alkışlamaları ve ellerini patlatırcasına çırpmaları, ağızlarına ırkçı böğürtülerini doldurmaları, dillerine insansızlığın tüm sözlerini yapıştırmaları ve hiç bıkmadan, usanmadan, yılmadan aynı şeyleri tekrar etmeleri ile ortalığa sıvadıkları pespayelik hücum ediyor üstümüze.
Nefret ediyorlar kendileri gibi olmayan her şeyden, herkesten. İçlerinde yaşattıkları güruhu ne kadar cilalayıp, süsleyip gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, ele veriyorlar mutlaka. Riyakarlık, altın çağını yaşıyor. Bunların düşkünlüğü, yozluğu, yolsuzluğu şimdiye kadar gördüklerimizin hiç birine benzemiyor, biliyoruz.
İpi kopuk bir aç gözlülük, hepimize dişlerini geçirip, canımızdan parçalar koparmak için saldırıyor. Ölüyoruz. Parçalarımızı birbirlerinin ağızlarından kapıp, dalaşmalarının hırıltılarını duyuyoruz. Cesetleri dişliyorlar, gömülmüş olanın toprağını eşeleyip, sürüklüyorlar bedenleri manşetlerine, haberlerine, köşelerine.
Katilleri tebrik sırasına girmiş olanlar, gözlerini gururla dikip, neredeyse kucaklayarak sarılıyorlar kanlı ellere. Hele içlerinden bir tanesi, gözbebeği şimdi onların. En çok onun tebrik etmesinden hoşnutlar. Makatına soktukları copun, yedirdikleri dışkının ve selama durdurdukları köpek JO’nun haklılığını teslim etmesinden bir başka gururlular.
Perinçek’in "en mutlu günlerimi yaşıyorum" diyerek, Kürtlerin katledilmesinden mest oluşunu ilan etmesinin ardından, "vay" diyerek döşenen çevreler, "AKP-HDP" anlaştı propagandası ile ektikleri kötülük tohumlarının sonuçlarıyla yüzleşiyorlar şimdi. "Yurtsever" diyerek tanımladıkları bu adamlarla birlikte yan yana gözükmekten çekinmeyenler, Kürtler söz konusu olduğunda yan yana gelmemenin canhıraş tartışmasını yaparak, büyük siyasetin dirseğini çürütüyorlardı aralarında. "Laiklik" cephesinde ve mücadelelerinde Kürtlere layık bir yer yoktu. "HDP, AKP ile anlaştı" propagandasını, dolaşıma sokarak şoven kesimlerin propaganda alanına su taşıyanlar, şimdi Perinçekgillerin AKP ile yaptığı ittifak karşısında "şaşkınlar".
Türkiye Barolar Birliği başkanı Metin Feyzioğlu’nun, imza veren aydınları ipe çeken cümlelerini ve "devlet çökerse hepimiz altında kalırız" adlı çalışma ödevini devlete sunarak, iktidarın yanında saf tutmasını da buna ekleyebiliriz.
Sağcılık, hayatımızın her alanında kendini farklı biçimlerde yaşatıyor. Kürt nefreti, hepsini bir potaya koyarak, sistemin koçbaşı haline getiriyor.
CHP, Beyaz’a kürsüden seslenip, soruyor "sende hiç yürek yok mu?" Yürekli olmasını istiyor, konuş diyor, arkasında dur, savun diyor özetle. Kendisinin göstermediği yüreği, başkasından bekleme muhalefeti az şey değil tabi! PYD’nin bombalanmasını doğru buluyorum diyen Baykal’ın çıkışı ekleniyor buna. Suskunluğun boşluğunu dolduruyor. Baykal, AKP’nin savaş politikalarına tam destek çakarak, her zamanki yerini alıyor hemen.
Sistem sağcılıktan, sağcılık sistemden besleniyor. Bitleri kanlanıyor böyle.
Perihan Mağden’in Gül ve çevresini işaret ederek, "Demokrat sağ bir partinin ortaya çıkmasından başka bizi bu durumdan ne kurtarır..." Sorusu ile bulduğu "umut" ışığı, sağcılığın bitinin neden bu kadar kanlandığının da bir cevabı oluyor.
Hak ve özgürlükler mücadelesinin canına okuyanlardan "demokrat" çıkarma işinde pek bir ustadır özgürlükçümsü yazarlarımız… Sorgulama dertleri, kaygıları yoktur. Çünkü sağcılığı sorgulamaya başladıklarında, kendi varlıklarını da sorgulamış olacaklardır. Ama artık mızrak çuvala sığmıyor.
Sağcılığın ve onu besleyen sistemin elbezi olma hali, her yerden görünüyor.