"ÖDP ve tehdit sorunu." Malum konu üzerine yazdıklarım üzerine haylice eleştiri aldım. "Yağmur gibi yağar başıma taşlar / İlle dostun gülü yâreler beni" demiş ozan ve dostluğu en veciz tanımıyla taçlandırmış. Yeniden söz konusu olayın üzerine tartışmaya girmeden, sadece eleştirilere toplu yanıt vermek istiyorum.
"Eleştiri yapıyorum" derken, geçmişi kazıyarak ortalığı bulandırmak politik mücadelenin çirkin halidir. Geçmişte birbirimizle yönelik yaşadığımız acı olayları bugün birbirimizin önüne koyarak politika yapmaya kalktığımızda, her siyasal hareketin yüzünün ötekinden daha kara olması büyük olasılıktır. Bu anlamda ne ÖDP’nin tarihsel kökenini oluşturan siyasal akımlar, ne PKK, ne biz, ne de bu coğrafyanın ürettiği diğer sosyalist örgütlerin geçmişteki "çocukluk hastalıkları" birbirinden farklı ölçümler vermeyecektir.
ÖDP’den hoşnutsuzluk asla onun karşı-devrim saflarında olduğu iddiası anlamına gelmez. Burada sadece Kürt Özgürlük Hareketi değil, geleceğini proletarya devrimine, devrimci mücadelenin zaferine bağlamış olan halkların da bu sistemle bütünleşmeye yönelmiş ulusalcı eğilimlerden hoşnutsuzluk yaşadığı açıktır. ÖDP’nin CHP kulvarına yönelen bir eğilime girdiğini söylemek ne yazık ki son birkaç yıllık gelişimini yakından izleyenler için zor olmayacaktır. Kürt hareketinden olabildiğince uzak kulvarlarda yürümeye çalışması da bu nedenle neredeyse ÖDP’nin temel içgüdüsü haline gelmiştir.
Açık söylemek gerekir: ÖDP, Kemalizm’le hesaplaşmayı gerçekleştirmediği için, sistem karşıtı mücadele birliklerinin en zayıf karnını oluşturmaktadır. Bu hesaplaşma, ÖDP’nin egemen ulus şovenizmi ile hesaplaşması anlamına gelmektedir. Ancak bu hesaplaşma gerçekleştirilip, Kemalizm, siyaseten kazınıp atıldıktan sonradır ki bir sosyalist hareketin, diğer uluslarla kardeşleşmede; ‘kendine demokrat’lıktan kurtulmada; kendini işçi sınıfı yerine ikame eden, halktan kopuk elitist yaklaşımları terk edip, gerçekten işçi sınıfın iktidarını hazırlamada; inanç gruplarına karşı aynı uzaklığı korumada başarılı adımlar atabilir.
İşte bu nedenledir ki kendisini sosyalist bir parti olarak tanımlamayan HDP bile, salt bu hesaplaşmayı yapıp tavır alarak, ÖDP’den çok daha ileri bir devrimci yaklaşımla biçimlenebildi.
ÖDP, salt AKP karşıtlığına dayandırarak sürdürdüğü politik çalışmasında, sistemin diğer asli ortağı CHP söz konusu olduğunda suya sabuna dokunmamayı yeğlemektedir. Oysa bu ülkede sistem karşıtlığı, öncelikle CHP karşıtlığı anlamına gelmektedir. Bu sömürgeci diktatoryal yapının baş mimarı elbette CHP’dir. Ve o CHP bugün de temel ilkelerinden, yani faşizmin tezleriyle donanmış altı okundan taviz vermemekte direnmektedir.
ÖDP’nin her gün biraz daha CHP’ye yakınlaşması endişesini yaşamak ise sadece her şeye rağmen ÖDP’yi kendi müttefikleri olarak görenler için doğaldır. Bu büyük birikimin sistemin koltuk değneği olmaması Türkiye devriminin de gerekliliğidir.
Veysi kardeşim İslam Kongresi'ni değerlendiren yazısında, "Böylece Kürdistan’ın İslami iradesi, kendi payına düşen ‘ümmetleşme’ sürecini başlatmış oldu… O ‘ümmet’ terimi, ‘hepimiz aynı anadan doğduk’ diyen bir ‘kardeşlik’ anlayışını yansıtır. ‘Anamız amele sınıfıdır, yurdumuz bütün cihandır bizim’ diyen komünist de aslında bir ‘ümmetten’ söz eder" diyor.
Kavramlar keyfimizce kullanılamazlar. Fiziğin de, kimyanın da, sosyolojinin de, siyasetin de kendine özgü kavramları vardır. Örneğin "güç" kavramı fizikte başka, siyasette başka, sosyolojide başka tanımlanırlar. İslami literatürde "ümmet" kavramının içeriği bin yıllar öncesinde "İslam kardeşliği" olarak tanımlanmıştır. Birkaç yıl uygulandıktan sonra ortadan kalkan ve bin dört yüz küsur yıldır bir daha hatırlanmayan Medine Sözleşmesi’ni dayanarak çok dinli bir coğrafyada, tanımlanamayan bir ümmet yaratmak mümkün mü? Bu coğrafyada dinler arası barışı sağlamak için felsefeyi bu denli zorlamak yerine, siyaset ve yasalı net belirlemek daha doğru ve somut olanıdır. Zorlama yorumlarla, bütün insanlığı "dar-ül islam / dar-ül harb" olarak ikiye ayıran bir felsefedeki "ümmet" sözcüğünü, çekiştire çekiştire, işçi sınıfı enternasyonalizminin "anamız amele (işçi) sınıfıdır" sözü ile özdeşleştirmeye çalışmak doğru ve anlamlı bir çaba olamaz.
Amed İslam Kongresi, gerçekten çok önemli bir girişimdir. Bence de, fanatik İslam’ın zulmü altındaki coğrafyamız için böylesine özgürlükçü, eşitlikçi bir İslam felsefesi oluşturma girişimi büyük bir öneme sahiptir. Ve elbette bu kongre, İslam’da özgürlükçü bir yorumu benimseyen bir reform girişimidir ve belki yüz yıl sürecek bir serüvenin ilk adımıdır. Ama biz yine de binlerce yıllık tarih içinde korkular üretmiş eski kavramlar üzerinde ısrar yerine, diğer dinlerin mensuplarını da huzur duygusuyla içerecek yeni kavramlar aramaya yönelmeliyiz. Her bireyin ötekiyle eşit haklara sahip olduğu; kendi kimliğini özgürce ve anayasal güvence altında yaşayan "vatandaşlık" tanımı, bütün farklılıkları kucaklamak için yeterlidir sanırım.