Güzelliklerin değeri en çok yitirildiğinde anlaşılır. Hoş! Yitirmek ne, bulmak ne; o da ayrı konu ya! Şimdi Evrim’siz zamanlarda yitiren kim, yitirilen kim tartışmasını yaşıyorken bu soruya cevap vermem zor. Çünkü O, zamana başarıyı atfederek kalıcılığın sırrına erenlerdendi. Kitapları, düşünceleri, makaleleri ve yürüttüğü çalışmalarla hala aramızda. Hatta o kadar aramızda ki yoksullukla mücadele derneği Sarmaşık’ta yürüttüğü çalışmalardan dolayı hala davalar açılmakta, mahkemeye ifadelere çağırılmakta. KCK yargılanmaları kapsamında aslında birlikte yargılanıyoruz. Ben otuz beş metre karelik koğuştan, O ebedi istirahatgahından aynı süreci izlemekteyiz. Ne o kendisine uzanan sivri dillerin suçlamalarına cevap verebiliyor, ne de ben Kürtçe üzerindeki yasaklardan dolayı konuşup kendimi savunabiliyorum. Ama eminim ki en çok kalemini böyle zamanlarda kullanmak isterdi. Kalemini kullanabilse Kürt halkının, özellikle biz kadınların, ezilenlerin, ötelenenlerin duygu-düşüncelerine en çok O tercüman olurdu. Tıpkı Her Dağın Gölgesi Denize Düşer romanında, daha ömrünün baharında toprağa düşen Fidel ve arkadaşlarının dili olmaya çalıştığı gibi.
Evrim, yaşamı mücadeleyle eşdeğerde ele alırdı. Yaşam koşulları, içinde büyüdüğü çevrenin sosyo-kültürel yapısı etkili olsa da Evrim’in yaşamı tanımlama ve anlamlandırma biçimi bu duruşta belirleyiciydi. Henüz çok genç yaşta; ölümün kol gezdiği ve özelde basın çalışmalarının hedeflendiği zamanlarda, özgür basın geleneğinin çalışmalarına katılmak; Kürdistan coğrafyasında gazetecilik yapmak bu asi, baş eğmez özelliğinden kaynaklanırdı. Evrim, sözün dönüştürücü gücüne inanırdı. Bu nedenle kavgasını kalemiyle yürüttü. Aşılması ve yaşatılması gerekeni ve de yeni yaşamın değerlerini yazılarında dile getirirdi. Yazıları kendi içinden dünyaya açılan pencere gibiydi. Orada kadını, orada çocuğu, orada yok sayılan halkın ve kültürün yaşam çığlığını, istem ve arzularının yankısını gördük. Orada kendimizi ve yaşadıklarımızın yalın ifadesini bulurduk. Evrim’in yokluğunda en çok biz kadınlar sözden, yetkin ifade etme gücünden yoksun kaldık. Ama biliyorum ki Evrim bu söylediklerimi duysa kızardı. O kadınlar içinde yazımda bir çığır açmak istedi. Birlikte yürüdüğü arkadaşları kadar ardılları da olsun isterdi. „Fincan Xanım“ yazılarıyla mizahın dilini kullanarak kadın sorununa dikkat çekerken, kadının kendi sorunlarını yazım diliyle ifade etmesine de dikkat çekerdi.
Evrim, bir su gibi akıp gitti yaşamımızdan. Sözün gücü kadar eylemi de göz ardı etmedi. Nerede bir haksızlık, zulüm varsa Evrim yönünü ona çevirirdi. Duyarlılık sağlamaya, sorunu aşmaya dönük sayısız platformda yer alıp, girişimde bulundu. Yaşamı uzaktan, masa başında yazı-çizenlerden değildi. Yaşamın ve de mücadelenin kalbinden yazmayı severdi. Bu nedenle İstanbul’dan Amed’e taşındı. Bu bir anlamda aydınlanmanın kıblesini batıya çevirenlere karşı yüzünü ülkeye çevirme, yaşamı kökleriyle buluşturma çabasıydı. Hani yazılarında yoğunca işlediği „her kuşun kendi sürüsüyle“ olma olgusunun somutluk kazanmış ifadesi oldu bu dönüş. Kuş uçup kanatlandıktan sonra dönüp konacağı bir yeri olmalı. O yer; yaşamın boy verdiği ülkedir. O yer; nereye gidersek gidelim ardı sıra gelen yaşanmışlıklarımızın geçtiği yerdir. „Başa bela kılınmış“ yaşam gerçekliğine rağmen kaçıp kurtulamadığımız sorunun zeminidir. Bu nedenle Evrim gazeteciliğe ilk başladığı yer olan Amed’e on yıl sonra yerleşmek ve çalışmalarını yürütmek üzere döndü. Burada yazımsal çalışma ve toplumsal mücadele kadar on beş yıl boyunca boğuştuğu amansız hastalığıyla da mücadele etti. Denilebilir ki Evrim, hastalığıyla da büyük mücadele halindeydi. Son ana kadar pes etmedi; yılgınlık, bıkkınlık belirtisi göstermedi. Gazetedeki „Kürt Vadisi“nden yazılarında Kürtlerin toplumsal, siyasal sorunlarına kafa yorduğunu görünce hastalığını bilmeme rağmen sanki hastalık bizden çok uzaktı. O kadar ki bir daha yazamayacağını öğrenince sanki kendime yapılan kötü bir şakaydı. Daha bir hafta önce gazeteden yazısını okumuş, yaşamın sorunlarıyla boğuşmasına tanık olmuştum.
Malatya’nın sarı bukleli, güneş yüzlü kızı Evrim, şimdi çiçek çiçek açan kayısı bahçelerinin oluşturduğu cennette ebedi istirahatgahında yatmakta. Biliyorum ki uzaktan bizi gözlemekte. Yaşanan yetmezlikler karşısında kaleminin ucunu bize sallayıp durmakta…
Evrimi düşündüğümde hep gülüşleriyle Zîlan gelir aklıma. Malatya’nın iki yiğit kadını. O kadar çok ortak yaşanmışlıklar ve özellikleri var ki; iki farklı koldan aynı denize akan nehir gibiler. İkisi de güçlü hakikat yolcusuydu. İkisi kadın, Kürt ve de Aleviydi. Biri dağların yüreğine yürüdü, orayı mesken tuttu. Ve kendini lime lime bölerek çığlığında kadının özgürlük istemini açığa vurdu. Nasıl yaşanmalının ölçülerini koydu. Diğeri, ovanın vicdanını yitiren toplumsal gerçekliği karşısında amansız hastalığın pençesinde kendini kelime kelime ördü. Sesi sözle ifade ederek bir halkın, kadınların, ezilenlerin dili olmaya çalıştı. Ve ikisi kısa zamana çok şey sığdırıp ömrünün baharında aramızdan ayrıldılar. Yapacak daha çok şeyin istemi olsa da devamını ardıllarına bıraktılar.
Sevgili Evrim, birlikte çalıştığın gazeteci arkadaşlarının çoğu şimdi tutuklu. Kurucusu olduğun yoksullukla mücadele derneğinin çalışanları tutuklu. Dostlarının ve arkadaşlarının çoğu içeride. „Kürt Vadisi“nde doksanlı yılları aratmayan baskı ve zulüm var. Şimdi yokluğun daha büyük bir boşluk. Seni seviyor ve özlüyoruz.
Diyarbakır E Tipi Cezaevi
ELİF KAYA: Güneş yüzlü Evrim