Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenlerimiz tutuklandı. Batman bodrumlarındaki vahşeti gözler önüne seren Şebnem Korur Fincancı’yı, elinde tuttuğu “çocuk çenesi” ile gözümün önüne getiriyorum. O ellere kelepçe takıldı.
Nasıl oldu bu iş?
Niçin oldu?
Nasılını, niçinini anlamak için şu haberi okuyalım:
“Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Saat 14.30'da başlayan Bakanlar Kurulu'na sürpriz bir isim de katıldı.”
Hükümetin başı kenarda. Masanın başında “Reis”. Sürpriz isim kim?
Kim olacak, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar…
Bu hükümet Saray-Kışla ittifakının hükümeti. Sarayın başında Erdoğan, Kışlanın başında Akar.
Bu iki “baş”, hükümetin de gerçek “başları”.
Yani olan olmuş. 
İktidar Saray-Kışla ittifakında.
Hükümetin ya da Bakanlar Kurulu’nun gerçek toplantıları “Külliye”de yapılmakta. Ayıp olmasa, bir iki toplantıyı da Bolu komando kışlasında yapacaklar. Başbakanlık konutu ıvır zıvırla uğraşmakta.
Hükümetin başı ile Cumhurun başı arasındaki “iki başlılıktan” şikayetçiyiz, ama Kışlanın başı ile Sarayın başı arasındaki “iki başlılık” şahane…Uyum harikulade.
Anayasaya göre Cumhurbaşkanı bu “uyum” esnasında yapıp ettiklerinden dolayı “sorumsuz”. Yargılanamaz.
Az sonra yeni EMASYA ile Genelkurmay Başkanından en son “çavuşa” kadar asker de sıktığı mermilerden “sorumlu olmayacak.”
Yani Türkiye, anayasal açıdan iki “sorumsuz”un yönetiminde.
Bizim “nöbetçi Genel Yayın Yönetmenlerimiz”, “Kışla ile Saray” arasındaki “uyumun” sonucunda hapse atıldı. Bu “uyum” ya da “ittifak” devam ettikçe, Hürriyet eski Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün dediği gibi, “hiç kimsenin can ve mal güvenliği” olmayacak.
Ne dedik? Olan oldu. İslamcı-Ergenekoncu bir rejim ülkenin üstüne oturdu. Şimdi soru şu: Olanlardan sonra neler olacak?
Bunu anlamak için ortada bazı işaretler var. Örneğin, Hükümetin en büyük bileşeni olan “Arsa spekülatörleri ve inşaat monopolleri” şu sıralar, Beyoğlu’ndaki Kürtleri, Gazi’deki Alevileri, Firuzağa’daki “liberalleri” bir punduna getirip göçertmekten, göçertirken buraları yakıp yıkmaktan ve sonra da “yeniden yapmaktan” söz etmekteler. Yapılacak bir iş bu.
Ama daha beteri ise aşağıdaki haberde. Okuyalım:
“Ankara Barosu Başkanı Hakan Canduran: Yapılmak istenen değişiklikle özel güvenlik görevlilerine kişilerin üstlerini, araçlarını ve eşyalarını elektronik cihazlarla kontrol etme; imdat istenmesi halinde görev alanındaki işyeri ve konutlara girme; gibi yeni yetkiler veriliyor. Ayrıca özel güvenlik görevlilerinde aranacak şartlar arasında yer alan ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma’ şartı da kaldırılıyor.”
Duralım. Son satırı bir defa daha, on defa daha ve milyon defa daha okuyalım.
Beli silahlı ve polis yetkileriyle donatılacak olan bu “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayanlar” kim?
Her halde işsizlik yüzünden Ermenistan’dan gelenler değil.
Nereden gelenler?
Suriye’den.
Mülteciler.
İçlerinde “gizli DAİŞ hücreleriyle” birlikte 3 milyondan fazla Sünni Arap mülteci.
Saray-Kışla iktidarı işte bunları “Özel Güvenlik” adı altında silahlandırmaya hazırlanıyor.
Yıkılan Kürt şehirlerinin Kürtsüzleştirilmesi ve Araplaştırılması planında, anlaşılıyor ki, Arap mültecilerle yerli Kürt halkı arasında amansız bir savaş göze alınıyor. 50 bin mültecinin silahlandırıldığını düşünün, birkaç bin korucunun da bunlara katıldığını ekleyin, üç yüzbinlik ordu ve birkaç yüz binlik polis gözetiminde, bunların yerli Kürt halkına saldırtıldığını gözünüzün önüne getirin, ardından “şanlı ordumuzun ve kahraman polisimizin” bu kanlı kavgaya son vermek için şehirleri bir kere daha dümdüz ettiği sonucunu bir kenara yazın, planın ne olduğunu ve bizim Genel Yayın Yönetmenlerimizin başına gelenin bu planla bağını görün.
Geçen gün Cumhuriyet’te Aydın Engin yazmıştı. Erdoğan’a “iç savaş çıkar Reis” demiş adamın biri, Reis de “ezer geçeriz” demiş.
“Ezersin” ezmesine de, bil ki “geçemezsin.” Yepyeni ittifaklar karşına dikilir. Örneğin:
Yeni “nöbetçi” Genel Yayın Yönetmenimiz Can Dündar.