Dürüst gazeteci, yazar ve akil insanlar tarafından durmadan gündeme getiriliyor. Medyanın kullandığı savaş dilinin tehlikelerine karşı insanlar uyarılıyor. Bu sıralar, Türk basınının savaş kışkırtıcılığı ne kadar teşhir edilse azdır doğrusu.
Malumunuz günümüzde, büyük çoğunluğun politik iradesini yönlendiren bir "medya gücü” gerçeği var.
Kitlelere bilinç götürmede, görsel ve yazılı basın organları bulunmaz bir nimettir. Ancak kirli emeller için kullanıldığında medya, kitleleri uyutmanın aracı olarak ‘afyon’ görevi de görebiliyor. Olumlu ya da olumsuz, bir ülkedeki siyasi gelişmelerin seyrini belirlemede medyanın oynadığı rol tartışılmaz artık.
"Tarih tekerrürden ibarettir” denir ya. Tam da bu sözün pratikte bir kez daha kanıtlandığı bir süreci yaşıyoruz.
Son bir aydır Türk medyasının savaş çığırtkanlığı, bana 2000 yılını hatırlattı. Hani şu 19 Aralık 2000’deki cezaevleri katliamı öncesi, Türk basınının savaş davullarını çaldığı günler…
O dönem, büyük medya patronlarını arkasına alan Türk devletinin, katliam öncesi hazırlıkları televizyonlardan nasıl naklen yayınlattığını, susarak izledi insanlar. Susarak ve suça ortak olarak…
Ekranlardan "flash haberlerle” duyuruldu her şey. "Mahkumların nasıl cep telefonlarıyla konuştukları, koğuşlarda bilumum kesici-delici aletlerin hatta tabancaların hazır bulundurulduğu” yalanları abartılarla, süslenerek, haber diye yutturuldu.
Öyle bir basın konsepti uygulamaya konuldu ki, yapılan kirli yayınlarla; kilitli kapılar ve dört duvar ardındaki siyasi tutsakların, T.C devletini yerle bir etmesinin ‘an meselesi’ olduğuna inandırılmak istendik.
Sanki ülkede başka hiçbir şey yokmuş gibi televizyonlar, 24 saat ve günler boyunca, siyasi tutsakların antipropagandasını yaptı. Vatandaş öyle bir kıvama getirildi ki; devlet 19 Aralık’ta tanklar, toplar, bombalar ve kimyasal gazlarla hapishanelere saldırdığında, bir kalemde savunmasız 28 özgürlük tutsağının katledilmesini, milyonlarca insan sorgulamadı bile!
Yıllar sonra 19 Aralık 2000 saldırısının, basının da içinde olduğu, Adalet ve İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay’ın ortak yapımı bir katliam planı olduğu, katiller tarafından itiraf edildiğinde; ateşin düştüğü yerde yaktıklarından geriye, kül dahi kalmamıştı.
"Hayata dönüş” adıyla yapılan bir operasyonun, bu kadar hayat söndürmesiyse; tarihe "ironi” kelimesinin karşılığı bir not olarak düşüldü.
Gazetecilerden bir kısmı da katliama alet edildiklerini kabul edip, yanlış yaptıklarını söylediklerinde, gerçekten samimi davranıp, nedamet getirdiklerine inandık neredeyse.
Şimdi de aynı Türk basını, Kürt halkının bitirilmesine yönelik uygulamaya konan "soykırım planı"nı gerekçelendirme yayınlarında birbirileriyle yarışıyor. Sanki katliamın gerekçesinin olamayacağını bilmiyormuş gibi. Sanki bizzat insanlık suçu ve ayıbına ortak olduklarından haberleri yokmuş gibi. Sanki tamamen tarafsız ve bağımsız olması gereken basının tek görevi, iktidarın saldırılarına zemin hazırlamakmış gibi...
Yandaş ve candaş medyalar da tam bir ağız birliği içerisinde, Kürt Sorunu’na çözüm olarak çözümsüzlüğün dili, şiddeti dayatıyor. Hükümet ve ordu işbirliğindeki imha operasyonlarını meşru gösterebilme çabasıyla, ceset çiğnemekten hiç çekinmiyorlar!
Bir de adına akademisyen denen bazı çanak yalayıcı zatların, Hitler’e rahmet okutan "analiz”leri var ki… Ağızlarını her açtıklarında kustukları kinle, dökülen her damla kandan nasıl beslenip palazlandıkları, surat(sızlık)larından okunuyor.
Bir de insanlık tarihindeki kara lekelerden biri olan Tamil soykırımını, Kürt Sorunu’nun çözümüne referans gösteren insan müsveddeleri türedi ki… Onları dinlerken, insan insanlığından utanıyor.
Ey T.C medyasının kanlı kalemleri! Ülkedeki azınlıkların imhasına yaptığınız katkılardan dolayı efendilerinizden "aferin” alabilirsiniz, belki terfi de ettirilirsiniz. Ama unutmayın ki, ellerinize bulaşan insan kanını, başınızı gömdüğünüz kum da temizleyemez, Zemzem Suyu da!