
12 Temmuz 2016’da yaşamına
son veren 23 yaşındaki
Daniel Pasqual Vidal’ın anısına…
Benna. Dört tane bin kilometreyi yan yana koyarsan ancak ulaşırsın bizim topraklarımıza. Bir o kadar da yakın.
Aynı acıyla incinen, aynı sevinçle kanatlanan yüreklerimizin atışını duyabilecek kadar yakın. Başımızı kaldırdığımızda bulutlara ya da karanlığı delen yıldızlara değen gözlerimiz kadar yakın.
İnsanın yüzünü güldürebilmek için yollara düşenlerin cesareti, terk edilmiş kentlerin son sakinlerinin yalnızlığı, zulmün isminden utandığı bu çağda yaşamak istemeyenlerin sitemi ne kadar da benziyor birbirine. Ve ne kadar benziyor insanların çürüyen bu dünyayı güzelleştirme çabası. Hayatı katlanılır kılan bu anlam arayışı ne kadar benziyor birbirine, rengi sarı, siyah ya da kızıl olsa da. Sen, benim ülkemde ruhları ve vicdanları kara olanları aydınlık gülüşleriyle yenen savaşçıların yüzünde bir gelecek düşledin. Ben, senin ülkende faşizme karşı barikatların kurulduğu sokakları arşınlayarak düşlerimizin gerçek olduğunu bilmek istedim. Sen, benim ülkemdeki kadın ve erkeklerin yiğitliğine tanıklık ettin. Ben, senin ülkendeki o yiğit kadın ve erkeklerin gittiğim her cafede, bir kitapçıda tarihin bir parçası olarak duran fotoğraflarına baktım.
Kimbilir; sen Kobanê’nin enkazı altından kurşun yağmurlarının damlalarını topladın. Kimbilir; okunmamış bir mektup buldun, içinde yaşayan insanların açamadığı. Kimbilir; yarine sarılır gibi sıkıca tuttuğu silahıyla birlikte bir genç savaşçının cansız bedenine rastladın. Çalıştığın hastanede nice yiğit savaşçının son nefesini verirken söyledikleri hep kulağında çınladı kimbilir? Ya da sıcacık küçük ellerin soğunmasını engelleyemediğin için hep içinde bir rüzgar esti.
80 yıl önce yaşananlar
Bilemem neler gördün. Daha fazla daha az ama Kobanê’ye de bahar geliyor, ektiğin bir fidanın filiz vermesini sevinçle izliyorsun. Bunları bilmek şehrin yaralarını sarmak isteyenlere yetiyor.
Senin ülkenin enkazını ben o meşhur Guernica tablosunda gördüm ilkin. Şimdi kurşun delikleri kapanmış, şehir nankör bir uğultuyla inliyor. Turistlerden gerçek kimliğini gizlemek için sabaha dek parlayan bu şehir yoruyor insanı. Bir zamanlar barikatların kurulu olduğu mahallere girene, şehrin hüzünlü ve dirençli havasını soluyana dek sadakatın yitip gittiğini düşünüyor insan.
Duvarlara asılmış eylem afişlerini görünce şehrin aydınlığına değil gölgelerine sığınıyorsun. Senin ülkende bundan 80 yıl önce yaşananlar, benim ülkemde çağın utancı oluyor.
Biliyorum her savaşta insanın sustukları söylediklerinden daha fazla. Çünkü geride kalanlar anlatamaz her şeyi. Ama geriye birşeyler kalıyor. Anlatıcılar görebildiğini resmediyor, duyabildiğini anlatıyor, yazıyor. Emin ol hakkı verilmiş hayatların hepsi bugüne taşınıyor. İşte bu yüzden Katalonya’daki direnişçilerin hikayesini bana anlatan dostumuzu bir efsaneyi dinler gibi dinliyorum. Sonra geçmişten değil bugünden hikaye dinliyorum. Senin kısa hayat hikayeni. Ve oturup sana bu mektubu yazmaya karar veriyorum.
‘Kozmosta buluşacağız’
Bak bu da bir başka benzerliğimiz. Bizde de kazandığın her kimliğe bir isim düşer bazen. Senin de bir sürü ismin varmış.
Taziko, Liu, Caliu, Heval Amor, Pastor, Dani, Pasqüi…
Heval Taziko! (Ben bunu seçiyorum, çünkü bu senin Rojava’daki isminmiş. Madem seni böyle tanımış Kürtler. Serçavan!)
Seni tanımak için geç kaldım. Çünkü ben senin şehrine ayak bastığımda evrenin içinde başka biçimde varolmaya karar vermişsin. Rojava’da gördüğün komünal yaşamı burda da geliştirebiliriz diye heveslendiğin bir orman kuytusunda bir ağaca kendini asmışsın. Yaşamdan alabildiklerin ve verebileceklerinin tükendiğini söyleyerek. Yoldaşlarına ‘kozmosta buluşacağız’ diye veda ederek... Üye olduğun bir kooperatiften biriktirdiklerini Rojava’ya gönderin diye vasiyet ederek..
Bilmem ki ne demeli!
Eğer yetişseydim sana Kürtleri daha yakından tanımanı isterdim.
Cizre’de devlet kurşunuyla öldürülmüş 10 yaşındaki Cemile Çağırga’yı (kızını) toprağa gömemediği için günlerce buzdolabında bekleten Emine Çağırga’yı, Cizre’de bodrumlarda yakılan iki oğlunun (Mehmet Tunç ve Orhan Tunç) tabutları başında dimdik duran Esmer Tunç’u, hayvanlarını otlatmaya giderken mayına basan kızı Ceylan Önkol’un parçalarını eteğine toplayıp getiren Saliha Önkol’u, yani analarımızı tanımanı isterdim.
Sonra daha denizin kokusunu içine çekemeden, bir yürek çarpıntısı duyamadan, atlı karıncaya binemeden, bir oyuncağı olmadan dağların yolunu tutan gençlerimizi tanı isterdim.
Ülkemin erken büyüyen çocuklarını yani.
Acıyla sevinci zılgıt denen çığlıkta birleştiren allı, morlu, kadınları tanı isterdim. Hüzünlerini gülüşlerinin arkasına saklamayı bilen esmer tenli kadınlarımızı…
Tanrıya ettiği duaları isyan, nasırlı elleri tütün kokan yaşlılarımızı tanımanı isterdim.
Sıcak uykusundan mermi sesleriyle uyanan, öğrendiği ilk kelime ‘bijî’ olan, küçücük ellerine bakıp işaret ve orta parmağını bir araya getirmeye çalışan, ‘polis geldi, asker geldi’ deyince uykuya direnmeyi bırakan ana kuzusu çocuklarımızı tanınamı isterdim. Kirpiği kaşına değen bu çocukların buğday başakları saçlarını okşa isterdim. Kömür siyahi, deniz mavisi, badem gözlerine bakıp huzura ermeni, bir göz kırptığında sana verdikleri o sıcacık gülüşle ısınmanı isterdim…
Bunları yapabilmek için gerçeği görmen ama hakikate ermen gerekirdi. Gerçekle hakikat arasına kurulu araftan geçmen gerekirdi. Madem damarlardaki kan hep aynı yönde akıyor, yürek hep aynı ritmde. O zaman senden bunları istemeyi bir kibir sayma. Çünkü Kürtler çok ölen ama yaşamak ve yaşatmak isteyen bir halk. Kibirin, hegemonyanın gücünün yetemeyeceği birşeyden bahsediyorum sana. İnsan olmaktan...
Kelimeler laldir
Seni acıtan gerçekti, insanın kendine ihanetiydi. Bunu anlamadığımı sanma. Ama bu dünyayı ancak onun gerçeğini kabul etmeyenler değiştirebilir. Bu yüzden sitemliyim.
Biz gerçeği zulüm sahiplerinin insafına bırakmak istemedik. Bu yüzden hakikatin peşindeyiz. Çünkü gerçek acıtır. Öyle bir acıtır ki damarlarında akacak yer bulamaz. Anlatmak istersen kelimeler laldir. Ruhun bazen çölün savurduğu kumlar, bazen selin sürüklediği dallar kadar çaresiz kalır.
Ama hakikat öyle mi? Kapkara bir gecede parlayan yıldız. Birden omzuna konan bir kelebek. Sıcaktan kavrulduğunda yüzüne çarptığın bir avuç su. Seni çocukluğuna götüren bir tat, bir koku...
Bunlar sayesinde tutunursun hayata. Hayatındaki binlerce olasılıktan sadece birini yaşamakta olduğunu bilmek iyi gelir.
Sakın seni yargıladığımı düşünme. Ama ben dünyayı onu yaşanmaz kılmak isteyenlere bırakmanı anlamakta güçlük çekiyorum. Bir kardelenin sabrını taşımalıydın, kışın sona erdiğinin ilk müjdesini sen vermeliydin. Dalgalarını çılgınca kıyıya vuran bir denizin kavuştuğu dinginlikle akmalıydın. Kobanê’de yaralarını sardığın savaşçıların iyileşmelerini mutlulukla izlemeli, toprağa gömdüklerinin mezarlarındaki çiçeklerin büyüdüğünü görmeliydin. Belki inatla kurduğumuz yaralı şehrimizde bir sokağa vereceğiz ismini. Oysa biz senin adını sıcacık gülüşle bize dönen bir çınlama gibi duymak isterdik en çok.
Barikatlar ardındaki ateş ol gel
Mezarına iliştirilmiş fotoğrafında aydınlık gülüşün, gözlerin bunların sana daha çok yakışacağını söylüyor. Bunları yapabilir misin? Her Kürdün içine bir yitirilmişliği sığdırıp, kendi acısını da katarak söylediği ‘Zana Andok’ türküsünü sevmenden anlıyorum.
Demek acılarımız dilin, mekanın ve zamanın hükmünün geçmediği bir yerde birleşmiş. Mesela sana o türküyü öğretmek isterdim.
Oysa gelip seninle bir mezar sessizliğinde tanışıyorum. Kozmosta olduğunu bilsem de resmine bakarak biz geldik demeye çalışıyorum. Yoldaşların sana yazdığı mektupta şöyle demiş;
“Ağaçta, ormanda, üstüne bastığımız toprakta ve dediğin gibi kozmosta bizimlesin…”
Ben de söyle dedim içimden. Ölümünü kendi seçenler ve yaşamak için ölenlerin yolları evrenin derinliklerinde buluştu. Benim merhabam ve vedam da aynı sözlerde buluştu.
Buluşma ve ayrılığı aynı zaman kucakladı. Bunlar hem veda hem tanışma sözlerim olsun sana...
Kobanê’de baharda açan gelinciklerden biri ol gel, barikatlar ardındaki ateş ol gel, düşmanını sevindirmeyeceğim diye oğlunun mezarı başında ağlamayan annelerin başını koyduğu yastığa akan gözyaşı ol gel, Kürdistan dağlarının kuytularındaki bir kayadan fışkıran, bir tek o kuytulara sığınan gerillaların göreceği bir benevok çiçeği ol gel, baharda kokusuyla insanı mest eden nefel(yonca) tarlalarından bize gülümse.
Madem geciktik sana sabrı ve hakikati anlatmakta. Öyleyse senin ardıllarınla başaracağız bunu!
ZİLAN DERSİM