Bir başka KANDİL - 5


İran Kürtlerinden bir hevalin kullandığı araba ile Süleymaniye’ye döneceğim. Yola çıkmadan önce heval Eşref ve Merwan’la resim çektiriyoruz. İran’dan gelen yoldaşın evine uğruyoruz. Çok şirin bir kız çocuğu var. Kandil’e gelip kendilerine yepyeni bir yaşantı kurmuşlar.
Yolda Heval Necat sürekli anlatıyor: “Uçaklar barış sürecinden önce çok sık bombalıyorlardı. Ama hep sivil halkı ve onun evlerini... Bu bombalamalarda gerillaya çok az zarar verebilmişler. Çünkü gerilla ya yerin altında, ya da şu gördüğün tepelerde.”
PKK kontrol karakolundan çıkıp asfalt yolda aşağıya doğru virajlı yolda inmeye başlıyoruz. “Bombalarla en korkunç sivil bombalama şu virajda olmuştu. Arabada üç çocuğu ve hamile karısıyla bir aile varmış. Bombalamadan sonra hepsi paramparça olmuş. Küçük çocuğun kafasını bir aşağıdaki virajda bulmuşlar...” Gerilla yolun kenarına bir anıt mezar yapmış. Ölen çocukların resimlerinin duvarlarda olduğu bir mezar. Tam ortasına da çocuğunu kucağında tutan ananın bir heykeli var. Bombalamanın dehşeti unutulmasın diye parçalanan arabayı da bir köşeye koymuşlar. Araba yanmış ve bir metal yığını haline gelmiş. Arabayı durdurup resimlerini çekiyorum.
Dağlık araziyi yavaş yavaş iniyoruz. Yol çok virajlı. Yolun kenarında ikili üçlü evler var. Aşağıda ova, yukardaki görüntünün tersine kupkuru, üstünde hemen hemen hiç bir ağacın olmadığı bir arazi. Köyler ve kasabalarda yol üstüne hep hız kesici kasisler yapılmış. Biraz sonra yolun ilerisinde kilometrelerce uzanan bir göl gözüküyor. Saddam zamanında yapılmış bir baraj gölü bu. Ama suyun bu kadar bol olmasına rağmen, ovada sulama yok ve bir iki küçük bağın dışında hiç bir meyva-sebze bahçesi göze çarpmıyor.

Çin, Türkiye veya İran malları

Süleymaniye’ye girer girmez, ana yolların çok geniş olmasına rağmen trafikte sıkışıklık var. İlk geldiğimde de biraz dolaşmıştım. Uçağım yarın bu nedenle biraz daha gezip, bu garip kenti birazcık olsun tanımak istiyorum.
Beni gezdiren arkadaşların dediklerine göre, on sene önce bu kent, büyük bir kasaba görünümündeymiş. Bugün İstanbul Levent’tekine benzer gökdelenler dikilmeye başlanmış. Hükümetin hayalinin yeni bir Dubai yapmak olduğunu söylüyorlar. Şehrin alışveriş merkezinde hemen hemen satılan her şey Çin, Türkiye veya İran malı. Sadece domates, tere, maydanoz gibi çok sınırlı yerli sebze var. Bir de çok bol nar, incir, ve yerli hurma. Çin’liler büyük bir pasaj yaptırmışlar içinde çalışanlar bile Çinli. Modern(!)le gelenekselin karmançorman birbirine girdiği bir yer burası. Küçücük dükkanlar, dönerciler, ayrancılar, turşucular. Ayak üstü çay satan dükkanlar da var.
Bunu söylemezsem içim rahat etmez. İnanılmaz bir pislik var. Detayını yazarsam mideniz bulanır. Etlerin ve sakatatın satıldığı bölgede çarşının üstünden soğuk sis veriliyor. Yine de ortalıkta satılan bu etler ne kadar sağlıklı olur bilemem. Öğleden sonra çarşı kapanıyor. Dediklerine göre hırsızlık henüz bu kentin bildiği bir olay değil. Akşam, gece seyyar satıcılar kömür ateşinde et ve sakatat pişiriyor. Millet sabaha kadar yiyip içiyor. Cadde kenarında kendilerine iş verilmesini bekleyen ameleler de var. Süleymaniye’de insan kadar araba varmış. Bazı evler villa türü ve dış görünüşü çok şatafatlı. Birçok evde Güneydoğu Asya’dan gelen hizmetçi varmış.

Bir Kandil, bir de Süleymaniye

Uzatmak istemiyorum. Bildiğim sosyolojik, toplumsal kavramların dışında bu toplum. Peki bu yoğurdun bolluğu nereden geliyor derseniz, petrolün kırıntılarından. Egemen aşiretler ve aileler elbet petrol gelirinin kaymağını yiyor. Ama halka da, bir miktar yardım veriliyormuş. Akşam şehrin yamacındaki tepeye çıktık arabayla. Bu tepeye teleferikle de çıkılıyor. Tepeden bakınca aşağıda şehir öylesine ışık seline boğulmuşki, New York, Paris yanında sönük kalır. Ve bu tepede arabalarını yol kenarına çekenler, küçük masaların üstüne nevalelerini dizmiş, kafa çekiyorlar...
Bunları niye yazıyorum. Amacım acemi bir turist gibi bir kentin panaromasını çizmenin çok ötesinde. Burada yaşayan insanlar da Kürt, Kandil’de yaşayan gerillalar ve halk da. Ama ikisi arasında bir asırdan çok fark var. Kandil, değerlerini kaybetmediği gibi, yepyeni paylaşmacı değerleri de yaratmış durumda. Süleymaniye’deki Kürt toplumu ise ne yazık ki hızlı bir çürüme içinde. Gördüklerim, duyduklarım böyle bir değerlendirme yapmama neden oldu. Umarım Süleymani’ye Kürdine ilişkin gözlemlerimde yanılıyorumdur.
Süleymaniye’yle ilgili daha fazla yazmak istemiyorum. Türk firmaları burayı işgal etmiş durumda. Hemen hemen tüm inşaat işleri onların elinde. Üç Üniversite varmış. Birisi Soranîce eğitim yapıyor, birisi İngilizce. Bir üçüncüsünün hangi dilde eğitim yaptığını sormadım ama Fethullah’çıların kurduğu ve yönettiği bir Üniversite.
Uçağımı kaçırmamak için kısa kent gezisine son veriyorum.

Doğal Tedavi Merkezi’ndeyim

Gerillanın doğal tedavi merkezi de olduğunu duyunca çok ilgimi çekmiş ve görmek istemiştim. Oraya gideceğiz. Bu kez başka bir şoför heval götürüyor. Irak Kürtlerinden. Ama Soranîce’nin dışında, Kirmançîyi, Türkçe ve Farsçayı da iyi bildiğini söylüyor. Bu kez yolumuz çok engebeli değil. Yarım saat sonra küçük bir evin önünde duruyoruz. İçerden elleri, elbiseleri boyalı, sivil giysili üç kadın çıkıyor. Evin önünde oturup sohbet ediyoruz. Burası otlarla tedavi yapılan, doğal tedavi merkezinin yeni mekanı olacakmış. “Otların nemlenmemesi için bizim yer altında çalışmamız olanaksız” diyor bu işe gönül vermiş Beritan. Çay içerken kendi yaptıkları çok güzel çukolatalı ve sade pastadan ikram ediyorlar.
‘Peki nasıl öğrendiniz, nasıl geliştirdiniz bu işi? Beritan, bu işe sevdalı küçük boylu bir gerilla. Konuşurken tam bir doktor gibi, tıbbi deyimlerle konuşuyor. Gerillaya katılmadan önce de hemşire imiş. Beritan: “Aslen Alman Uta yoldaş dağda başlatmış bu çalışmayı, ama şehit olunca bu çalışma durmuş. Daha sonra İran Kürtlerinden olan Dr.Faik gelip öğretmeye başlamış, ama esas olarak Süleyman amcadan öğrendik. Kendisi Sirçî aşiretinden, o da dedesinden öğrenmiş. Ailecek bir tür Lokman hekim hepsi yani.”

Dişlerimi muayene ettiriyorum

Bu otların nasıl kullanıldığını soruyorum. Beritan, “Bunların çoğunu kombine olarak belli oranlarda karıştırıp kapsüle koyarak hastaya veriyoruz” diyor. Beritan daha sonra tıbbi deyimler kullanarak her bir bitkinin ne işe yaradığını anlatıyor. Daha sonra yanlarından ayrılıp dişçiye gitmek için yola koyuluyoruz. Yaş yetmişe dayanınca her erkek gibi bende de prostat sorunu az da olsa ortaya çıktı, demiştim. Giderken prostat büyümesine karşı hazırladıkları bir kombine ilacı kapsüllere doldurmuşlar, sonra da küçük bir pet şişeye koymuşlar. Hediye ettiler. Henüz kullanmadım, ama eminim yararlı olacaktır. Öğlen yemeğinde tavuk etiyle yapılmış sulu köfte vardı ve çok lezzetliydi.
Dişçiye giderken yoldaki çukurları ve taş, briket yığınlarını gösteriyorlar. Burası iki sene öncesine kadar hastahane imiş. Uçaklar bombalayıp, yerle bir etmiş. Gele gele, önü kamufle edilmiş bir yere geldik. İçeriye ayakkabılarımızı çıkarıp, bembeyaz terlikler giyerek giriyoruz. Burası tertemiz, dezenfekte edilmiş bir dişçi muayenehanesi. Bir erkek bir kadın dişçi gerilla görevli. Beyaz önlüklerini giyip, beni dişçi sandalyesine oturtup dişlerimi muayene ediyorlar. Yan odada röntgenleri bile var. Küçük ameliyatları bile yapabiliyorlarmış.
Bizi götürecek araba gelinceye kadar bol bol sohbet ediyoruz. Dişçi kadın gerilla dağa çıkmadan önce de bir dişçinin yanında çalışıyormuş. Kendilerine ‘Çiçekler Susunca’ isimli kitabımı hediye ediyorum. Araba gelince, hastaneye doktor Medya’yı görmeye gidiyoruz.
Hastane bir sene önce yapılmış. Yer altında değil. Zaten tüm Kandil halkına açık bir hastahane. Süleymaniye’li zengin bir Kürt babasının anısını yaşatmak için hayır olarak Kandil’e cami yaptırmak istemiş. Ama gerillalar yeterince cami var, diye kendisini ikna etmişler ve bu hastahneyi yaptırmışlar. Yepyeni tertemiz bir poliklinik burası. Acil hastaların yatabilmesi için altı yedi yatak. Muayene odası, röntgen, dişçi. Ve büyük bir bekleme salonu. Şehirlerden bile muayene olmaya gelen oluyormuş. Bizi efsane haline gelmiş Dr. Medya karşılıyor. 40-45 yaşlarında tombulca, gözlüklü bir kadın. Tertemiz muayene odasına girip sohbet etmeye başlıyoruz. Türkçe, Kürtçe ve elbet Almanca biliyor. 20 senedir gerillalarla beraber.
“Artık kendini Kürt gibi hissediyorsundur” diyorum. Gülerek, “Yok,” diyor. “Aslını inkar etmek iyi değildir. Ben Alman’ım. Hamburg’ta hastabakıcı olarak çalışıyordum. Kürt arkadaşlarla tanıştım. Anlatılanlardan sonra, vicdani bir karar alıp gerillaya katılmaya karar verdim. Altı yıl Maxmur kampında çalıştım. Sonra Süleymaniye ve sonunda da Kandil.”
Hastanenin önünde bir de ambulans duruyor. Dr. Medya ile hastanenin önüne dikilip resim çektirdikten sonra ayrılıyoruz. Daha sonra Kandil Belediyesine geliyoruz. Belediye başkanı yoktu. İki katlı tertemiz, büyük bir toplantı salonu, yemekhanesi olan yeni bir yapı burası da. Gerillanın çabası ile kurulmuş. Ve her şeyin seçimle olduğu bir kurum.

Başka hangi otlar yenir?

Akşam kaldığımız mekanda Heval Eşref ile sohbet ediyoruz. Ben doğanın güzelliğinden söz ediyorum. “Sen asıl buraları baharda görmelisin Heval” diyor Eşref. “Şimdi sapsarı gördüğün yerlerin tümü yemyeşil, bin bir türlü ot ve çiçekle kaplıdır. Baharda biz gerillaların yiyeceği çoğunlukla ottur, desem yalan olmaz.”
‘Bu otları ve nasıl yendiğini biraz anlat’ diyorum. “En sevdiğimiz yiyecek helis dediğimiz mantardır. Bu mantar büyük ve bembeyaz olur. Uzaktan bile görebilirsin. Dürbünle çevre dağlara dikkatlice bakar, helis görmüşsek gider toplar getiririz. Diğer mantarlar kızartırken erir. Ama helis erimez et gibidir. Çok lezzetli olur.”
‘Başka hangi otlar yenir?’ “Kengeri biliyorsundur. Unlayıp kızartırız. Veya kesip salça ile haşlayarak pişiririz. Sirik vardır, sarımsak gibidir. Ekmeğin içine koyup yeriz. Siyaboj, Mendej, Qurat da baharda yediğimiz otlardır. Hepsinin ayrı bir tadı vardır. Bir de Merguj otu vardır. Türkçeye adam öldüren otu, diye tercüme edebilirsin. Çok sarp kayalarda olur. Bir de guhbizen vardır, Türkçesi keçi kulağı. Onuda bulgurla pişiririz. Gerilla herşeyi yemek için denemiştir. Eskiden meşe palamutunu ezip, un yaptıktan sonra ekmek yapıp bile yemişizdir.”
Gördüğüm kadarıyla Kandil’de en azından şu an yemek sorunu yok. Sebze, makarna, pirinç, mercimek ve taze meyve en çok tüketilen yiyecekler. Sanırım açık havada, tertemiz bu doğa ortasında kilo bile aldım. (Ama erzak ve yiyecek konusunda gerilla savaşının verildiği süreçte çok ciddi sıkıntılar da yaşanmış. Gerek “Gerilla Anıları”nda, gereksi Murat Karayılan’ın “Bir Savaşın Anatomisi” isimli kitabında yiyecek konusunda çekilen sıkıntılara ilişkin çok şey okudum.)

Son söz yerine...


Kandil ve gerilla ile ilgili görüşlerimi toplu olarak bir kez daha anlatmak istiyorum. Böylece bütünlüklü bir resim çizmiş olacağım.
Öncelikle şunu belirtmeliyim. Kalıplaşmış bir önyargıyla Kandil ve gerilla denilince çoğu insanın aklına, sarp kayaların tepesine oturmuş, elinde silahı çevreyi gözleyen sert bakışlı PKK’liler gelir. Sanki buğulu, gizemli, hayalet bir yerdir bu Kandil görmeyenler için. Bu konuda en olumsuz düşünenleri bile bir otobüse doldurup Kandil’e götürseniz ve gerillalarla, doğayla tanıştırsanız eminim çok farklı düşünmeye başlayacaklardır. İnanıyorum ki, böyle bir şey yapılabilse, oraya gidenler o tertemiz doğayı, gerillalar ve halk arasındaki sevgiyi, dostluğu, paylaşmacılığı görseler bambaşka düşüncelerle geriye döneceklerdir.
Önce Kandil’in coğrafi görünümünü anlatmaya çalışayım. Kandil aslında bir ucu Türkiye Kürdistanı’na, bir ucu İran Kürdistanı’na kadar uzanan çoğu Güney Kürdistan’da yer alan kilometrelerce uzanan bir yer. Bugün PKK’nin denetimi altında olan Kandil, esas olarak Güney Kürdistan sınırları içinde yer alıyor. Çok vahşi, yıpranmamış, yıpratılamamış bir doğaya sahip. Sarp, yalçın, çoğu yerde dimdik gökyüzüne uzanan dağlar. Derin vadiler. Ve tüm dağlar kimi yerde sık, kimi yerde seyrek meşe ormanlarıyla kaplı. Evvelden çok daha sık meşe ormanı varmış. Başka bölgeden gelen köylüler ağaçları kestiği için bazı kısımlar seyrekleşmiş. Ekoloji konusunda çok hassas olan ve bunu pratikte uygulayan gerilla ağaç kesimini yasaklamış.
Kandil’in ortası diyebileceğimiz yerde muntazam bir asfalt yol var. Ama bu asfalt yoldan ayrılıp köylere ve tepelere giden yollar şose ve çok arızalı, çok virajlı. Daha önce anlattığım gibi bu yollarda epey yol katettik. Vadiler son derece şirin. Hep ceviz, nar, çınar, incir ağaçları ve kavaklar, söğütler ve üzüm bağları var. Asfalt yolun kenarındaki arazilerin bir kısmı metal çitlerle çevrilmiş ve daha çok nar ağacı dikilmiş. Gerillaların anlattığına göre barış sürecinden sonra daha çok köylü köylerine dönmüş. Sürekli bir yenileşme hemen göze çarpıyor. Örneğin asfalt yolun kenarında daha fazla elektrik direği dikiliyor.
Tüm Güney Kürdistan’da olduğu gibi burada da köylüler devlet yardımı alıyor ve bir kısmı peşmerge olarak Kandil dışında çalışıyormuş. Bu nedenle evlerinin önünde hep güçlü, çoğu yepyeni arabalar var. Gelirleri çok kötü olmadığı için bağ, bahçeyle fazla uğraşmıyorlar. Esas gelir kaynağı koyun ve keçi sürüleri. Yazın yüksek yaylalarda olan sürüler, benim geldiğim eylül ayının son günlerinde artık aşağılara inmişti. Tüm Türkiye’nin yaylalarında gördüğüm kıl çadırlardan burada da yol kenarında sık sık gördüm. Sanırım su sorunu Kandil’de yok. Kimi yerlerde pınarların suyunu aşağılara getiren küçük kanallar da var. Ama vadilerin tümünde bol su var.
Asfaltın yanında bir kaç bakkal dükkanı bile göze çarpıyor. Bu dükkanlardan birisi barış süreci öncesi uçak bombardımanında yerle bir olmuş. Taş ve biriket yığını hala yolun kenarında duruyor. Gerillanın da kimi ihtiyaçları için alışveriş yaptığı bir mekan olduğu için uçaklar tarafından özel olarak bombalanmış.  

Gerilla nerede?

Peki bu coğrafyada gerilla nerede? Eğer gerilla hem her yerde, hem de hiç bir yerde dersem abartmış olmam. Gerilla için hem çok gizli, hem de çok ortalıkta da diyebilirsiniz. Bir köyün içinden geçerken, bakıyorsunuz sırtlarında kleşleri iki-üç erkek veya kadın gerilla geliyor. Ama sanırım nereden geliyorlar, nereye gidiyorlar bir tek kendileri biliyor. Son derece iyi kamufle edilmiş barınaklarda yaşıyorlar. Her barınağın jeneratörü, televizyonu, elektiriği var. Yeme içmeyi de daha önce anlattım. Eşref “her birimdeki yoldaşlar hava aydınlanmadan kalkarız arı gibi hepimizin yapacağı işler vardır. Siyasi eğitim, tartışma, yemek vs.” diye anlatıyordu.
Gördüğüm ve çok hoşuma giden bir olgu da, halkın sevgisi. Tüm kandil’de kalan halk gerillayı artık kendi çocukları gibi benimsemiş. Her yerde el sallıyor, evlerine davet ediyorlar. Gerilla bir evde işi varsa, birisini bekliyor veya başka bir nedenle köy evine gelmişse. Bir misafir gibi oturmuyor. Ev işlerine hemen yardım etmeye başlıyor. Aslında Kuzey Kürdistanı’ndaki anıları dinlerseniz, savaşın en sıcak anlarında bile gerillanın halkla nasıl iç içe olduğunu, onun büyük desteğini gördüğünü anlarsınız. Gerilla da dostluk, yoldaşlık ilişkileri de çok gelişmiş. Örneğin; yönetimdekilerle, gerillalar arasında yaşam tarzı olarak bir ayrım yok. Hatta yönetimdekilerin gördüğüm kadarıyla daha çok çalıştığını bile söyleyebilirim. Tek farklılık ve elbet son derece normal olan farklılık, yönetici olan hevallerin her yere silahlı, bir an bile gözlerini önder hevallerden ayırmayan muhafızlarla gitmeleri.
En çok önem verilen ve titizlikle uygulanan bir konuda gizlilik. Haberleşmenin nasıl olduğunu anlattım. Bir yerde birisi beni karşılayacak ve konuşacaksak, bunu hep son anda öğrendim. Hiç ummadığın yerde, birisi ile de karşılaşabiliyorsunuz. Örneğin bir yere gitmek için araba beklerken bir gerillaya rastladık. Eşref, “Kim olduğunu tanıdın mı Heval” dedi. Tanıyamamıştım. Sonra tanıştık. Kısa bir süre başkanlık yapıp, daha sonra gerillaya katılan Nurettin Demirtaş. Ayak üskü biraz sohbet ettik ve bir daha karşılaşmadık.
Bu satırları okuyanlar; ‘peki siyasi konularda neler konuştunuz, örneğin barış sürecini, ilerki süreçte neler olacağını konuştunuz mu? Diye sorabilirler. Elbet konuştuk. Ama bu konuda önder kadronun ne söylediği, gerillanın, Kandil’in ne düşündüğü zaten gazetelerde yeterince yer alıyor. Bu nedenle ben daha çok BİR BAŞKA KANDİL’i anlatmaya çalıştım. Unutmadan bir noktayı belirteyim: Önderlikteki hevallerle Gezi olaylarını da konuştuk. Bu konuda hatalı davranıldığını, daha aktif olunması gerektiğini açıkça vurguladılar. İsteyen çok abartılı diye düşünebilir yazdıklarım için. Ama bunlar benim on günde gördüklerim, yaşadıklarımdan çıkarttığım içten satırlardır.
Acılardan, yiğitliklerden, ihanetlerden, kahramanlıklardan süzülmüş; arıtılmış, damıtılmış bir dostluk, sevgi ve kardeşlikti gördüklerim ve yaşadıklarım. Çok etkilendiğim, çok duygulandığım, çok sevindiğim ama en çok da, en çok da umutla dolduğum bir on gün yaşadım Kandil’de. Bana bu olanağı sağlayan tüm hevallere en içten duygularımla teşekkür ediyorum.

ATİLLA KESKİN