Geçen salı, Fransa Cumhurbaşkanlığı sarayında (Élysée) ‘Akdeniz’de Müzik’ temalı bir panele katıldım. Akdeniz ülkelerinin kültürden sorumlu genel sekreteri Philippe Castro’nun organize ettiği geceye, Kuzey Afrika ülkelerinden bir çok ses sanatçısı ve müzisyen katıldı. 
Birçok akademisyen, müzikolog ve diplomatın da katılımını sağlayan arkadaşım Philip Castro, davetlileri bir bir kapıda karşıladı. Ne yalan söyleyeyim Élysée sarayının kapısından içeri girerken ihtişamın etkisinden komplekse girmemek elde değildi. Panelin yapıldığı salonun buram buram tarih kokan mimarisi de cabası.
Panelin moderatörlüğünü Samira İbrahim yaptı. Sanatçılar Akdeniz müziğinin Endülüs ve Ortaçağ‘dan günümüze kadar geçirdiği evreleri sırayla anlattılar. Tunuslu ses sanatçısı Sandra Bessis söz aldığında sanki Serhad’ın perde arkasında kalan kadın dengbêjlerine atıfta bulunurcasına kadınların sözlü edebiyata olan katkılarına dikkat çekti. „Anlatı kültürünü sonraki kuşaklara taşıyan kadınlardır“ diyordu Bessis. Cezayirli müzikolog Rachid Brahim Djelloul ve diğer sanatçıların konuşmlarını kokteyl takip etti. Bizim için de diyalog süreci başlıyordu tabii. Philippe Castro, her fırsatta bir davetliyi yanıma getirerek yeni ilişkiler kurmam için adeta özel bir çaba sarfediyordu. 
İlk fırsatta Tunuslu Yahudi sanatçı Sandra Bessis ile dengbêjler üzerine derin bir sohbete daldık. Çünkü seminerde sözlü edebiyat üzerine yaptığı analizler dengbêjleri çok çağrıştırıyordu. Bunun yanı sıra anlatıcıların gayrı ihtiyari üstlendikleri role dikkat çekiyordu. Yani Mezopotamya ve Akdeniz halklarının söze olan bağlılığı ve söze atfettiği değer bir kez daha ortak bir noktada buluşuyordu.
Bessis’e ‘Kürtlerin de anlatıcıları var’ dedim. Fakat ‘bizim dengbêjlerimiz tarihten günümüze değerleri taşırken sözlü edebiyat ürünlerini baskı ve zulme karşı koruyarak geldiler.’ Bunun da bizim siyasi statü(süzlük)den kaynaklı olduğunu ifade edince, ‘tabi katılmamak elde değil’ diyerek Kürtlerin parçalanmışlığını ve bunun yarattığı savrulmayı adeta tasdik ediyordu. 
Ülkemde bir tarafta gazeteci, avukat, siyasetçi, sinemacı, akademisyen dinlemeden başlıyan tutuklama furyası var. İnsanlar polisten kaçtığı için kafasından kurşunlanıyor.
Kürtlerin açlık grevlerinde bedenini ölüme yatırdığı bir günde, Sarkozy ve Holland’ın Cumhurbaşkanlığı için başabaş ve büyük çekişmelere sahne olduğu bir ortamda Élysée sarayında Kürt sorununu ve dengbêjliği konuşuyorduk. Bu gecede bir kez daha gördüm ki Avrupa’da lobimizi istenilen noktalara çekemedik. Çünkü hep geçici gözle baktık kaldığımız ülkelere. „Yarın biraz para kazanıp geri döneriz ülkemize“ dedik ama bir türlü de dönmedik. Dolayısıyla diasporada ne sosyal, ne politik ne de kültürel yaşama yeterli ölçüde yatırım yapmadık. Bu, yaşadığımız sürecin belki de en acı gerçeği. Oysa Kürtlerin verdiği bedeller, diplomatik ve siyasi kazanımlarla taçlanacak kadar değerli ve anılmaya değerdir.
Élysée sarayı, heyecanla yeni başkanını beklerken kültürel aktivitelerine de devam ediyor.
 Cezayir ve Tunuslu sanatçılardan, bir gün Kürt müzisyenlerle Élysée’de güzel bir organizasyonda buluşma sözünü aldıktan sonra oradan ayrıldık. Acılara yatmış halkımızın isyanını bir nebze olsun haykırarak onlara.