S. Asuman Demir / İSTANBUL


2009’da İstanbul Beyoğlu’ndaki Emek Sineması’nın kapanmasıyla başlayan ve sonrasında “Emek bizim, İstanbul bizim” şiarıyla devam eden süreç, Özgürleşen Seyirci Emek Sineması Mücadelesi belgeseli ile karşımızda. İlk olarak Hangi İnsan Hakları Film Festivali’nde gösterilen belgesel, sürecin nasıl başladığını ve geliştiğini anlatıyor. Kolektif bir çalışmanın ürünü olan Özgürleşen Seyirci Emek Sineması Mücadelesi; bugüne kadar kimin elinde hangi görüntü varsa bir havuzda toplanıp, zaman içerisinde kurgulanarak son halini almış. Peki, bu belgesel sadece eskiyi anmak mı? Ya da şimdi yıkılan ve yine “Emek” adını alan sinema için bu mücadeleyi sürdürmenin anlamı nedir? Onu da en başından beri belgeselin ve Emek Sineması mücadelesinin içinde yer alan Emek Bizim İnisiyatifi aktivistlerinden Senem Aytaç ve Begüm Özden Fırat anlatsın…

 

Öncelikle bu belgesel fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı ve bunca kaydı nasıl toparladınız? Süreci anlatabilir misiniz?


Senem Aytaç: 2010’dan bugüne devam eden mücadelede ara ara aklımıza geliyordu bu sürecin belgeselini de yapmak ama açıkçası, “Biri çıkıp yapar herhalde” diye de umut ediyorduk şakayla karışık. Kimse yapmayınca iş başa düştü. 

Belgeselin yapım sürecini de mücadelenin bir parçası olarak şekillendirmeye karar verdik ve 2013 yılında açık bir çağrı yaptık. Hem herkes elindeki tüm görüntüleri getirsin ve bir görüntü havuzu oluşsun hem de hep beraber konuşalım filmi, hatta belki filmleri, kolektif bir şekilde nasıl yapabiliriz diye. O gün ve sonrasında çok fazla görüntü toplandı gerçekten de ama bu kadar geniş bir kitle ile bir film yapmanın yöntemini de, somut koşullarını da gerçekleştiremedik. 


Peki nasıl devam ettirdiniz?

Senem A.: Oturup kendi kurgumuzu yapalım, dileyen herkes de bu açık görüntü havuzundan başka başka filmler yapsın diye karar verdik. Zeyno Pekünlü görüntüleri tasnifliyordu ara ara. Bir süre sonra Fırat Yücel oturdu ve tek başına bir kaba kurgu çıkardı ortaya. Sonra asıl olarak bu iki kişinin emeğiyle, fakat gerek geri bildirimler, gerek post-prodüksiyon aşamasındaki destekler, gerekse altyazı çevirisi gibi konularda birçok insanın da ortak çalışmasıyla kolektif bir biçimde tamamlandı film. İşin en anlamlı yanı ise, belgeselin adının da işaret ettiği gibi, bir sinema salonunun seyircilerinin özgürleşerek sokağa çıktığı, sokağın kendisini bir temaşa alanına dönüştürdüğü ve kendilerini ortaya koyarken aynı zamanda da o deneyimin kaydını tutmuş olmaları; bunun da eninde sonunda, dönüp yeniden bir belgesel haline gelmiş olması. Sinema ve hayat arasında o tuhaf, girift ilişkiye dair çok şey barındığını düşünüyorum burada.


Emek Sineması için hep ‘yıkmıyoruz, taşıyoruz’ diyorlardı ama sonuç ortada. Peki, yıkılan bir Emek Sineması için verilen mücadele şimdi tam olarak nereye oturuyor? Ya da genel kanı itibariyle artık ne yapılabilir?

Senem A.: Biz ‘Özgürleşen Seyirci’nin galasını yaptığımız esnada Grand Pera’daki çakma Emek Sineması’nda da Tolga Örnek’in filminin galası vardı. Sanırım çakma Emek Sineması’nda yapılan ilk film galası o oldu. Bu ikisinin aynı geceye denk gelmesi de biraz tarihin cilvesi gibi bir şey. Belgeseli şimdi ortaya çıkarmamızın en önemli sebebi, çakma Emek Sineması ve Grand Pera AVM boykotunu önemsiyor olmamız ve boykot fikrini canlı tutmak istememiz. Emek Sineması ile ilgili olarak hukuki süreç halen devam ediyor. Her zaman olduğu gibi yürütmeyi durdurma kararını uygulamayarak hukuk dışı yöntemlerle gerçekleştirdikleri bu projenin bizim için kabul edilemez olduğunu söylemekten vazgeçmemeliyiz. Bu, hukuksuzluğun yapanların yanına kâr kalmaması için önemli olduğu kadar bugün ve gelecekte atılacak her adımda daha rahat ve fütursuz olmalarının önünü açtığı için de elzem. 


Başka neler yapılabilir?

Senem A.: Film üreticilerine ve festivallere çok büyük bir rol düşüyor bu anlamda. Çünkü bu hukuksuzluğu yutup yutmama kararı şu an halen bizim elimizde. Sinemamızı yıkmış olabilirler ama inandıklarımızın, değerlerimizin üzerini çiğnemelerine izin vermemek de yine bizim elimizde. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) örneğin son genel kurulunda dernek olarak boykot kararı aldı. Diğer kurum ve kuruluşlardan da benzer bir duruş bekliyoruz, kişi ve kurumları bu yönde pozisyon almaya zorlamak istiyoruz. Bu anlamda boykotu kıran ve çakma salonu meşrulaştıran herkesi ifşa etmek de mücadelemizin bir parçası. Olan bitenin unutulup gitmesine, normalleşmesine ve parmak izlerinin hemen silinmesine izin vermeyeceğiz.


Belgeseldeki bölümlerden biri “Nostaljinin Reddi”. Emek Sineması, bir nostaljiye sahip çıkmak olarak adlandırıldı hep ama siz belgeselde bunun aksini iddia ediyorsunuz. Nedir bu nostalji reddi tam olarak?

Begüm Özden Fırat: Nostalji geçmişe yönelen ve o geçmişi yücelten, fetişleştiren, donuk bir “şey”e sabitleyen bir duygu. Belgesel farklı bölümlerden oluşuyor ve “Nostaljinin Reddi” de bu bölümlerden biri. Geçmişle bugünün ve geleceğin ilişkisini kurmaya çalışan, dolayısıyla mücadeleyi de yeniden anlamlandıran bir bölüm. Emek Sineması’na dair bireysel hatıralardan yola çıkarak (“İlk filmimi burada seyrettim”, “En sevdiğim koltuk şuydu”) bunu kentsel belleğin bir parçası kılmaya çalışan, kolektif bir deneyimle ilişkilendiren (sinemanın fuayesindeki karşılaşmalar, sinemanın sokakla olan ilişkisi gibi) bir bölüm olarak düşünebiliriz. Aynı zamanda mücadelenin “şimdi”sinin tam da bu kolektif deneyimi sokağa taşımasıyla da birlikte düşünebiliriz: Yeşilçam Sokak’ta, Emek’in önünde film izlemek, o kolektif seyir faaliyetinde ısrar eden bir eylem biçimi. Diğer yandan belgesel boyunca vurgulanan kentin geleceğinde söz sahibi olma iradesi, bizi geçmişin muhafazakâr savunusundan ziyade bugünde ve şimdi’de ne yapmamız gerektiğine odaklıyor. Son olarak belki bir bütün olarak belgeselin kendisinin nostaljiyi reddettiğini, kendisinin mütevazı bir direniş tarihi olduğunu da ekleyebiliriz. Kendi mücadele tarihimizden bugüne dair neler çıkarsayabiliriz, nasıl devam edebiliriz sorularını sormak durumundayız. Belgeselin Gezi Direnişi sırasında yapılan Emek eylemi ve İstiklal’i dolduran kalabalıkların görüntüsü ve Bandista’nın “Yarın olmaz” şarkısıyla sona ermesi de biraz da ondan. “Şimdi düşmezsem yollara .... Ne zaman?” diye bitiyor belgesel.


AKP, ekonomi politikasını neredeyse 14 yıldır inşaat ve rant üzerine kurulu bir sermaye üzerinden devşiriyor. Tüm bunlara bakıldığında Emek’le başlayan ve Gezi Parkı direnişine uzanan “kamusal alana” sahip çıkma, yaşam alanlarının korunması içerisinde “Emek Bizim İstanbul Bizim” mücadelesi nereye denk düşüyor? Emek Sineması mücadelesi sadece bir sinemayı kurtarmak mı? Neden bu kadar önemli?

B. Özden Fırat: Emek Sineması’nın kapatılma tarihi 2009, mücadele ise 2010’da başlıyor. Bu dönemde iktidarın “kentsel dönüşüm” olarak adlandırdığı mekânsal politikaya karşı İstanbul özelinde Sulukule, Ayazma, Başıbüyük ve Tarlabaşı’nda yerinden edilmeye karşı mücadeleler ortaya çıkmıştı. Benzer şekilde kırda, özellikle Karadeniz vadilerindeki HES inşaatlarına karşı yerel direnişler filizlenmişti. AKP döneminde başat hale gelen inşaat ve enerji odaklı bir sermaye birikim modeline karşı kent ve kırda ortaya çıkan, kendi dillerini ve yöntemlerini arayan mücadelelerdi bunlar. Yaşam alanı ifadesi o dönemde vadilerdeki mücadelede ortaya çıktı; kentsel mücadelelere de ilham verdi. Politik olarak çok güçlü bir ifade, kentsel mekanın, suyun, toprağın metalaşmasına karşı yaşamı koyan, sermaye mantığının soyut değişim değerine karşı yaşamın somut kullanım değerinde ısrar eden, bir yönüyle romantik bir anlayış. Emek Sineması mücadelesi bu karşıtlığı İstanbul’un merkezine taşıyarak kamusal olanı devlet ve sermaye karşısında vücuda gelen; çoğul, çoklu ve farklı bir karşılaşma alanı olarak kurmaya çalıştı. Bir yanıyla Beyoğlu’nda bir ucu Galataport’a, Tarlabaşı’na, Taksim Meydanı’na dayanan, turizm ve tüketim odaklı bütünlüklü dönüşümü kültür-sanat alanının piyasalaştırılması ile ilişkilendirdi. 

Öncelikle devlete ve sermayeye “Burayı yıkamazsın, AVM yapamazsın” itirazını yükselten, eylemleriyle de “Peki kamu biz isek nasıl karar veririz, ne istiyoruz” sorularına pratikte cevap arayan bir deneyim. O dönemde Beyoğlu Belediyesi, “doğrudan demokrasi” sloganını kullanıyordu, “bir telefon kadar yakınız” demek için. Emek eylemlerinde “Doğrudan demokrasi, pek yakında sinemalarda” diye bir pankart yapılmıştı. Eksiğiyle gediğiyle en azından bir his olarak, sadece neye karşı olduğumuzu değil, nasıl bir kent isteyebileceğimize dair de bir arayışı içeriyordu Emek mücadelesi. 


Peki, Emek Sineması ve Gezi Parkı Direnişi’ne giden yol nasıl kesişti?

B. Özden Fırat: Belgeselde zamansal bir yakınlık ifade ediliyor aslında. 27 Mayıs’ta Beyoğlu Belediyesi önünde ruhsatın iptali için yapılan eylemin akşamı dozerler Gezi’ye giriyor ve ertesi günden itibaren “Bu daha başlangıç” ve “Gezi bizim İstanbul bizim” sloganları gittikçe kalabalıklaşılarak atılıyor. Gezi kendisinden önce gelen pek çok tekil mücadelenin, çok farklı toplumsal ve politik hareketin birikimi üzerinden yükselen ve onları aşan bir deneyimdi. Sokakların işgalini, orada başka bir hayat örgütlemeyi Tekel Direnişi’nde öğrendik; çadır nöbetleri Karadeniz vadilerinde HES direnişlerinin kurucu unsuruydu; depremler sonrasında lojistik alanda örgütlenmeyi öğrenen bir aktivist kuşağın da bilgisini, deneyimini aktardığı bir direnişti Gezi. Saymakla bitmez herhalde. Emek mücadelesi bunlardan sadece bir tanesi. Sloganların tarihini takip edersek, “Bu daha başlangıç” aslında Paris 68’inin sloganı, Emek mücadelesi sırasında tercüme ediliyor ve uygun düşüyor. “Her yer Gezi, her yer direniş” ise Tekel Direnişi’nden esinleniyor, mesela. Direnenlerin tarihi egemenlerin tarihi gibi çizgisel ilerlemiyor. Coğrafyalar ve zamanlar arasında sıçrıyor. “Bu daha başlangıç” sloganını biraz da oradan tekrar düşünmek gerekiyor belki de. Mücadele her zaman ortadan başlıyor, bir takım ilişkilerin, mücadelelerin, birikimlerin ortasından başlıyoruz. Demek ki bugün de, her yerden başlayabiliriz, her zaman başlayabiliriz. 


Son olarak belgeselde yeni görüntüler için bir duyuru da var. Buna mücadelenin henüz noktalanmadığının bir göstergesi de diyebilir miyiz?

S. Aytaç: Begüm çok güzel ifade etti aslında, hep ortasından başlıyoruz, hep ortasında bir yerdeyiz. Mücadele aslında biten bir şey de değil ya, sönümlenen bir şey belki; daha çok da bastırılan bir şey ama kendiliğinden biten bir şey değil. O anlamda da bitecek bir şey olarak tahayyül etmedik biz hiçbir zaman bu süreci. Bitse, bin kere de bitebilirdi. Salon yıkıldıktan sonra biterdi, hatta filmi de yapıldıktan sonra iyice biterdi. “Ülkenin haline bak, biz neyle uğraşıyoruz” diyerek yine biterdi. Ama bitmiyor. Bizler bitti demedikçe, bitmiyor.


Emek benim, İstanbul benim!

Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı mücadelenin ilk eylemlerinden birine, 3 Nisan Cumartesi  2010 günü sinema önünde düzenlenen eyleme çağrı bildirisinde şu ifadeler yer alıyordu:


Haberiniz var mı? Emek Sineması’nı yıkıp yerine alışveriş merkezi yapacaklar ve binanın sekizinci katına göstermelik bir sinema salonu yerleştirecekler. Planları en başından beri buyken, ‘Yıkmayacağız, yeniden yapacağız’ diyerek, yalan söyleyerek, Emek’e sahip çıkacak olanları oyalamaya, oyuna getirmeye, geceden sabaha Emek’i bizden almaya çalışıyorlar.

Ben bu oyuna gelmediğimi ilan ediyor, Emek Sineması’na sahip çıkıyorum.

Güzelim salonunda izlediğim filmler için, sevgilimle ilk kez Emek Sineması’nda el ele tutuştuğum için, kendi hatıralarımın, kişisel tarihimin arkasından durabilmek için sahip çıkıyorum Emek Sineması’na.

Günden güne kapitalizmin vitrinine dönen İstiklal Caddesi’ni adımlarken utanmamak için sahip çıkıyorum.

Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ya da öncesinde Sinema Günleri’nin bütün önemli etkinliklerinin gerçekleştirildiği Emek Sineması’nın son sekiz aydır kapalı olmasına İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı başta olmak üzere tüm ‘sanat’ çevresinin sessiz kalışına isyanım var!

Yıkanların, yıkımı gizleyenlerin, bütün bunlara şahit olup da susanların cepleri kentsel dönüşümün rantıyla dolu. AKP hükümetinin 2002’den bu yana küresel kent olma yolundaki İstanbul’da kentsel dönüşüm, yenileme, yeniden canlandırma kavramları arkasına gizlemeye çalıştığı tüm uygulamaları kamu yararına aykırı bulduğum için Emek Sineması’nın yıkılmasına karşıyım.

Yapılanın düpedüz devletin tüm olanaklarının kimilerine benzersiz kârlılıkta sermaye aktarımı olduğunu fark ettiğim için sessiz kalmıyorum.

Tarlabaşı’ndan Başıbüyük’e, Fener-Balat-Ayvansaray’dan Likör Fabrikası’na, Galataport’tan Kartal’a, Üçüncü Köprü’den Dubai Kuleleri’ne, Sulukule’den Atatürk Kültür Merkezi’ne tüm örneklerde bölge halkının yararı, hakları buharlaşıyor, kamusal gereksinimler yok sayılıyor ve kamusal olanaklar ‘özel’ olanın hizmetine sunuluyor.

Atatürk Kültür Merkezi’nin bir kültür-sanat mekanından bir ticarethaneye dönüştürülmesi ‘projesi’ de, Sulukule’nin ‘temizlenmesi’ de, kent merkezindeki devlet okul ve hastanelerinin satışa çıkartılması da, Ayazma sakinlerinin yerlerinden edilip TOKİ binalarına zorla yerleştirilmeleri de, Beşiktaş‘taki Akaretler Otobüs Durağı’nın kaldırılması da tıpkı Emek Sineması’nın yıkılması ve yerine inşa edilecek alışveriş merkezinin en üst katına taşınması (!) gibi bu politikanın sonucudur.

Saygın hanımlar ve beylerin bu tür meselelerde hep hem kör hem sağır hem de dilsiz olmalarına artık bir son vermek için, paraya tamah edenle etmeyeni herkesin görmesi için, Emek Sineması’nı yıktırmayacağım.

Emek benim, İstanbul benim, yıktırmıyorum!”


Penguen Dergisi çizeri Cem Dinlenmiş, 2010 yılında “Her Şey Olur” köşesinde Emek Sineması’nın yıkılışını böyle anlatmıştı...