Bunlarda utanma yok. Arlanmayı ise bilmiyorlar. Evrenin bütün ahlaki değerleri çamur, çirkef içinde. Elleri Kürt kırımı, yıkım ve yangınında, ama Myanmar için ağlıyorlar.
Aziz Nesin’in tesbitiyle, “yüzde 60’ı aptal" Türk kalabalık, ırkçılıkla afyonlanmış olarak bunların peşinden gidiyor. Türk bölgelerinde ise kesintisiz Kürt avı…
Önceki gün, fındık toplama işçiliği için, Karadeniz bölgesine giden Kürtlerin Samsun’daki bir kampı, silahlı saldırıya uğradı. Bir kadın katledildi. Bir başkası ağır yaralandı. Aynı gün Kütahya’da, linç barbarlığı…
Türk ordusu, Kürdistan kırlarında kıpırdayan her karaltıya bomba yağdırıyor, köyler basıp katliam yapıyor. Kadim Amed Surlarının içi, yıkım makineleri muhasarasında.
Bunlar ola dursun Emine Erdoğan, gözlerimizin içine baka baka, “insanlığımızın vicdanı" olarak, Güney Asya’da Burma’ya (Myanmar) uzanıyor, orada ağlama ayını düzenliyor, yardım dağıtma gösterisine katılıyordu.
Oysa üstüne oturduları ülkenin 12 milyon insanı işsiz, her yanı yardıma muhtaçlarla doluydu. Kontrol firarisi medya, çöplüklerde yiyecek arayan kadın ve çocuklardan oluşan manzarayı yayımlıyor, bedenini satışa çıkaran kadınlara ilişkin olarak da, “fuhuş sektöründe türbanlı pazarı da kuruldu" başlığını atıyorlardı.
Öte yandan kimileri için hayat, yer yüzü cennetiydi. Başkasının bursuyla okuyan Erdoğan mahdumları dünya zenginiydi. Damatlardan biri ülkeyi yönetiyor, öteki savaşa silah tedarik ediyordu.
Sarayda ise sefa…
Kabul etmek gerekir ki, “Haşhaşı Hasan Sabah"ın yalancı cennetinde, asla 1150 odalı Sarayı olmadı. Haşhaşi Hasan, yüzlerce hizmetkarın koşuştuğu ve salonlarda başlayıp koridorlar boyunca ilerleyerek bahçelere taşan görkemli sofralar da kurmadı, hiç bir zaman.
Haşhaşi zamanında uçak yok, ama onun 13 tane atı da olmadı. Erdoğan ve adamları yalınayakla geride bırakılan açlık, yokluk ve yoksunluk günlerinden intikam alırcasına 13 taneden oluşan makam uçağı filosuna 14’üncüyü ekliyorlardı.
Nasıl olsa halkın parsını harcamada, hesap soranı yoktu. Elinin altındaki eriyince, koruma hizmeti soyunduğu Katar, borç vermeye, Türk halkı da, faiziyle birlikte geri ödemeye hazırdı. O halk ki, hırsızlık sözkonusu olduğunda, dünyada bir başka benzeri olmayan sahiplenmeyle, “çalıyorsa, benim paramı çalıyor, sana ne“ diyecek kadar büyüktü…
Ve bu halkın parasıyla, Erdoğan ve sosyetesi huzur içinde cip cip yapıp deniz sefası sürsün diye, Marmaris kıyı ormanında 300 odalı yazlık sarayı inşaa ediliyordu. Her şeyin, Erdoğan ailesinin şan ile şerefine uygun olması için de, hiç bir fedakarlıktan kaçınılmıyordu.
Nazik ve hazik bedenler için, kıyıya serilen un ufarak kumcuklar bile ithaldi.
Öte yandan Kürt kırımı, cinayetler, yurtlarının yıkımı, gasp, hırsızlık, günahsız insanlar, masum kalemlerin zindanlara tıkılması, dallanmış, budaklar saçmış Mafya’nın Amerikan kıyılarına vurması değil, ama “din-siyaset-ticaret" üçgeninde, kadın saçının görünmesi günahtı. Onun için, kadın saçı, başı, topuğu da “namahrem"di. Günah olmasın diye, yazlık Sarayda kadın plajı da ayrıydı. Birileri Saraylı kadınların, deniz suyu ile buluşan hazik bedenlerini “cıbıldak" görmesin diye orman fırdolayı duvarla çeviriliyor, masraflar ise Katar’dan borçla karşılanıyordu.
Aile, her türlü harcamayı kendince hak ettiği, sefalet günlerinin intikamıyla lükse bulanıyorlardı. Sarayların hanımefendisi, Emine Erdoğan, Bilal’i ile birlikte her türlü lüksü hak eden edasıyla, Türk diplomasisinin başı olarak Bangladeş’te, Myanmar’dan kaçanlarla kucaklaşıyor, orada Budistlerin Müslümanlara zulüm yaptığını söylüyor, devam ediyordu:
“Bu çağda, böyle vahşet inanılır gibi değil!.."
Çok haklı, Sarayların hanım efendisi. Cizre, Nusaybin, Şırnak, Sur ile başlayıp 10 Kürt şehrine yaydıkları vahşeti gidip görmedi. Sarayın medyası zaten yazmadı. Televizyonlar da şak da şuk yayını yapmadı. Ama, bütün olanların raporu anında Saraya akıyordu. O da, her şeyi kocasıyla birlikte takip ediyordu.
Buna rağmen görmüyor, duymuyor, hissetmiyordu. Çünkü gözleri yumuk, feryad û figana kulakları kapalıydı.
Oysa Kürdistan, kocasının emriyle tarihin en uzun muhasarasına aslınmış, toplar, tank ve uçaklarla füzeleniyor, yıkılıyor, katliamlar yapılıyordu. Miray bebek, Cemile çocuk, Teybet nine ve başka yüzlerce insan nişancılarca vuruldu. Esirler diri diri yakıldı. Ölüler (mesela Teybet Nine) köpeklere atıldı. Boyunlarına halat bağlanmış gençler, polis araçlarıyla yerlerde sürüklendi. Ölü kadın bedenleri çırılçıplak teşhir edildi.
IŞİD’leşmeydi bu. Vahşette sınır sınır yoktu.
Bir milyon insan evsiz, yurtsuz kaldı. Aç kalanlara ekmek, sussuzlara su verenlere engel olundu. Şimdi, Myanmarlılara yardım götüren Emine Erdoğan, “izin ver, yerde kanayan yaralıya su versinler" deseydi, ne olurdu!..
Ama hiç demedi. Onları görmedi, iniltileri de duymadı. Gitmiş, Bangladeş’te ağlama ayininde, ağlamaklı haller takınıyordu.
Örtünki ki, insanlık ölsün!...