“Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir.”  (Seneca)

Karanlık zamanlarda Kral Kronos yeni bir başlangıcın haberini vermişti. O zaman yerin derinliklerinde saklanmış olan kara sedef parıltılı incilerin, yeryüzüne gönderilme günüydü. Sonradan kaybedilecek bir masumiyet ve bolluk çağı başlıyordu. İnsanlar seviniyor, bayramlar düzenliyordu. Onlar seviniyordu ama içlerinde bazıları bu çağın çarçabuk sona ereceği hissine kapılıyordu. Bu yüzden herkes gülüp eğlenirken, onlar, yüzleri asık, gamlı- kederli dolaşıyordu. Onlar Satürn’ün, yani Zühal yıldızının çocuklarıydılar. Onlar dünyaya kapkara bir hüzün camının arkasından bakıyorlardı, anlaşılmıyor, yalnız duruyorlardı. Geleceği parlak görmüyor, ama yine de hayata olan onulmaz sevdaları yüzünden, eninde sonunda geleceğine inandıkları bir “yeniden doğuş” bayramını da her zaman yüreklerinde yaşatıyorlardı.
Çok zaman geçti masumiyet, yeni bir umut, kör şiddettin, ırkçı tavırların altında ezilip gidiyordu. İçlerinden bir yol geçiyordu, karanlık mağaranın en yırtık yerine, doğusuna, batısına, kuzeyine. Daha derine diyordu bu yolcular, daha derine; dünyanın bize en uzak, kendine en yakın yerine... O zaman berraklaşır mı yaşanılanlar diye düşünüyorlardı. En çok korktukları şeyle baş başa kalmış bir çocuk gibiydiler. Deprem, devlet, çatışmalar, gözaltılar hepsi birlikte geldi. Kapkara bir odaya tıkıldılar yine. Dünyanın dibinin sonu, sonun başlangıcı gelmiyordu bir türlü.  

Deprem ve devlet


Van’da meydana gelen depremden sonra Erciş’in arka mahallelerinde, Tugay yolunda, Atatürk Parkı çevresinde, Zeylan Caddesi’nde hâlâ hiç dokunulmamış binalar arasında genç bir adam, “beş cenazemi pet şişeden suyla yıkadım. Şikâyete gittim, ‘Kime oy verdiysen git ona söyle’ diye kovaladılar. Nerede devlet?” diye nefrete bulanmış bir infialle haykırıyordu. Durup düşünmek ve cevabını aramak zor bir soru sanırım... Keşke o an ‘nerede devlet?’ sorusuna cevap verebilseydim. Ama olmadı; yakalandığım her hastalıkta, gördüğüm her sakatlıkta bir parça devleti gördüm çünkü.   Mesela bu doğal felakette de devletin resmi kanalı olması dolayısıyla tamamen tarafsız (!) olması gereken trt, “‘ayrım olmaksızın’ yurdun her yerinden Van’a yardım gönderiliyor” cümlesine iliştirilmiş bir ayrımcılığı görmüyordu. Devletin PTT’sinin BDP’li belediyelere giden kargolardan ücret alması da devletin nerede olduğunu, durduğunu gösteriyordu. Ana akım medyada konuşulanlar, sosyal medyada ırkçılık ağı kuranlar, dil sürçmeleri de zaten devletin ideolojik aygıtları ile bilinçaltına kazınmış ideolojinin bir ifadesiydi. Hannah Arendt, “ırktan farklı olarak ırkçılık, yaşamın bir gerçeği değil, bir ideolojidir; bu ideolojinin yol açtığı eylemler refleks eylemleri değil, sözde bilimsel kuramlara dayalı kasıtlı, üzerinde kafa yorulmuş eylemlerdir”  derken ya da Thomas Bernhard, ‎”Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler” dediğinde de bu durumu deşifre etmekteydiler.
Haksızlığa uğradığınızda, elinizden bir şey gelmediğinde, diliniz, kültürünüz yerle bir edildiğinde, en ufak bir hak talebiniz reddedildiğinde, temsilci olarak seçtiğiniz kişiler hapiste çürütüldüğünde ne yaparsınız? Tüm yaşanılanlarla birlikte görüyoruz ki içinde yaşadığımız cehennem, umudumuzun cennetine karşılık gelmiyor. Zihniyetlerin ölçüsü, ölüm istencine öncülük ediyor. Tekrarlanıp duran olaylara aldırış etmeyen insanların tutumu yüzünden Kürtlerin, ezilen tüm halkların sonbaharı yaşanıyor burada. Kürt sorunuyla ilgili önümüzdeki günlerde çok iyi şeyler olacağını söyleyen cumhurbaşkanı Gül de, Kral Kronos gibi yeni bir başlangıcı haberi vermiş olsa da, Zühal yıldızı çocukları inanmamıştı buna da. Ama yine de hayata olan onulmaz sevdaları yüzünden, eninde sonunda geleceğine inandıkları bir “yeniden doğuş” bayramını da her zaman yüreklerinde yaşatıyorlardı.

Yerkabuğun sapasağlam, paramparça olmuş vicdanın nerede?

Kudüs’te barışa duyulan özlemi dile getiren “had gadia” şarkının sonundaki ezan, kilise çanı, Yahudi inlemesi ve Natalie’nin ağlayışı Seneca’yı haklı çıkarıyor sanırım. Sözleri hafızalarımızdan bir çocukluk tekerlemesi ile çekip çıkaran, sonra da büyüdükçe tanık olduğumuz savaşları, bitmek bilmeyenleri hüngür hüngür ağlayarak verir bu şarkı: “Kuzucuk! ah kuzucuk!/ neden şarkı söylüyorsun küçük kuzu?/ henüz bahar gelmedi buraya/ değiştin mi hiç?/ değiştim ben bu sene/ ve her gece/ her bir gece / sadece dört soru sormuştum sana/ ama bu gece başka bir soru düşündüm/ bunca delilik daha ne kadar sürecek böyle?/ bu gece başka bir soru düşündüm/ zalimin mazlum ile/ celladın kurban ile/ dönüp durduğu bu dehşet çemberi/ bunca delilik daha ne kadar sürecek böyle?” Söylenecek bir şey kalmış mıdır, bilmiyorum ama Zühal yıldızı çocukları devlete, kurumlarına aynı soruyu sorup, tekrar etmekteler şarkıyı: “Bunca delilik daha ne kadar sürecek?”

* Yüksek kent plancısı - coğrafya öğretmeni