Korunaklı bir ortam yaratarak güvende olma hissi surlarla, kalelerle, askerlerle dolu bir dünya olarak sunulmuştur. Günümüzde ise giderek büyüyen kentlerde, bireyin kendini toplumsal ve ekonomik olarak güvende hissetme isteği gündelik korkular üzerinden şekillenmiştir.

Bu bağlamda korku üreten ve korku oluşumunu kolaylaştıran alanlar, yaşanan şiddet olayları, rant elde etmek amacıyla kente dair işlenen suçlar ve kentteki güvenlik sorununun artması, kent ile korku diyagramlarının birbiri ile bağıntısını sergilemektedir. Aynı şekilde göç ile mekansızlaşmaya hazırlıksız yakalanan insanların kültürel dokusu bozulup, dinamiklerinin tahrip olmasıyla yabancılaşma, parçalanma, tedirginlik, güvensizlik, zayıflık, anlamsızlık duygusu hâkim olmaya başlamıştır. Öte yandan dışarıdan gelecek yoksul insanların tehlikeli olabileceği algısıyla, özellikle zengin insanların yaşadığı semtlerin etrafına büyük duvarlar örerek, giriş çıkışları güvenlik elemanları ile denetlenerek, kendini 'güvene' alacak şekilde kent içinde yeni mini kentler oluşmaktadır. Aynı şehir içinde insanlar korkunun duvarları ile birbirinden ayrışmakta, yerleşim alanları, gittikleri mekanlar, ortak yaşam alanları farklılaşmaktadır. İnsan, yaşadığı kentin birer yabancısına dönüşmektedir. 


Kentteki korku Bourdieu üzerinden okunabilir mi?

Korkuyu büyüterek kendisini büyük bir sığınak gibi gösteren iktidar, mekansal düzenlemesini de bu bağlamda yapmaktadır bu yüzden kent ve korku diagramını belki de en iyi Fransız sosyolog Pierre Bourdieu üzerinden anlamlandırabiliriz. 

 Kenti bir "Alan" olarak ve bu alan üzerindeki korkuyu bir "Oyun" olarak okuduğumuzda bu oyunu anlamak için de Bourdieu’nun "Sermayeler", "Habitus (yatkınlıklar)", "Doxa” (sabitfikir), "Ilisio", "Sembolik Şiddet”, “Beğeni”  gibi kavramsallaştırmalarını kullanmak gerekir. Böylece ortaya çıkan korkunun baskısı altındaki ilişkilerin, dayanışma geleneğinin ve çeşitli hiyerarşilerin daha da anlam kazanacağı söylenebilir. 

Bourdieu bize alanın, sınırları genişleyip daralabilen veya deforme edilebilen, iktidar ya da sermaye biçimlerine gömülü konumlar arasındaki tarihsel bağıntılar bütünü olduğunu söyler ve alanı mücadele ile ilişkilendirerek yine kuralları belirli olan ancak değiştirilebilen, yeni oyuncuların katılımına açık, inşa halinde bir "Oyun"dan bahseder. Yani her alan, nihai sınırları alanın içindeki mücadelelerin konusu olan dinamik sınırlardan oluşan potansiyel olarak açık bir oyun mekanı oluşturur. Bu çalışmada da oyunun oynandığı yerde gerçekleşen korku üretiminin insanın insana yabancılaşmasını, kendisini güvensiz hissetmesini, aile kavramının görevini işlevsizleştirmesini ve toplumsal değerlere bakış açısının nasıl değiştirdiğini. Bununla birlikte göçün ardından baş gösteren adaptasyon sorunu, zorlaşan ekonomik koşullar, dışlanmışlık ve dayanışmanın olmadığı bir ortamda kent korkuya açık bir ortam halini almaktadır. 

İşte "Illusio", oyundaki bu olası ödüllerin cazibesine kapılmaktır. Oyuna yoğunlaşmak, oyun tarafından ele geçirilmek, oyunun çabalamaya değdiğini sanmak, ya da daha basit söylemek gerekirse, oyunun oynamaya değdiğini düşünmektir. Değişik sermaye hırslarıyla, ya da mevcut konumlarını koruma güdüsüyle oyunun içinde bulunmaya değer gördüklerini ve değişen koşullara özgü stratejiler geliştirdiklerini görürüz. Bu süreçte özellikle kentte yalnız kalma korkusu ve ev sahibi olma hayali önemlidir. Birçok kişi için hane halkının kent yaşamına tutunmasında mevcut durumun dahi sürdürülemez hale gelme korkusu içten içe sürmekte ve bugüne kadar yaşadıkları yoksulluk deneyimleriyle bütünleşmektedir. 

Bourdieu’nun oyun alanı içerisinde yer alan "Aktörler"; sahip oldukları "İktisadi Sermaye", "Toplumsal Sermaye" ve "Kültürel Sermaye"yi stratejik olarak kullanabilirler. Aktörlerin sahip olduğu toplam güç bu sermayelerin bütünü ve para-prestij, bilgi örneğinde görülebileceği gibi birbirine tercüme edilebilir bir kompozisyonu olan "Simgesel Sermaye" kavramıyla temsil edilir. Simgesel sermaye hem doğuştan itibaren miras yoluyla edinilen para, ünvan ve maharetleri hem de aile, okul ve diğer toplumsal failler aracılığıyla benimsetilen değer yargıları, düşünme, söylem ve davranış kalıplarının toplamıdır.

Habitus, kişinin veya kişiler kümesinin geçmiş tecrübelerinin içinde bütünleştiği sınıf, dil, millet, etnisite, cinsiyet, aile gibi aidiyetlere ait kalıcı yatkınlıklar/eğilimler bütününü belirtir. Kişiler statülerine uygun rolleri oynamayı öğrenirler. Ancak Habitus bundan daha fazlasıdır. O kurumlar ve bedenler arasındaki buluşma noktasıdır. Bilinçlilik gerektirmeyen bir bilme biçimi olarak Habitus toplumsal olarak inşa edilmiş, pratik olarak öğreniliştir dolayısıyla kalıcıdır, aktarılabilir ancak alışkanlıktan öte yaratıcı bir kapasitedir ve yeniden üretilebilir de.

Örneğin egemen ile kurulan ilişkide bazıları korku ya da güvensizlik hissini ön planda tutarken başka habituslara sahip kişilerin hayranlık ya da saygı hissi ile yaklaştıkları görülebilir ki bu normal karşılanmalıdır. Zira, "bir konuma ulaşma biçimi, Habitus'a kayıtlıdır.(…) Toplumsal eyleyicilerin (…) algı ve beğeni kategorilerinin kendileri de büyük ölçüde inşa edildikleri iktisadi ve toplumsal koşullar tarafından belirlenir" (Bourdieu & Wacquant, 2003). 

Örneğin toplumsal ötekileştirilme süreçlerinin daimi üyesi olan Alevilerin egemene yönelik hürmet ve itaat tutumlarının yaygınlığı bir tür meşruiyet talebi olarak okunabilir.

Doxa, egemenin dünya görüşüdür; nesnel yapıların içselleştirilmesine dayanır ve bu yapıların, doğal görülmesini sağlar ve böylece tahakküm altındakiler tarafından sorgulanmaksızın egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eder (Bourdieu,2006). Konumuz açısından konut örneğini ele alırsak, konutu bir yaşamsal güvence, prestij simgesi ve gayrimenkul yatırımı olarak kuran ve değişim değerine vurgu yapan egemen dil, konutu ev, yaşam alanı olarak kuran ve kullanım değerini ön planda tutan dil karşısında iktisadi aklı yaygınlaştırarak Doxa'yı oluşturur. Bir fikir, sorgulanmayan, söylemeye bile gerek olmayan konuma geldiğinde Doxalaşır. 

Bourdieu egemen olanın gerektiğinde başvurduğu bir araç olarak fiziksel şiddetin yanı sıra ve daha da etkin bir araç olarak ve üstelik "eşitsizlik yapılarını meşrulaştıran ve böylece sağlamlaştıran bir anlamlar sistemi dayatma" anlamında "Sembolik Şiddet"e dikkat çeker (Wacquant,2007). Aslında söz konusu olan Gramsci’nin rızanın üretimi olarak adlandırdığı ikna süreçlerinin açıklanmasından ibarettir. Buna göre maddi ve fiziksel şiddetin yanı sıra, sorgulanmayan kategoriler, semboller, sınıflandırmalar, isimlendirmeler, kimlikler aracılığıyla zihinsel ve sembolik bir iktidar da tesis edilmektedir. Aynı şekilde Bourdieu gelişmiş toplumlarda bile başat tahakküm tarzının, açık baskı ve fiziksel şiddet tehdidinden simgesel manipülasyon biçimlerine kaydığını ifade eder. Ona göre ekonomik iktidarın yanı sıra simgesel iktidar da mevcuttur. Bu noktada simgesel sistemlerin bilişsel ve bütünleştirici işlevlerinin yanı sıra tahakküm araçları olarak da işlev görür. Hakim simgesel sistemler hakim grupların bütünleşmesini sağlarken ezilen gruplar için ayrım ve hiyerarşi yaratır ve tahakküm altındakileri toplumsal ayrımların mevcut hiyerarşilerini kabul etmeye sevk ederek toplumsal tabakalaşmanın meşruluk kazanmasını sağlar.

Bu noktada Habitus’un bir uzantısı olarak "Beğeni" kavramından da söz etmek gerekmektedir. Beğeni, sınıfsal kod, anlam ve tercihlerle yüklüdür ve yaşamı üsluplaştırma eğilimine dönüşebilir, bu anlamda hiç de masum olmayıp sınıfsaldır. “Beğeni her ne kadar masum, doğal ve kişisel bir olgu gibi görünse de, nesnel sınıfsal mevkii kapsar: Üst sınıf için sanat müzesi, işçi sınıfı için TV, eski üst sınıf için nazik ve mesafeli bir zarafet, yeni üst sınıf için gürültülü ve gösterişçi bir tüketim, egemen için opera, egemen olunan için avangart tiyatro. Beğeniler toplumsal bir nesnel sınıfsal mevkii hiyerarşisini yansıtan kültürel bir hiyerarşi içinde organize oldukları için, beğeniler arasındaki çatışmalar sınıf çatışmalarıdır."

Bourdieu’nun [La Distinction (1979)] adlı eserinde de gösterdiği gibi beğeni öncelikle ötekinin beğenisi dışlayıp kendini bir kimlik olarak kurar ve sınıfsal konumu pekiştiren bir aidiyet yaratır. Kentsel Dönüşüm baskısı altında yaşayan mahallelerdeki habitusların işaret ettiği beğeni, çeşitli popüler kültürel objelerin yanı sıra konut söz konusu olduğunda çoğu kez modernlik etiketiyle süslü apartman dairesi hayalinde karşılık bulabilmektedir.

Bu nedenle egemenin beğeniyi inşa ya da manipüle etmek gibi taktiklerle korku  süreçlerinde etkili olduğu söylenebilir. Nitekim medyanın da bu kültürel aracılıkta kusursuz bir rol oynadığı da söylenebilir.

Kent mekanı ve çaresiz insanı

Korku araçlarını elinde hatta tekelinde tutan iktidarın, otoritenin elindeki iktidarı kaybetmeme korkusu üzerinden varolan durumu süreklileştiğini söyleyebiliriz. Korktuğu için korku nesnesi üzerinde bir iktidar kurma anlayışına sahip olanlar ve var olan durumunu korumaya çalışan görece yoksul olanların, "çocukları mı okutabilir miyim?", "kira mı ödeyebilir miyim?”, "bana bir şey olur mu?" gibi daha gündelik bir korkuya sahip olduğu söylenebilir. O yüzden korkuyu da bir alan ve üzerinde mücadele edilen bir alan olarak düşünmek gerekir. Korkulan üzerinde uygulanan izolasyon veya ayrımcılık her zaman korkularla içiçe olmuştur. 

Devlet, kendi kalıcılık düşüncesini, insanın geçiciliğinin karşısına koyar ve mekanın da devlet ile birlikte kalıcılık gösteren bir yapı olduğunu vurgulamaya çalışır. Ve bu nedenle düzensizliğe sürüklenecek korkusu ile sindirme yoluyla kitlelerden uzaklaştırılan ‘mekan’ bir dokunulmaz olana dönüştürülür. Peki, fiziki açıdan her an elimizin altında olan bir yapı, insan bedeninin dokunuşundan nasıl bu kadar uzak tutulabilmektedir? Elias Canetti’ye göre insanların etrafında yarattıkları bütün mesafelerin nedeni korkudur. Bu mantıkla düşündüğümüzde iktidarın kendi çevresinde kurduğu bu 'dokunulmazlık' algısı da korku ile alakalıdır. 

İnsanları yönetmenin en kolay yolunun onları korkuya boğmak olduğunu keşfeden yönetici kesimin, bu keşiften günümüze kadar ki süreçte korkuyu sürekli nasıl canlı tuttuklarını, kentte bir araya getirilen insanları yönetmek için tanrısal bir kudret yaratıp etrafında nasıl örgütlenildiğini bu mekansal çerçevede anlamak mümkündür. İşimi kaybeder miyim, terfi eder miyim, kiramı denkleştire bilir miyim,  bu yaptığım günah mıdır? Ya da Ödül-ceza, cennet-cehennem, işini kaybetme kaygısı-terfi umudu gibi gelgitler yaşayan insanlar üzerinde İktidarın bu pedagojik oyunu temel güvensizliğin nedeni gibi duruyor. Sürekli korku ve umut üreten iktidar çoğu zaman önceden dağıtılmış rolleri oynamayı öğretiyor. Sınırları, dinleri, aileyi, kapitalizmi var eden düzen ve düzenin inşa ettiği güvensiz insan, korku ve umut arasında gidip geliyor.