Mevcutta egemen olan politik, ekonomik ve toplumsal alanın mimarlara dayattığı rolle yüzleşebilmek için "Mimar ne yapar?" sorusunu "Mimara kimin ihtiyacı var?" sorusuyla beraber sormak gerekir. Bu sorgulama, dolaylı da olsa mimarlık ve kapitalizm arasındaki içsel ilişkiye işaret edebilir.

"Mimar ne yapar?" sorusuna verilecek cevap kabaca "bina" olsaydı dahi, bina dediğimiz mefhumun, tek başına mimarın tekelinde olmadığını hatırlamak gerekirdi. Zira mimarlık mesleğini anlamak için binalara bakmak yeterli değildir. Yapılı çevreyi inşa etmenin tarihi yerine, mimar kişinin, kendini bir taş ustasından; teknik ressamdan veya zanaatkar olandan ayırmaya başlamasının tarihi, mimarlık mesleği ve hatta mimarlık hakkında daha çok fikir verecektir. Soruyu şöyle güncellemek gerekebilir o halde: "Mimar ne yaptı da mimar oldu?"

Doktorlar, mühendisler ve diğer bir çok meslek grubu gibi, mimarların da toplumsal yapı içinde kendilerine alan açmalarının etkin yollarından biri; sahip oldukları bilgi türünün aracılığı ile, varolan toplumsallığın sürdürülebilirliğini veya ilerleyebileceğini savunma iddiası olabilir. Ancak bu tarz bir iddia, doktor veya mühendis için görece daha kolay öne sürülebilir. Zira meslek gruplarının kendilerine has sahip oldukları gerekli araçlar aracılığıyla bir kuşaktan diğer kuşağa aktardıkları mesleki bilgiler sayesinde varoluşumuzun fiziksel ve mekansal bütünlüğünün garanti altına alındığının savunulması bir mühendis veya doktor için kolaydır. Meslek uzmanlarının sunduğu kural ve prosedürler takip edildiği takdirde, üstünden geçtiğimiz köprü çökmez, tarlaları sulamak için kullandığımız suyun geldiği borular patlamaz, barajlar yıkılmaz, gazımız, suyumuz, elektriğimiz kesilmez, hastalıklardan uzak durmamız için yol yordam gösterilir, gerekli tedbirlerin alınması için araç gereç icat edilir, olur da hastalanırsak da, çoğunlukla bozulan bedenin tedavisi mümkündür. Oysa mimarlık söz konusu olduğunda, örneğin binanın çöküp çökmeyeceğini garanti edebilecek yetkin söz; mimar olanın dışında yapılı çevre üretim sürecine dahil olan aktörler tarafından desteklenmediği takdirde, en azından mevcut mevzuatlar dolayısıyla üretilememektedir. 

Peki o halde, “mimar,” mesela, “bütün mimari tasarım ve inşa sürecini yönetir” diyerek işin içinden çıkılabilinir mi? Eğer mimarın meslek uzmanlık alanı farklı meslek gruplarını yapılı çevrenin tasarım ve inşa sürecinde bir araya getirmek olsaydı, bunu herhangi bir mühendis de rahatça ve belki de daha profesyonelce kurgulayamaz mıydı? Mimarı “Mimar” yapan şey; bir cemiyete ait olan neyin bilgisidir de; bu bilginin okullarda, üniversitelerde kuşaktan kuşağa aktarılması sonucu mimar sahip olduğu mesleki yetkinlik alanına sahip olmuştur?

Hâlihazırda mimarın işverenle müteahhit ve dolayısıyla da diğer meslek grupları arasında da aracı olma durumu, mimarlık pratiğinin en kapsayıcı tanımıymış gibi durmakta. Ancak gerçekte, mimarlık mesleğinin birim-tasarım icrasındaki son aşamalarına denk gelen, tasarlanan ile inşa edilen yapılı çevre arasındaki uyum ve tutarlılığın denetlenmesini de içeren bu tanım, mevcut mimarlık pratiğinde mimarın sahip olduğu yetkilerden sadece bir tanesi. Denetleme ve dolayısıyla aracı olma durumundan önce mimar, metraj çıkarma, maliyet hesaplama, ve müşteriye tasarım önerileri sunma, tasarımın hangi aşamada olunduğunu beyan etme gibi bir çok kalem altında mesleğini belirli ücretler karşılığında resmi olarak icra etmektedir.

Aslına bakılırsa John Soane tarafından mimarın ideal rolü 18.YY’da tariflenmiş, işverenle müteahhit arasında aracı olma durumu, bugünkü birçok mimarın teessüfle karşılayacağı, itirazlar yükselteceği bir rol. Farklı meslek gruplarının taşere edilmesi için sermaye sahibinin ihtiyaç duyduğu bir aracı olarak mimarın toplumsal alanda söyleyecek ne kadar sözü olabilir ki? Üstelik etrafımızdaki yapılı çevreye baktığımızda -resmi olarak hemen hemen her metrekaresinin inşası için bir mimara ihtiyaç duyulsa da- mimarlığa verilen/ya da verilmeyen değer ortadayken kalkıp mimarı bu kadar yozlaştırmak neye hizmet etmektedir?

 

Mimarın toplumsallıktaki rolü

Gerçekten de, mimarı sadece bir aracı olarak kurgularsak, bu aracı kimin için çalışıyor sorusu anlamlı bir soru olacaktır. Zira işveren mimarın sorumlu olduğu neredeyse yegane taraf olacaktır. Ve işte tam da bu sebepten, mimar, ihtiyacı olan toplumsal rolüne kavuşacaktır. Muhtemelen toplumsal yapı içinde, “doğru kural ve prosedürleri bilen” bir doktor veya mühendisin aksine, -ki herhangi bir meslek grubuna toplum içinde biçilen rollerin egemen yapı içinde o meslek grubunun ne tür kapitalist ağlarla içli dışlı ilişkisi olduğu gerçeğini örtbas etmeye yaradığı ayrıca tartışılabilinir. Toplumsal olanın salt sermaye tarafında olanla girdiği ilişki etrafında mesleğinin toplumsal sorumluluğunu inşa eden mimar, toplumu “doğrusunu bildiğine” ikna etmek kadar, işvereni de toplumsal alanda bir rolü olduğuna ikna etmek durumunda kalacaktır.

Toplumsal yapı içinde mimar kişi kendini sanatçı-mimar olarak, yani yaratıcılığıyla ancak bir yere kadar var edebilir. Lakin toplumsal hiyerarşiler yetenek veya bu tarz kişilik özellikleri üzerinden değil, daha objektif olduğu varsayılan değerlendirme kıstasları üzerinden kurulduğunda, -örneğin diploma sahibi olmak veya olmamak- profesyonellik düzleminde müşterisiyle aynı seviyeye inen mimar, işvereni ile arasındaki eşitliği kendi lehine çevirmek adına bir takım önerilerle gelmelidir. En basiti, yapılı çevre üzerinden kurgulanan hayatı işverenin yerine mimarın hayal etmesini önermek, bunun hem işveren hem de toplum için daha iyi olacağına inandırmak, mimar için elzemdir. Zira mesleği gereği mimar, yapılı çevrenin içinde varolacak olan aktörler için mevcuttan daha iyiye işaret eden bir kurguya götürecek mekanları tahayyül etmeyi her ne hikmetse bilebilmektedir. Bu tahayyül yeteneğine ikna etmek/olmak iki türlü işleyebilir: İlk önce mimar lehine. Toplum tarafından işverene baskı uygulanır. Eğer sermaye sahibi ortak mekanları üreten yapılı çevreye kendine ait bir mekânla müdahalede bulunacaksa, bunu ancak işinin ehli bir mimar aracılığı ile yapabiliyor olmalıdır. Mimarın kendine icat ettiği rol aynı zamanda sermaye sahibinin lehine de işler. İşveren üzerinde kurulan “mimar” ile beraber çalışma baskısı, toplumsal örüntüde yer bulacak olan yapılı çevrenin sahibi olan işverenin topluma karşı duyması gereken sorumluluğu mimara devredebilmesine olanak sağlar ve müdahaleyi mümkün kılar. Mimarlık mesleğinin “meslek sırrı” işte bu toplumsal rolün inşasında yatar.


Egemen yapıların ihtiyacı doğrultusunda şekillenen bir alan

Öte yandan, mimarlık, temsil araçları, mevzuatlar, imar planları, tasarım ve inşa sürecine dahil olan birden fazla ajan ve aralarındaki ağ tarafından şekillenen, bir binadan ziyade üretim biçiminin inşasını işaret eden bir tasarım alanıdır. Bu alan bir boşlukta değildir, bizatihi mevcut egemen yapılar içinde, kısmen de doğası gereği o egemen yapıların ihtiyacı doğrultusunda şekillenen bir alandır. Yukarıdaki gibi bir “meslekleşme” okuması, mevcut egemen sistemlerin yapılı çevre üretimine dahil olan baş aktör mimarı ve ona atfedilen rolün kullanım şeklini dönüştürmesine değinildiğinde bir miktar daha anlamlı olabilir.


Üretimin küreselleşmesi

Neoliberal ekonomik ve politik yapıların küreselleşmesi beraberinde mimarlık bağlamında iki tür küreselleşme olgusuna işaret eder. İlki, mimarın mesleğini icra etmek için ihtiyacı olan işverenin yani piyasanın küreselleşme ile beraber genişlemesi. 20.YY’ın ortalarına kadar bir çok “yetkin” mimarın mesleklerini icra ettikleri coğrafyaların çeşitliliğine bakmak, özellikle de sömürgeci olanın geri çekildiği önerilen coğrafyalardaki pratiklere baktığımızda, bu olgunun çok da yeni olmadığını hatırlatacaktır (görsel 1 ve 2). Neticede, uluslararası tasarım hizmetlerinin verilmesini talep eden piyasaların genişlemesi, bir yandan sermayenin hareketliliğiyle beraber üretim coğrafyalarını baştan kurgulanmasında duyulan ihtiyaç. Bir yandan da bu akışkanlıkla beraber sermayenin sağlam kurumsal imgelere duyduğu ihtiyacı üretiyor. Dolayısıyla tasarım hizmetlerini daha da vazgeçilmez kılabiliyor. Tasarım üretiminin küreselleşmesi ise daha farklı bir olguya işaret ediyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bir kuşak içinde, Güney’de, Hindistan ve Asya-Pasifik’te milyarlarca işsiz “vasıfsız” iş gücü stoğu kadar, yüzlerce milyon bilim insanı, mühendis ve mimar gibi “vasıflı” mavi yakalı işçi de olacak. Küresel çaptaki tasarım üretiminde, en az “batılı” meslektaşlarının sahip olduğu donanıma sahip olacak olan bu kitle, Kuzey Amerika, Avustralya veya Avrupa’daki meslektaşlarının sunacakları hizmetleri, çok daha düşük ücretlerle icra edebiliyor olacaklar.

“Mimarın rolü ne?” sorusuna verilecek cevaplara yüklenecek toplumsal yanı ağır basan her bir anlam, mevcut egemen neoliberal politik ve ekonomik yapıların hangi aracılar vesilesiyle kendilerine alan açabildiklerini saklama tehlikesini beraberinde getiriyor. Mimarın rolü sermaye tarafından dayatılıyor. Herhangi başka bir meslek grubundan farklı olarak, mimarların söz sahibi olmak için mücadelesini verdikleri yapılı çevre tasarımı ve inşası süreci sonunda kapitalizmin krizlerinin türediği, çözüldüğü, ve kendini geliştirebildiği mekanların çok da şans eseri üremiyor olması mimarlığa biraz daha kuşku ile bakma ihtiyacı duymamıza sebep olabilir. (Görsel 3) 

Mimarlığın meslek olarak kendini var edebilmesi için eklemlenmesi gereken kapitalizm ideolojisi içinden kapitalizm karşıtı bir mücadelenin mümkün olması için, önce mimarların mimar olma durumu ile samimi bir şekilde yüzleşmesini umalım ki yakın bir zamanda nihayet mümkün olsun.