AKP Hükümetinin şehirlerde Kürt gençleri ve halkın direnişi karşısında çok zorlandığı açığa çıkmıştır. Zaten basına polis özel harekat güçlerinden bir çoğunun savaşmak istemediği açığa çıktı. Sur’da çok kayıp veren polis ve jandarma şimdi de Nusaybin çok kayıp vermektedirler. Zaten baştan beri hiçbir savaş hukukuna, kuralına uymayan polis ve jandarma zorlandıkça tamamen insanlık dışı uygulamalara yönelmektedir. Şimdi bu durumu tümden legalleştirme ve normalleştirme adımı atılmaktadır. İlk önce MHP lideri Devlet Bahçeli ilk çağda Nemrut ve Furavunların uyguladığı taş üstünde taş, gövde üzerinde baş bırakmama uygulamasına geçilmesi gerektiğini ulumuştur. Hemen arkasından Tayyip Erdoğan da şehirler boşaltılıp taş üstünde taş, gövde üzerinde baş bırakılmaması gerektiğini söylemiştir. 

Devlet Bahçeli ve Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri aynıdır. 2006 yılında Amed halkının direnişi sırasında Tayyip Erdoğan’ın “kadın da olsa, çocuk da olsa gereğini yaparız” sözü unutulmamıştır. Bu zihniyetteki birinin önce boşaltalım, sonra da tankla, topla, hatta uçak bombardımanıyla yıkalım demesi sürpriz değildir. Aslında Kürt halkına bizim kültürel soykırımcı politikamıza teslim olacaksınız; kaderiniz tek millet olmaktır, yani Türkleşmektir; buna karşı çıkarsanız sizi kadın, çocuk, yaşlı, sivil demeden ezeriz demektedirler. Zaten daha birkaç gün önce Yalçın Akdoğan “onlar bizim sivillere yönelmeyi göze alamayacağımızı sandılar” diyerek nasıl bir zihniyette ve politika içinde olduklarını itiraf etmiştir. 

AKP iktidarı klasik Türk devleti politikasının en has uygulayıcısı haline gelmiştir. Hiçbir Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin açıkça söyleyemediği kadar ya teslim olursunuz ya da ezilirsiniz demektedir. Ya soykırımı kabul edip, boyun eğip Türkleşirsiniz, ya da ezilirsiniz! Kürtlere, sizin için bundan başka yol yoktur politikası yürütüyorlar. Avrupa ve ABD’nin tepkisizliğini görerek, hatta desteğini alarak Kürt soykırımını bu kadar açıkça uygulamaya koymaktadırlar. Şu anda ABD ve AB Türk devletinin soykırım politikalarına ortak olmuş durumdadır.  

1990’lı yıllarda Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi gelişince “suyu kurutup balığı öldürme” taktiğiyle Kürdistan'daki 4-5 bin köy yakılıp yıkılmış, 5-6 milyon insan metropollere göçertilmiş, binlerce faili meçhul cinayetle halk gerillaya destek veremez hale getirilmeye çalışılmıştı. Böylece gerilla halktan koparılıp tasfiye edilmek istenmişti. Direnişin ağırlık merkezinin kırsal alanda olduğu dönemde Kürt soykırımı politikası böyle uygulanmıştır. 

Kürt halkının on yıllardır yürüttüğü Özgürlük Mücadelesi'ni; Türk devleti siyasal çözüm çabalarını elinin tersiyle yıkıp demokratik siyasal alanı da bir tarafa itip savaşla ezme politikasına yönelince, özyönetim ilanları ve yerel demokrasiyle bedene kavuşturmak istemiştir. Özyönetim ilanlarıyla yerel demokrasiyi geliştirip bu temelde Türkiye'yi demokratikleştirmeyi sağlatma hamlesi başlatılınca Türk devleti Kürt halkının özgürlük istemlerine karşı eskiden gösterdiği tepkiyi yine göstermiştir. Yani ezmek! 1990’lı yıllarda köyleri yakıp yıkanlar, böylece suyu kurutup balığı öldürmek isteyenler; şimdi de şehirlerde aynı politikaya yönelmişlerdir. Halkın direnişe geçtiği şehir, kasaba ve mahallelerde sivil yerleşim yerlerini bombalayıp halkı kaçırtmak, sonra da taş üstünde taş bırakmama saldırısı yürütmek! Hiçbir savaş kuralına uymayarak sonuç almak! Şimdi izlenen politika budur. Nusaybin ve Şırnak’ta görüldüğü gibi sadece direnişin olduğu mahalleler değil, tüm mahalleler boşaltılıp yakılıp yıkılmaktadır. Halka “ya evinizden çıkarsınız, ya da evinizi başınıza yıkarız” denilmektedir. Dünya tarihinde böyle saldırı yöntemlerine çok az rastlanmıştır. Bunlar da her zaman insanlık dışı yöntemler olarak lanetlenmiştir. İnsanlık için utanç verici olarak tarihe geçmişlerdir. 

AKP iktidarı “ben insanlık, savaş hukuku, şu-bu ne dinlemem; yakar, yıkar, öldürürüm” diyor. Böylelikle Kürtlere ister dağda, ister şehirde direnirseniz başınıza her şey getiririm denilmektedir. Açıkça Kürtlere hak talep edemezsiniz, benim zamana yayılmış soykırım politikama karşı çıkamazsınız, çıkarsanız zarar görürsünüz şantajı ve tehdidi yapılmaktadır. Bu şantaj ve tehditleri pratiğe de geçirmektedir. Özel savaş gereği ve mücadele karşısında zorlanma sonucu belli bir alan açtığı demokratik siyasete de “benim çizdiğim sınırlarda siyaset yapabilirsiniz; bunu aşıp şu bu isterseniz size de yaşam hakkı tanımam” denilmektedir. Aslında Kürtlere kırk katır mı, kırk satır mı politikası dayatılmaktadır. 

Şu anda dünyada en mağdur durumda bırakılan halkların başında Kürtler gelmektedir. Başurê Kurdîstan’da bazı mevziler kazanılmışsa da bunların da hala güvencesi yoktur. Türk devleti fırsatını bulduğunda burayı da ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Rojava’da Kürtlerin hak kazanmaması için nasıl saldırdığı ortadadır. Türk devleti Kürtleri kültürel soykırım kıskacında ortadan kaldırmayı hedefliyor. Ne kimliğini, ne dilini, ne kültürünü tanıyor. Bazı kırıntıları soykırımcı özel savaşını yürütmek için ortaya atmıştır. Bir halk özyönetimine, bugün somut olarak da demokratik özerklik denilen yerel demokrasiye kavuşmazsa ne kimliğini, ne kültürünü, ne dilini, dolayısıyla varlığını koruyabilir. Bu düzeyde mağdur edilen, en büyük zulüm yaşatılan Kürt’e “direnirsen şu mağduriyeti yaşarsın” politikasıyla teslimiyet ve yok olmayı kabul ettirme dayatılmaktadır. AKP'nin şu anda ittifak kurduğu tüm güçlerle Kürt’e dayattığı budur. 

Bunun Kürtler tarafından kabul edilmesi zaten ölüm ve en büyük mağduriyettir. AKP'nin bu dayatmasını kendine Kürt’üm diyen kim kabul edebilir? Şu bu zararı göreceğim diyerek bu dayatmaları kabul etmek, varlık olmaktan vazgeçmektir; onurlu yaşamdan vazgeçmektir. 1980’li yıllarda Diyarbakır zindanında “ya teslim olursunuz, onursuz olursunuz, ya da işkence görürsünüz, ölürsünüz” diyorlardı. Hatta “ölüm sizin için kurtuluştur, ölümden daha beter bir zillete mahkum olacaksınız” diyorlardı. Teslimiyet de onurundan vazgeçmek, en büyük mağduriyet, aşağılanma ve tükenme olduğundan, tutsaklar zindanda direnişi seçmişler, bugün Kürt halkında var olan onurlu duruşu yaratmışlardır. Halkımız da, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi güçleri de bu büyük direnişçilerin onurlu duruş gösterip her türlü tehdit ve şantaja rağmen var olma direnişine benzer bir direnişi bedeli ne olursa olsun yürüteceklerdir.  Bu direniş, özgür Kürdistan ve demokratik Türkiye sağlanana kadar sürdürülecektir.