10 Ekim Ankara’nın ilk günleriydi. Cehennem alanından hastanelere koşturmacalar devam ederken cenazeler birbiri ardına geliyor, cenaze törenlerinde acı ve isyan sel oluyordu. İnsan sıcağına bilmem kaçıncı kez el açıyordum. Ortak duygular içindeki kimi arkadaşlarımla yan yana gelip öylece susmalarımız günlük bir hal almıştı. Konuşuyorduk aslında ama içimizden. Mesela ben, gözyaşlarımı ve yüreğimdeki büyük acıyı fark ettiğimde “Ölen ben olsam, üstelik barış mitinginde ölsem ve sadece acılarla gözyaşları ile anılsam hoşuma gitmezdi. Sıra neferiydi onlar ve en çok isyan yakışır onlara” diye ilk o zaman düşündüm.
10 Ekim Ankara’nın seneyi devriyesinde yine acı ve isyan karıştı birbirine. Katliam protestolarına ve anmalara izin vermeyip saldıran devlet, bir kez daha çarptı gerçekleri yüzümüze. “Sorumlu benim” dedi, “akacak göz yaşlarınız bir isyanı büyütür diye korkuyorum” dedi.
Bu yüzden değil mi ki onları parçalayarak öldürmekle yetinmeyip, birer sayıyla tanımlıyor ve rakamlarla yazıyor. Bu yüzden değil mi ki onları umutlarıyla mücadeleleriyle değil de parçalanmış, yanmış halleriyle hatırlamamız için elinden geleni yapıyor. Bu yüzden değil mi ki iktidar medyası katliamı siyasetin dışında, sıradan dram tadında programlara malzeme ediyor ve gerçeklerle bağlantısını yok etmeye unutturmaya çalışıyor.
Oysa hiç unutmayacak olanlar gibi ben de hiç unutmadım; Kim emir verdi, kim göz yumdu, kim yaptı, neden? Hiç unutmadım; Roboski’nin bir kaç gün sonrasıydı, öldürülen insan sayısı bir 34 deniyordu bir 35. Cenazeler defnedilmişti ve taziye için oradaydık. Anlattılar “...Parça parçaydılar, toplayıp getirdik. Bir ayak vardı kimin olduğu belli değil, o yüzden 35 dendi ama sonra o ayağın 34 içinden birine ait olduğuna kanaat getirdik ve o mezara gömdük...” Suruç patlaması sonrasını anlatan bir avukat arkadaş “patlama yerine giderken Kültür Merkezi önündeki yolda bir kol bulduk...” demişti.
10 Ekim’de Ankara’da; parçalanarak öldürülmek artık çok daha boyutlanmış olarak kazındı belleğimize. Sadece bir görüntü değildi artık, kokusu vardı mesela. Yanmış et kokusu, yanmış, saç kokusu, yanmış giysi kokusu. Kan kokusu, her nefes alışımızda ciğerlerimize dolan. Kan tadı sonra. Kan tadını biliriz pek çoğumuz eline bir şey batmış olupta kanayınca ağzına hiç götürmemiş olanımız var mıdır? Kan, her yanı kızıla boyamış. Kan tadı ama kimin kanı belli değil.
Seneyi devriyesinde 10 Ekim Ankara’nın, et görmeye dayanamıyorum, yanık et kokusundan irkiliyorum hala. Bu vahşiliği aklım almıyor, yüreğim kabul etmiyor çünkü. Kıymetlilerimdi, kıymetlilerimizdi yitirdiklerimiz. Parçaladılar, yaktılar ve attılar her yana. Sayıyla tanımladılar rakamla yazdılar onları.
Unutturulmak, asıl bağlamından koparılmak istenen ne varsa; katliamların, iş cinayetlerinin, kadın cinayetlerinin insan yanını hep sayılarla tanımlamaları ve hikayeyi hep ve sadece drama bağlamaları tesadüf denilebilir mi? İnsan değil de rakamlar katledilmiştir sanki. İnsan sıcaklığı o rakamların soğuğuyla neden buluşturulur? Neden Soma deyince 301 ve Roboskî deyince 34 hatırdadır mesela. Neden “ya kaç kişi ölmüştü orada/ o zaman?” diye sorulur? Bir kişi ölmüş olsa Soma Somalıktan, Roboskî Roboskîlikten, Suruç Suruçluktan, Ankara Ankaralıktan çıkar mı? Katledilen insanların sayısı ya da öne çıkartılan dramatik hikayeleri o olayın katliam olmasını ve devletin sorumluluğunu değiştirir mi?
Hep acılara boğulalım, korkalım sinelim, hesap mesap sormayalım istiyorlar ya, Nasrettin Hoca misali “ya tutarsa” umuduyla da saldırıyorlar bu yüzden. Tutmaz, hele bu kere, hele Cizre bodrumlarını, Taybet Ana’yı, Miray bebeği de eklemişken listeye. Tutmaz, zira 10 Ekim Ankara’nın seneyi devriyesinde sıra neferlerine isyan borcumuz var.