Sayın Xemgîn, Mezopotamya inançları konusunda incelemeleriniz var. İnanç nasıl ortaya çıkıyor?
Mezopotamya’da insanlar, yerleşik hayata geçişle, yani toplumsallaşma ile birlikte yaşamı, tabiat koşullarını sorgulamaya, bu konular hakkında düşünce geliştirmeye başlar. İnsanların yapamayacağı, tabiat üstü varlıkların ancak yapabileceği şeyler olduğunu düşünürler. Mesela tabiatta soğuk ve sıcağın olması, veyahut rüzgarın olması. Tanrı düşüncesi buradan gelişiyor. Mesela fırtına tanrısı deniliyor. Örneğin insanların ölümden sonra ne olacağını düşündüklerinde yeraltı tanrısı çıkıyor. Daha sonraki zamanlarda savaşa girildiğinde, zafer kazanmak için savaş tanrısına dua edilirdi. Bu anlamda daha birçok tanrı var. Güneş tanrısı, zaman tanrısı, güzellik tanrısı gibi. Bu çağa çok tanrılı dönem diyoruz. İşin önemli tarafı; tabiatta inanç olayı sosyal yaşamda en güçlü örgütlenmedir. Yani insanlar arasında en güçlü örgütlenme inanç ile olur. İlk dönemlere baktığımızda, ilk yerleşik oluşumlardan sonra din adamları, yani bu toplumu idare eden, toplumun tanrıyla iletişimini sağlayan ya da tanrıyla konuşabildiğine inanılan insanlar yönetici pozisyonunda.
Fakat bu herhalde uygarlığa geçişle birlikte oluyor...
Yok, ilk yerleşik hayata geçildiği dönemi, uygarlık öncesini kastediyorum.
‘İlkel’ Komünal toplum dediğimiz dönem.
Daha çok eskisi. Onun başlangıcı. Bu din adamları toplumu yönetiyor. Çünkü onlar tanrıyla görüşebiliyor. Tanrının gösterdiği yoldan karar alabiliyor, toplumu yönlendirebiliyor. Mesela savaş kararı, savaş tanrısıyla görüşülerek alınıyor. Ya da topluma öyle yansıtılıyor.
Peki o aşamada bu din insanları kim? Kimler tarafından, hangi kriterler doğrultusunda belirleniyorlar?
Onlar, toplum içinde kendi etkinliğini oluşturmuş olan, tanrıyla görüştüğünü söyleyen din adamları.
Sadece erkekler mi?
Kadınlar da var, erkekler de. Fakat bölgede isimlerini bildiklerimiz genellikle erkek. Mesela Gılgameş destanında beş şehirden bahsediliyor. Bu şehirlerden bir tanesinin tanrısı Nuh’tur. Tabii bu Nuh halk tarafından Nuh olarak adlandırılıyor da, esas yazılı kaynaklarda adı farklıdır. Ama şehir kralıdır. Daha sonra peygamber olarak adlandırılıyor. Tanrının talimatları doğrultusunda insanların kurtulması için gemi yaptığı söyleniyor. Dikkat edilirse Nuh orada aynı zamanda yöneticidir, şehrin yöneticisidir. Zaten o dönemdeki toplumların yapısı budur.
Yani her şehrin kendi tanrısı vardır...
Hem ayrı ayrı, hem de ortak tanrılar var. Mesela Babil’in tanrısı Marduk’tur. O inanca göre Babil şehrini kurandır. Şehrin gelişmesini sağlayan, yardım eden, koruyan o tanrıdır. Zamanla insanlar mesela tanrılara iyilik olsun diye, tanrıların hoşuna gidecek şeyleri yaparak onların desteğini sağlamaya çalışıyor. Genellikle kurbanlar yapılıyor. İnsanların inanışlarına göre tanrılar genelde yeryüzünde değil, gökyüzündeler. Gökyüzüne en yakın yerler, dağların tepeleridir. Tepelere çıkıp kurban kesiyorlar.
Uygarlık öncesi toplumlarda daha animist, kutsallığı doğada bulan bir inancın esas olduğunu sanıyorum. Sizin sözünü ettiğiniz dönemde tanrı, gökyüzündedir. Tanrının toplumdan uzaklaştığını söyleyebilir miyiz?
Yok, esasen başından itibaren böyledir. Tanrı sonradan yeryüzüne iniyor. Özellikle Zerdüşt inancında bunu görmek mümkün. Xwedê deyimi aslında her şeyin ana kaynağının güneş olduğu anlamını içeriyor. Mesela Zerdüşt der ki başlangıçta tanrı vardı. Yani güneş vardı. Ateş vardı. Ateşten hava meydana geldi. Havadan su meydana geldi. Yani hava yoğunlaştı, sıvılaştı. Sudan toprak meydana geldi. Topraktan bitkiler, bitkilerden hayvanlar, hayvanlardan insanlar meydana geldi. Zerdüşt, Xwedê deyiminde her şeyin tanrısal olan ateşten, güneşten meydana geldiğini söylediği zaman, şu sonuç çıkıyor: Her şey tanrının bir parçasıdır. Tanrı güneştir, ateştir. Her şeyde tanrı var, onun özellikleri var.
Yani Zerdüşt’le birlikte o uzaktaki tanrı topluma yakınlaştırılıyor mu?
Bu zaten realist bir düşünce tarzı. Diyelim odun yakıyorsun, ateş çıkıyor. Aslında kastettiği şey enerjidir, güneşten gelen enerji. Bu enerji her şeyde var diyor. Buna baktığınızda bu aşamadan sonra bir kaya da kutsanıyor, bir ağaç da, bir dağ da.
İyi düşün, iyi söyle, iyi yap!
Mesela Aleviler arasında hava nefestir, kutsanıyor. Ateş, su, toprak zaten kutsaldır. Çar anasır dediğimiz şey kutsaldır. Kutsal olduğu için kirletilemez. Avesta’da bunları kirletenlere verilen cezalar da belirlenir. Zerdüşt der ki, yaşam kaynağı ne oranda temizse, o kaynaktan beslenen de o oranda temiz olur. Yaşam kaynağı ne denli kirliyse, ondan beslenen yaşam da o oranda kirli olur. Zerdüşt tabiatçıdır, tabiatın bilimsel yapısını ortaya koyuyor.
Bu husus Zerdüşt’ten öncekiler için geçerli değil mi?
Zerdüşt için peygamber denilir. Ama kendisi öyle demiyor, ‘ben peygamberim’ demiyor. Diyor ki; ben bu inanca mensubum, bu inançta reform yapmak istiyorum. Reform yaparken bu düşüncenin, felsefenin temellerini atıyor. İnancın bilgiyle başladığını da söyler. Bilgi ise insanın kendisini tanımasıyla başlar. Zerdüşt’ün temel felsefesindeki ‘iyi düşün, iyi söyle, iyi yap’ üçlemesi, sonradan Mani döneminde ‘eline, beline, diline kilit’e dönüşüyor ve bu, insanlar arasındaki yaşamı düzenleyen son derece pozitif ve önemli bir husustur. Bu daha sonra Alevilerde ‘eline, beline, diline sahip ol’ kuralına dönüşüyor. Toplumsal yaşamın temel kuralıdır bu.
Şimdiye kadar çok tanrılı dönemi konuştuk. Ancak Mezopotamya, üç büyük tek tanrılı dinin çıkış noktasıdır. Tek tanrılı döneme geçişin toplumsal düşünce biçimindeki karşılığı nasıl olmuştur?
Bu doğrudan düşüncenin gelişmesiyle bağlantılıdır. İnsanlar giderek daha çok bilgi sahibi oluyor. Ve yazının icadı ile beraber insandaki bilgi ve tecrübe diğer nesillere aktarılıyor. Bir bellek oluşuyor. Hatta zamanla bölgede okullar oluşuyor. İnsan giderek tabiatı daha rahat anlayabiliyor. Nasıl ki insan evrim geçiriyorsa, düşünce de evrim geçiriyor, inançlar da. Açıklayamadığı olayları tanrısal güçlere bağlayan insan, bu olayları tabiatla bağını kurdukça o tanrıları terk ediyor. Giderek tek tanrılığa yönelim yaşanıyor. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkış sebebi elbette sadece bu değil. Aslında Zerdüşt, o geçiş dönemini simgeler. Ahura Mazda ile tek tanrılığa geçilmiştir.
Mesela Mani, bizzat kendisinin peygamber olduğunu savunur. Ondan önce peygamber iddiasında olan yok. İbrahim için deniliyor ki bizzat peygamber iddiasında bulunmuş değil. Ama İbrahim açısından şöyle ilginç bir nokta var; Nemrut’a karşı gelir. Nemrut, o bölgenin kralıdır. İbrahim ona karşı gelmesine rağmen onu öldürmüyor ya da tutuklatmıyor. Nemrut, ateşe inanıyor. O yüzden İbrahim’i ateşte yargılıyor. Yani o dönemde Nemrut, günahkar olduğu söylenenleri ateşe atıyor. İbrahim’i de atıyor. Ama ateş sönüyor. Nemrut da diyor ki ‘’Tanrı yargılamadığına, cezalandırmadığına göre suçsuzdur’’ ve serbest bırakıyor.
Mezopotamya’da çeşitli inançlar var. Çoğu, zor şartlar altında varlıklarını korumuşlardır. Farklı inançlar söz konusu olduğunda sık sık ‘kültürel zenginliğimiz’ veya ‘kültürler mozaiği’ gibi söylemler geliştirilir. Gerçek böyle midir?
Bölgedeki hakim siyasi çizgi şudur: Tehdit olarak gördüğünü ortadan kaldırmak. Ne zaman ki tehdit olmaktan çıkarılırsa, o zaman zenginlik denir. Asimile edebilecek güce sahip olduğunda zenginlik der. Mezopotamya çok uzun bir dönem kültür, bilim merkezi oluyor. Dünyaya ışık saçıyor. Ama nasıl bugünkü hale geldi? Günümüzdekiler o eski kültürün sahipleri gibi değiller, bağlar tamamen koparılmış. Katı bir şekilde, zora dayalı bölgeye giren İslamiyet ile birlikte çok şey tahrip edilmiştir. Ciddi bir reform hareketine ihtiyaç var. Günümüzde Mekke hala Amerika’nın sömürgesi. Kralları hakeza. Ortadoğu’daki devletlerin hepsi yabancıların misyonerliğini üstlenmekte yarışıyor. Türk devletinin yöneticilerine bakın. Suriye, Libya, Katar, Ürdün öyle. Hangi biri kendi özgücüne dayanıp, kendi halkının değerlerini, kültürünü düşünüyor? İran da öyle. Kime hizmet?
Kürtler, Mezopotamya halkları arasında en çok inançlı halktır. Fakat günümüzde hala karşılıklı önyargıların çok yoğun olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni sizce nedir?
İslamiyet’in bölgeye girişine kadar Kürtler Zerdeştidir. Mesela size bir şiiri aktarayım. Şöyle diyor:
“Hürmüzgahlar viran oldu, ateşler söndü.
Büyük, büyükler saklandılar.
Sitemkar Araplar her tarafı harab ettiler.
Hatta Şehri Zora yerleştiler.
Kadınları, kızları esir götürdüler,
Azad erkekleri kana boyadılar.
Zerdüşt’ün ayini sahipsiz kaldı,
Hürmüz kimseye yardım etmedi.”
Hürmüzgah, Zerdüşt inancının tanrısının başka ismi, yani ocak anlamında. Bu, Süleymaniye’de bulunmuş olan, ceylan derisi üzerine yazılmış bir Kürtçe şiirdir. 750’li yıllarda Ebu Müslim Horasani’nin orada Güney saltanatını yıkıp Abbasilere teslim etmesini Ebû Dûranê isimli bir Kürt şairi bir şiirinde vurgular. Ebu Müslim Horasani Kürt olmasına rağmen bölgede Emevi saltanatını yıkıyor ve Abbasilere teslim ediyor. Abbasiler de dört sene sonra kendisini saraya çağırıp hileyle öldürüyorlar. Parça parça edip Dicle nehrine atıyorlar. Sonrasına gördüğünüz tarih kaynaklarına bakın, bölgedeki bütün savaşlarda Kürtler din endeksli davranıyor. Êzîdîler her seferinde katliama uğratılıyor. Soran Beyi de, Botan Beyi de katliam yapmışlar. Daha geçen günlerde Barzan bölgesinde yine 500 kişiyi öldürdüler. Aynı şekilde Aleviler üzerinde de katliamlar yapılmış. Şimdi tabii ‘Sünni Kürtler bu katliamları yapmıştır’ denilemez.
Kürt aşiretleri, İsa’dan önce 2400 yılında birleşerek federasyon kuruyor. Guti devletini kuruyorlar. Her aşiretin temsilcisi 3 sene dönüşümlü krallık yapıyor. Ama bu tarihten 4 bin sene sonra, üstelik ‘medeniyet çağı’nda kendi aramızda bir federasyon kuramıyoruz. Hala kendimizi koruyacağımıza, kendi çıkarlarımızı koruyacağımıza başkalarının çıkarlarını temsilen bölgede aracılık yapıyoruz, ona buna hizmet ediyoruz.
Kürt, Kürt olmadıktan sonra hangi kültüre hizmet edersek edelim, hiçbir şey değişmez. Kürt, Kürt olabilmeli. Ama maalesef günümüzde bu hala yok. Ve Kürtler arasındaki en büyük çelişki, inançtır. İnanç, Kürtlüğün önüne geçmiş durumda. İnanç, Kürtleri birbirine karşı kullanmakta en büyük araçtır.
MERAL ÇİÇEK