Fuat KAV
Koronavürüsü konusunda herkes bir şeyler söylüyor. Hemen herkes analiz, yorum ve değerlendirmelerde bulundu, bulunuyor. Elbette ki yorum, değerlendirme ve analizlerin yapılması son derece doğrudur. Büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalan insanlık, sözcüğün gerçek anlamıyla çaresiz ve çözümsüz bir süreci derin bir biçimde yaşıyor. Bu çözümsüzlük büyük bir paniği, içsel kaos ve duygusal ruh depresyonu da yaratmış durumda. Bu nedenle yorum ve analizler olmalı, olacak ve olmaya devam edilecek gibi.
Ancak analiz ve yorumların çoğu tekniki, tıbbi ve ilah eksenlidir. Avrupa teknik ve tıbbi öne çıkartırken, İslam ülkeleri ise sorunun vahametini daha çok ilahi boyutuyla değerlendirmektedir. Her iki tarafın vardıkları sonuç aynıdır. Farklı kapılardan giriş yapmalarına rağmen aynı kapıdan çıkıyorlar. Birisi fen diğeri ilahidir. Birisi pozitif bilimle diğeri ise tanrısal ruhla ele alıp değerlendiriyor. Ancak bu yorumlama tarzı her iki tarafı da aynı noktada buluşturuyor. Biliyoruz ki salt bilimsellik veya salt ruhani yaklaşım toplumsal sorunlara çözüm getirememiştir. Belki belli katkıları olmuştur, ama nihai anlamda sorunlara çözüm bulamamışlardır. Koronavirüs örneğinde görüldüğü gibi tam anlamıyla bir çözümsüzlük ve kaos vardır. Her iki yaklaşım da çözümsüz ve çaresizdir.
Salt pozitif bilim ve ilahi yaklaşım çözüm değildir
Aslında yaşanan kaosun ve çözümsüzlüğün esas nedeni farklı gibi görünen ama sonuçta aynı noktada buluşan bu iki anlayıştır. Her iki anlayış da sosyal değil politiktir, toplumsal değil bireycidir, düşünsel değil kalıpsaldır, manevi değil maddidir. Bu belirlemeler temelinde dünyaya, topluma, insana ve yaşama bakan anlayışlar felaketleri önleyemez, tam tersine felaketleri çok daha derinleştirirler. Koronavirüs örneğinde görüldüğü gibi felaketi önleme ve çare arama yerine daha çok saptırma ve sorunu ya doğanın doğalsal haline ya da ilahilere mal etme yaklaşımı hakimdir.
Demek ki her iki tarafın, her iki anlayış ve zihniyetin hem çıkış, hem giriş, hem de çözüm noktaları sorunludur, doğru değildir ve esas olarak maddiyattır. İnsanlığa, toplumlara ve yaşama en ufak katkıları yoktur. Zaten bundan sonra hiç olmaz.
Her iki anlayış tüm konularda olduğu gibi koronavirüs felaketi konusunda da hem toplumları oyalıyor, hem doğruları çarpıtıyor, hem de sadece ama sadece sonuçlarıyla uğraşıyor. Sorunun kaynağını izah etme, nedenlerini açığa çıkartma yerine daha çok virüsün molekülsel yapısını, canlı veya cansız olma halini, onun çıkışsal yol haritasını, havyalarla olan bağlarını, Çinlilerin yedikleri hayvanla olan ilişkilerini açıklayarak virüsün nedenlerini gizliyorlar. Oysa çok iyi biliyoruz ki olay ve olguların ele alış tarzı özsel ve biçimsel olmak zorunda. Özsel hal nedenlerdir, biçimsel hal ise sonuçlardır. Önce olayların nedenlerine, yani onların özsel hallerine, sonra da biçimsel hallerine bakılır. Neden-sonuç ilişkisinden hareketle ele alınan sorunlara ancak gerçek anlamda çözümü bulunur. Bunun dışında her yol saptırma, demagoji ve yalan olur.
Koronavirüs denilen hastalık ile ilgili gelişme de böyledir. Mesela hiçbir devlet veya devlet başkanı “neden böyle oldu”, “bu virüs nereden, nasıl geldi”, “hangi çalışmanın, hangi sürecin, hangi üretim ilişkisinden kaynaklandı” diye bir soru sormuyor. Koronavirüsün kaynağına inme konusunda ısrarla kaçıyorlar. Yaratmış oldukları sistemin bizzat tarafından üretilen ölümcül bir virüs olduğu konusunda en ufak bir yaklaşım göstermiyorlar. “Şuradan geldi, şu özelliklere sahip, çok büyük bir beladır, dünya savaşları kadar tehlikelidir” diyorlar, ancak bu canavarın neden ve hangi politikalardan kaynaklandığını belirtmiyorlar.
Koronavirüsün doğanın tahrip edilmesidir
O halde biz söyleyelim: Diğer tüm virüs ve hastalıklar gibi koronavirüsün sebebi de kapitalist sistemin kendisidir. Virüs sebebi doğanın, ekolojik toplumun tahrip edilmesi, kâr amacıyla yapılan barajların, ormanların kesilmesi, su yollarının değiştirilmesidir, havanın para karşılığında pazarlanması, dağların, ovaların, akan suların doğal hallerinin bozulmasıdır. Artık suların denetimsiz bir biçimde akmasıyla havanın zehirlenmesi ve insanda bulunan tüm organizmaların bir anlamda fonksiyonlarını yitirme noktasına gelmiş olmasıdır. Şu bir gerçektir ki yaşam ve doğal toplum tamamen değiştirildi. Şu çok açıktır ki, kapitalist kar pazarında doğal olan her şey suni hale getirildi, tarım ve ziraata yetişen tüm doğal ürünlerin genleri değiştirildi, neredeyse insanların bile genleri değiştirilip değişik kodlamalarla robotlaştırılma sürecine girildi.
Ekonomik ve insan sağlığına uygun bir biçimde inşa edilen köy yaşamı yerine milyonlarca insanın bir arada, aynı havaya, aynı suya, aynı ev ve odaya, aynı fabrikanın ünitesine, aynı marketten alınan eşyanın sırasına, aynı markada olan eşyalara hayranlık duyma ve nerdeyse onlara tapma alışkanlığına mahkum edilen bir yaşam oluşturuldu. İnsan doğasına, özüne ve yaşamına tamamen aykırı olan şehirler inşa edildi. İnşa edilen bu şehirler sözcüğün gerçek anlamıyla kirliliğin, hastalıkların, suç ve yaşamı zehirleyen alanlar haline geldi. Şehirler birer suç makinesi, virüs üreten, insanı zehirleyen ölüm bataklığı haline getirildi. Hastalanan bir insan binlerce insanı hasta eden, kirlenen bir kişi binleri kirleten, ahlaksal özünü kaybeden birisi binlerin ahlaksal özünü kaybetmesine neden olan bir şehir yaşamı oluşturulmuştur. Şu an nüfusları milyon olan şehirlerin bağrında sayısızca hasta insan yaşıyor. Bunalım, geçim derdi, ucuz iş gücü, hırsızlık, taciz, tecavüz, cinayet, insan bedenin pazarlanması, kalpazanlık gibi daha sayamadığımız binlerce suç unsuru şehirlerde yaşam buluyor.
Endüstriyalizm felsefesi tam da bunları ifade ediyor. İnsanı kar aracı olarak görme, onun emeğinden sonuna kadar yararlanma ve azami kar elde etmenin en ucuzundan bir meta olarak pazarda satın alma, üretimi insanın doğasına ve ihtiyacına göre değil tamamen tüketime dönük yapma, her şeyi lüks ve kazanma üzerinde üretme, üretimi bulunan yere, mekana ve oranın ekolojik yapısına göre inşa etme yerine daha çok hangi metadan daha çok kar ediyorsa onu üretme felsefesine dayanan endüstriyalizm yaklaşımı bugün koronavirisü denilen canavarı yaratmıştır.
Demek ki virüs Çinlilerin yediği hayvanlardan ortaya çıkmamıştır, bizzat azami kar amacıyla endüstriyalizm felsefesine göre üretim yapan kapitalizm ortaya çıkarmıştır. Kaldı ki koronavirüs görünüş itibarıyla ve şekilsel olarak bir hayvandan veya herhangi bir bataklıktan oluşmuş olsa da bunun önünü kesmeyen, buna çare bulmayan, bu konuda “fazla masraf olur” diyerek azami kârından bir şey vermeyen, halkın ve toplumun sağlığını düşünmeyen kapitalist sistemin kendisidir.
Hep şunu söylenir: Devlet toplumdan, onun her şeyinden sorumludur. Peki nerede sorumlu olma hali, nerede tolumun ve halkın sağlığı, nereden temiz ve her türlü hastalıklardan arındırmış bir yaşamın garantisi? Bu da yalandır. Kapitalist sistem ve onun sahipleri olan egemenlere göre devlet topluma ve insana göre değil, tolum ve insan devlete göre vardır. Dolayısıyla toplum ve insanların görevi devlete hizmet etmektir. Bu felsefe toplumu ve insanı savunmasız bırakmıştır…
Türk devleti çok daha vicdansızdır
Türk devleti bu konuda çok daha ileri düzeyde vicdansızdır. Devletin fideliğinde yetişen bürokratlar için “her şey vatan”, “her şey bayrak”, "her şey devlet” içindir. Bu sloganlarla toplum adeta militarize edilmiş. “Ben olmazsam olur, ama devlet olmazsa olmaz, bu devlet için her şeyimi veririm” felsefesi ile oluşan korkunç bir toplum gerçekliği ortaya çıkmıştır. Koronavirüs sürecinde de toplum adeta sessizliğe mahkum edilmiştir. En yoksul devletler bile bu süreçte toplumun geneline şu veya bu biçimde destek sunarken, ya da en azından sözler verirken Türk cumhurbaşkanı “biz bize yeterliyiz Türkiye” deyip toplumdan, halkan, ev tıkattığı işsizlerden yardım isteyen bir kampanya başlattı. Aslında kampanya değil sözcüğün gerçek anlamıyla haraçtır. Zorla ve vicdansızca halkı soyup soğana çevirme kampanyasıdır. Evet, Cumhurbaşkanı halktan haraç toplama kampanyasını başlattı. Önce hesap vermesi gerekirken ne yazık ki haraç toplamaya başladı.
Kısacası koronavirüsün çıkış kaynağı yaşamı ve ekolojik hayatı endüstriyalizm felsefesi üzerinde kurulan ve bu temelde azami kar ile doğayı felce uğratan kapitalist sistemin kendisidir. Eğer hesap sorulacak bir yer varsa o da özel mülkiyet ilişkisi ve bu ilişkinin yaratmış olduğu derin sömürü sistemidir. Ekonomide özel, ilişiklerde derin sömürü, politikada tekçi ve faşizan olma özelliğini derin bir biçimde yaşayan kapitalist sisteme karşı mücadele edilmeden, onu tasfiye etmeden doğanın tahribatı devam edeceği gibi virüs felaketi de varolmaya devam eder. “En tehlikeli virüs kapitalist sistemdir” diyerek, mücadele etmek en doğru tutumdur…