Ne çok kara günü var bu ülkenin. Gözümüzün önünden geçen film şeritlerinin hepsi nerdeyse savaşla, kanla, katliamla dolu ve ne yazık ki bu görüntülerin içinde hep güzel gülümseyen insanlar var. Tahir Elçi de öyle gülen biriydi. Keskin bakışları yüzündeki çocukluk izlerini silememişlerden, tanık olduğu dertler gözlerindeki ışığı perdelememişlerden.
Geçen sene bu zamanlarda herkesin gözü önünde öldürdüler onu. Herkesin gözünün önünde işlenen cinayetler de bir devlet geleneği olarak bozulmadı. Üstelik dokuz bin yıllık tarihi olan Suriçi’nde, üstelik ayağından kurşunlanmış Dört Ayaklı Minare’nin önünde yüzü koyun yere düştü. Kötü bir müsamereyi andıran, rollerini acemice oynayan katil-polis kovalamacası da hafızalara kazındı. O günden sonra kimsenin yüzü Ahmet Türk kadar, Meral Danış kadar, Selahattin Demirtaş kadar, Türkan Elçi kadar ve onu seven dostları kadar kararmadı. Çünkü o gece televizyonda Altın Kelebek Şarkı Yarışması vardı, halkımız çekirdek-çayla kim ne giymiş, ne söylemiş onu izliyordu. Muhtemelen o sırada tetikçiliğiyle meşhur Ahmet Hakan, Nişantaşı’nda bir barda etrafa pozlar veriyor, şarabını yudumluyordu. O gece ve sonraki günler hayatın olağan akışı hiç değişmedi.

O günden tam 110 gün geçtikten sonra olay yerinde sözümona keşif yapılabildi, ve o keşiften sadece 1-2 gün sonra uzman bile olmayan bilirkişiler, Adli Tıp’tan gelecek belgeleri beklemeden “Ölüme neden olan atışın hangi silahtan gerçekleştiği tıbben ve fiziken bilinemez” raporu verdiler. Üzerine de 15 Temmuz darbe senaryosu eklenince kimse bir daha bu dosyanın kapağını açmadı, açacak babayiğit savcılar da muhtemelen ya tüydü ya da yerlerinden edildi. Geride insan hayatının gidişatını değiştirecek önemli bir olayla karşılaştıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor diyen sevgili eşi Türkan Elçi ve çocukları kaldı.
Dostlarının boynu büküldü, insan hakları mücadelesinde yan yana çalıştığı avukat arkadaşları kılavuzsuz kaldı. Ama onlar dışında kimsenin hayatında hiçbir şey değişmedi, OHAL bile hayatın “olağan akışını” değiştiremedi. Çığlıklar havada, eller dizde, gözler toprakta asılı kaldı. “Ben evimi, çocuklarımı, Tahir’i hastalık derecesinde severdim” diyen eşinin ruhu ikiye yarıldı. Çocuklar ondan kalan çantayı ellerinden bırakmadı.
Neyse ki Altın Kelebek ödülleri sahiplerini bulmuş, CNN canlı konserlerle halkımızı coşturmayı, uyuşturarak uyutmayı becermişti. Hiç kimsenin kimseden hesap sormayacağını bilen iktidarın yakasına yapışacak gücü olanlar da tek tek hapislere tıkıldı. Tahir Elçi’nin takibini yaptığı, mağdurların avukatı olarak görev aldığı ve artık çoğumuzun hatırlamadığı Lice davası, Jitem Davası, Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin bombalanması davası, Roboskî katliamı davaları da sonuçsuz kaldı. Onu öldürdükten sonra Jitem sanıkları beraat etti. Çünkü bu memlekette hayatın olağan akışı böyleydi. Gerisini sayacak takatim yok. Durup durup o güne gidiyor, kızının haykırışlarını duyuyorum. Hiç bitmeyen yasların diyarında güzel insanları öldürenlerin suratına tüküremediğimiz için duyduğum öfkenin sırası değil. Aklımda yazar arkadaşım Murat Özyaşar’ın dediği şu cümle dolanıp duruyor sonra; “Elçiye zeval oldu. Zevaldi”