İki binli yıllara kadar Kürtlerin İskandinavya ülkelerinden Mezopotamya’ya göç eden bir halk olduğu tezi oldukça güçlüydü. Kürt milliyetçiliğiyle isim yapmış birçok kişi de bu tezi gururlanarak anlatır, batıyla bir bağ kurmayı övünç payesi sayardı. 

Kürtlerin Mezopotamya’nın en eski ve yerleşik halklarından biri olduğu tezi kimi tarih araştırmacıları tarafından dillendirilse de buna kaynak ve delil oluşturacak somut verilerin kullanımı konusunda ciddi sıkıntılar vardı. Sümerleri konu alan araştırmalar sonucu açığa çıkan verileri bir tarih araştırmacılığı titizliğiyle değerlendiren Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın AİHM’ne sunduğu “Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru” isimli savunmasında hepimizin ufkunu açan güçlü değerlendirmelerde bulunmuştu. 

Belki de çoğumuzun ilk kez duyduğu Altın Hilal’de Kürtlerin yerleşik yaşamın kurucuları olarak yeniden adlandırılması gizli bir kapıyı aralamıştı. Tarihinden utanç duyan Kürt toplumsal gerçeği toprak ve özüyle güçlü bir bağ kurabilmişti bu vesileyle. İlk yerleşik köy yaşamına geçilen toprakların esas sahiplerinin birlikte yaşadığı halklarla birlikte devletçi sistem ve düzene karşı gösterdiği direnişin izleri bu bağı daha da güçlendirmiş ve gelecek misyonunu da belirlemişti. 

İlki yaratandan yeniyi yaratması bekleniyordu. Öcalan da bu beklentiye dayalı olarak Demokratik, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü paradigma çerçevesinde yeni bir sistem tanımı yaptı ve Kürt Özgürlük Hareketi 2000’li yılların başlarından itibaren bu sistemin kuruluşu için mücadele yürütüyor. Rojava devrimiyle beden kazanan bu sistemin şimdiden tek alternatif sistem olduğu dost düşman herkes tarafından kabul görüyor. 

Köklerimize yönelmemizde ve bu görkemli tarihten gurur duymamızda arkeolojik kazılara dayanan tarihi araştırmaların büyük rolü var. Kürdistan’ın her köyü ve kentinde gizli bir hazine yatıyor. Açılmayı bekleyen birçok kazı alanı olduğu gibi daha keşfedilmemiş yüzlercesi olduğu da uzmanların ortak görüşlerinden biri. 

Sömürü düzenini Kürdistan’da uygulamaya çalışan egemenlerin bu nedenle Kürdistan’ın tarihi dokusuna yönelik özel bir saldırısı söz konusu. İnsan merkezciliğin toplumsal ve siyasi uygulamalarına karşı mücadele yürüten ekoloji biliminin Kürtlerin temel paradigmasında yer almasının nedenlerinden biri de bu saldırganlık. 

İnsanı topraktan, doğasından, varlık gerekçelerinden koparmanın bir insanlık suçu olmasına rağmen gereken ilgiyi görmemesi ayrı bir değerlendirme konusu. Belki de Kürt Özgürlük Hareketi’nin en zayıf halkası ekolojik hassasiyeti. Daha doğrusu ekoloji, pratik politikada en az yer ayrılan, en az kampanya düzenlenen ve dolayısıyla bir türlü radikalleşilemeyen bir alan olarak ortada duruyor. 

Belki de siyasi irade ve sivil toplum örgütlerinden daha çok gerillalar bu konuda uyarıcı bir rol oynuyor. Orman kesimlerine, ekolojik hayatı yok eden HES’lere, tarihi dokuyu tahrip eden baraj vb çalışmalara karşı eylemleriyle bir duyarlılık yaratmaya, halkı da bu duyarlılığa ortak kılmaya çalışıyor. 

Fakat dediğim gibi bu konuda gereken tepkiyi toplumun kendisi gösteremediğinden birçok girişim yarım kalıyor. Bu yarım kalan tepkilerin başında ise kanımca Hasankeyf geliyor. Türk sömürgeciliği 15 bin yıllık bir tarihi en geç bir sene içinde sular altında bırakacak. Kürtlerin temel miraslarından olan bu hazinenin sular altında kalmasının hiçbir haklı gerekçesi olmadığı gibi, bunu engellemesi gereken bizlerin de bunu yapamamamız durumunda tarihsel bir utançla yüz yüze kalacağımız çok açık. 

Net olan husus, sömürgeciliğin tarihimizi dayandırdığımız argümanları tek tek yok etmeye çalışmasıdır. Bu argümanların yok olması sömürgeciliğin yeni tarih yazımının da önünü açacaktır. Özellikle bilinçsiz işbirlikçi Kürtlerin de ortak kılındığı bu katliama karşı sesimizi yükseltmemiz, savaş sorunsalı kadar hayati ve elzemdir.