Ortadoğu toplumları ve uygarlıkları denince akla gelen iki temel ekolojik öğe; Zağros-Toros dağ silsilesi ile Nil-Fırat-Dicle-Pençav nehir sistemleridir. Bu iki sistemin beslediği toplum şimdi de yaşamlarının en trajik bir döneminden geçmektedirler. Milliyetçilik, dincilik, reel-komünizm kendini hep kurtarıcı olarak sundular. Ortaya çıkan sonuç şimdinin geçmişi kat be kat arattığıdır. Çözümleme yanlış olunca sonucun böyle çıkması kaçınılmazdır. Kapitalist moderniteyi ne bütün olarak ne de “yapısal süre” olarak kavramanın kenarından bile geçmeyen bu tekelci ideolojiler sıra endüstriyalizme gelince ortak tanrılarında buluşmuş gibi ona secdeye kapılmaktadırlar. Cennetin kapısını onun (seküler tanrının ulus-devletten sonra ikinci büyük sıfatı endüstriyalizm) açacağından emin olarak tapınmaktadırlar. Yanlış kurgulanmış hayatın doğru yaşanamayacağını da en çok bu yeni seküler tanrı ümmetinin kaotik durumundan çıkarsayabiliriz. Tereddütsüz önceki çağların tanrılarından daha çok acımasızdır. On beş bini aşkın yıldır insanlığa öncülük eden bir yaşam kültürünün sonlanmasını bir nevi mahşer olarak yorumlamak mümkündür. Demokratik modernite, anti-tezi olarak geliştiği kapitalist moderniteyi aşarken bu tarihsel perspektif içinden bakmak durumundadır. Kendisi bu tarihin şimdisi olarak özgür-eşit ve demokratik olarak inşa etmenin tüm bilimsel ifadesini ve örgütsel yapısını edinmekle yükümlüdür.
AB (Avrupa Birliği); 1648’de korkunç mezhep savaşlarından sonra ortaya çıkan kaotik duruma çare olarak düzenlenen Westfalya sisteminin (ulus-devlet dengesinin ilk nüvesi) tam üç yüz yıllık katılaşması sürecinde tüm insanlık tarihinden daha çok savaşlar ve yıkımlar bilançosundan çıkardığı derslerin sonucu olarak inşa edilmeye girişilmiştir. Westfalya sistemi nasıl ki mezhepler savaşının anti-tezi olarak geliştiyse AB sistemi de Westfalya ulus-devlet sistemindeki katılığını devrimle değil, reformla değiştirmenin anti-tezi olarak geliştirilmektedir. II. Dünya Savaşı’nda doruğa çıkan ve soykırımla sonuçlanan ulus-devlet faşizminden reformcu çıkışla kurtulma, insan hakları hukuku ve demokratik ulus-devletler topluluğu olarak kendini yeniden inşa etmenin adıdır. Fakat çıkışını yanlış bir temelden başlattığı için amacında derinleşme sağlanamamakta çok gevşek bir konfederasyonu bile oluşturamamaktadır. Bunun nedeni “Çelik ve Kömür Birliği” gibi tamamen endüstriyalist bir zihniyetten yola çıkmış olmasıdır. Böylesi bir birlik etrafında insan hakları ve demokratik ulus-devlet kapsamında özgür ve eşit toplum inşa edilemez. Önemli olan kapitalist modernitenin anavatanında kendini reformdan geçirme ihtiyacını duymasıdır. Dünya-sisteme eski katı hegemonik yapılanmayla önderlik edemeyeceğini deneyimledikten sonra reform sürecine girmesi yine de sisteme belirleyici etkisi olacak bir gelişmedir. AB dışında hiçbir modernite gücünün kendini reformdan geçirme ihtiyacını ve yeteneğini özsel olarak gösterememesi hegemonyanın katı biçimlenişinden kaynaklanmaktadır. AB’yi izlemekten başka çareleri (sistemin temel sacayaklarına bağlı kaldıkça) yok gibidir.
Dolayısıyla Ortadoğu’da kendini iki yüz yıldır inşa etmeye çalışan kapitalist modernitenin kendisinden bir reformist dönüşüm beklemek gerçekçi gözükmemektedir. Ancak AB ile işbirliği içinde reform olanağı yaşayabilirler. Bu durumda ise bölgenin kriz ve kaotik durumu sürekli derinleşir. Güncel gerçeklik bu yargıyı doğrulamaktadır. Reform için AB sistemini aşmak bu nedenle şarttır. AB türü reformlar için Ortadoğu’nun ne tarihsel akışı ne de güncel toplumsal koşulları elvermektedir. Yeni yollar aranması bu gerçeklikten kaynaklanmaktadır. Defalarca vurguladık; Radikal İslam, İslami Cumhuriyet, cemaat arayışları ne teorik ne pratik olarak kapitalist moderniteyi aşmak derdinde değildir. Azami programları İslami cilalı bir kapitalist modernitedir. Yani İslam’ın ya yeni selefileri ya da Protestanları –Calvinist- olmak devleti ve toplumu bu temelde ele geçirmek derdindedirler. Laiklerin seküler dini olan milliyetçilikle yapmak isteyip de tam başaramadıklarını İslami maskeyle tamamlamak istemektedirler. Özleri aynıdır ve kapitalist modernitedir.
Laikliğin sol kolu olarak reel-sosyalizmin zaten modernite karşıtlığı diye bir sorunu yoktur. Tüm başarmak istediği liberal kapitalizm yerine devlet kapitalizmini geçirmektir. Sonuç liberal kapitalizmden daha acımasız, yıkıcı bir modernite inşası oldu. O halde Ortadoğu’da demokratik modernite anti-tezini, kapitalist moderniteye karşı geliştirmek her geçen gün derinleşen kriz ve kaotik durumu aşmak için gerekli olasılıkların başında gelmektedir. Tarihsel ve toplumsal koşullar şansını arttırmaktadır. Yaşanan somut koşullara ilişkin belirlenebilecek temel slogan “Ya sürekli kriz ve kaos, ya demokratik modernite” dir. AB deneyiminden alınacak önemli bir ders, ekonomik toplum kökenli bir reformcu çıkış halkası yakalamaktır. Buradan alınacak mesafeyle diğer toplumsal, siyasal inşalar mümkündür. Çelik ve kömürün endüstriyalizmin temel malzemesi olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda ekolojik toplumla çelişkisini daha iyi anlayabiliriz. AB’nin ekolojik topluma erişimini engelleyen yapısal nedeni de budur. Çelik ve kömür üzerine inşa edilen topluluklar anti-ekolojiktir. Demek ki sistemde reform kendi başına yeterli değildir. Eğer amaç ekolojik toplumsa tabi!
Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü kitabından alınmıştır