Uzun süreli ve kurumsallaşmış iki gelişme, yüksek enflasyon ve savaş, toplumsal hastalıklara neden olur, yaygın çürüme, insani yıkım, moral tahribat yaratır. Bu, tarihin her dönemi ve bütün toplumlar için geçerlidir.
Türkiye, 1975’den başlayarak yüksek enflasyonu ve kurumsallaşmış ekonomik krizi; 1980’lerin ortalarından itibaren de Kirli Savaş’ı yaşadı.
Şaka değil, aşağı yukarı 30-35 yıllık bir yıkım dönemi...
Onyıllar boyu, üç haneli enflasyon, kriz anlarında yüzde 7000’leri vuran faizler, yokluklar, karaborsa ve ardındaki “köşe dönme”yi dayatan, dayanışmayı, paylaşmayı, örgütlenmeyi yasaklayan şiddet düzeni, bütün toplumu, en fazla da kendini koruma imkanları olmayan kesimleri, örseledi, öğüttü, eritti, çürüttü.
Acı ama gerçek... Sorumlusu, elbette, yıkıma uğratılan yoksul milyonlar, asıl kurbanlar değil... Ama afetin sonuçlarının üzerini örtmenin de yararı yok. En başta da o kurbanlara...
Kürtler, örneğin, boşaltılan binlerce köyden, dayatılan ihanetten, sürdürülemez hale getirilmiş yaşam koşullarından, herşeylerini bırakıp sadece onurlarıyla büyük kentlerin girdabına düşürülenlerin serüvenleriyle yüzleştiler... İnkar ederek değil... Onları sorumlu tutarak, yargılayarak hiç değil... Ama Kürt halkının bir bölümünün başına gelen toplumsal afeti ve sonuçlarını da açık yüreklilikle tartışabildiler... Onların acılarını yüreklerinde duyarak...
Türk milyonlar ise, ölüm soğukluğunda bir duyarsızlıkla kendi yıkımlarıyla başbaşa bırakıldılar. Türk aydınlarının, sanatçılarının, en çok da sosyalistlerinin suçuydu bu. Yüzleşemedik ve realiteyle bağımızı koparmak pahasına inkarcılığın çukurlarına düştük... Onlara da, kendimize da hayrı dokunmadı bu aymazlığın...
Bu yıkıcı dönemin önemli bir bölümü Kırli Savaş’a da denk geldi, iki afet birden yaşanmış oldu.
Soylu direniş, Kürtlerde bir arınma imkanı yarattı. Bir temizlenme, yücelme, olgunlaşma, aydınlanma, ruhunu kurtarma süreciydi onlar için mücadele. Düşürüldüğü noktadan ayağa kalkan her halk gibi güzelleştiler...
Ya biz Türkler?..
Adımıza işlenen şiddeti ve suçları önce görmezden, duymazdan, bilmezden geldik. Sonra destekledik. Zamanla, katıldık... Sonunda, paylaştık suçu...
Ne için ölmeye ve öldürmeye gönderildiğini bilmeyen ana kuzuları, öldürülen gerilladan “anı“ toplamaya, kesmeye başladı.
Haydi onları savaş koşulları insanlıktan çıkartmıştı. Peki ya, “anılar”ı, “takılar”ı gönderdiği yavuklusuna, ailesine, köy ahalisine ne olmuştu?
Geceyarıları mezarlıklara girip elleriyle mezar kazıp “terörist” arayan kadınlar?..
İşkenceciler, tetikçiler, linçciler?.. Kurbanlarından az mıdır sayıları?..
Oylarıyla, destekleriyle, çığ gibi büyüyen talepleriyle, sesleriyle, nefesleriyle kan ve şiddet talep eden, elde eden, tadını çıkaran sıradan insanlar?.. Sokak ortasında infaz edilen çocuğun şerefine polise alkış tutup pencereleri bayraklarla donatan sıradan mahalleliler?..
Bazen akrepleşen çılgın milyonlar... Şiddeti kutsayan, ona tapınan, ona müptela bir toplum...
Kim diyebilir ki, bunca kan revan içinde, bunca şiddette, bunca hoyratlıkta içimizdeki insanı yitirmedik?..
Kabuk bağlamış yaralarda ekonomik kriz, sosyal bunalım, kan ve şiddet var...
Yine de, yüzeysel kalmamak için yüzeydeki ilk bulgularla yetinmemeli. Kanser gibi hastalıklar, yaptıkları çok yönlü tahribatla başka hastalıkları da tetiklerler. Oralarda durmamak, kökenlere inmek gerek.
Soya soya kabukları irin dolmuş arterlerden kaynağa doğru ilerleyelim...
Türkiye’nin bunalımının kaynaklarına yolculuğu sürdüreceğiz...
Enflasyon ve savaş
Türkiye Bunalımı’na, sağlıksız görüntülerden, semptomlardan hareketle başladığımız “hastalığın teşhisi”ne yolculuğumuzu sürdürüyoruz. Kabukları soyarak... En üsttekinden ya da en yakınından başlayarak...