TÜİK verilerine göre Haziran ayında TÜFE'de 2017'nin aynı ayına göre yüzde 15,39 ve ÜFE'de yüzde 23,71'le son 15 yılın en yüksek artışları gerçekleşti.
TÜİK, Haziran ayı enflasyon rakamlarını duyurdu. Buna göre enflasyon, Haziran ayında yüzde 2,61 artarken, yıllık bazda yüzde 15,39 oldu.
Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK), Hazarın ayı enflasyon rakamlarını açıkladı. Açıklanan enflasyon rakamıyla birlikte milyonlarca memur, sözleşmeli personel ve emeklinin alacağı zam oranları da belli oldu. Haziran ayı enflasyon rakamlarının açıklanmasıyla milyonlarca memur ve emeklinin zam oranı da belli oldu.
TÜFE’de (2003=100) 2018 yılı Haziran ayında bir önceki aya göre yüzde 2,61, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 9,17, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 15,39 ve 12 aylık ortalamalara göre yüzde 11,49 artış gerçekleşti. Aylık düşüş gösteren tek grup yüzde 1,15 ile giyim ve ayakkabı oldu. Yıllık en fazla artış yüzde 24,26 ile ulaştırma grubunda gerçekleşti. TÜFE’de, bir önceki yılın aynı ayına göre ev eşyası yüzde 18,91, gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 18,89, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 16,79 ve lokanta ve oteller yüzde 13,30 ile artışın yüksek olduğu diğer ana harcama gruplarını oluşturdu.
ÜFE yıllık yüzde 23
Yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE), 2018 yılı Haziran ayında bir önceki aya göre yüzde 3,03, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 15,52, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 23,71 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 16,57 artış gösterdi.
Dövize enflasyon darbesi
TÜİK tarafından Haziran ayı enflasyon rakamlarının açıklanmasının ardından, dolar/TL kurunda sert yükseliş gerçekleşti. Rakamlar açıklanmadan önce 4.62 civarında olan dolar kuru, 4.6884'e kadar yükseldi. Enflasyon, Haziran ayında yüzde 2,61 artarken, yıllık bazda yüzde 15,39 olarak gerçekleşti.
ANKARA
İstihdam yok, kâr kocaman
Fortune 500 Türkiye listesindeki şirketlerin net kârları yüzde 52.28 artarken istihdam artışları yüzde 2.50’de kaldı. İnşaatta çalışan sayısı yüzde 30 düştü.
Türkiye’nin en büyük 500 şirketi net satışlarını yüzde 29.4, net kârlarını ise yüzde 52.3 arttırmayı başardı. Ancak, satış ve kâr artışı istihdama yansımadı. 500 dev istihdamını sadece yüzde 2.5 arttırdı. İmalat ve inşaatta ise istihdam kaybı büyük.
Türkiye’nin bankacılık ve holdingler dışında kalan üretim, hizmet, inşaat ve ticaret sektörlerinin en büyüklerini gösteren Fortune 500 listesi 2017 verileri açıklandı. Buna göre listenin zirvesi yine Tüpraş’a kalırken ilk 10 şirkette enerji ağırlığı dikkat çekti. Listede yer alan 500 şirketin toplam net satışları 1 trilyon 204 milyar liraya ulaşırken 2016 yılına göre artış yüzde 29.4 oldu. Fortune 500 şirketleri 2017’de kârlarına kâr kattı. Listedeki şirketlerin karı yüzde 52.3 artarak 64.8 milyar liraya yükseldi. Kâr ve net satışlarda yüksek büyüme gösteren Fortune 500 şirketleri istihdamda ise cimri davrandı. 2016 yılına göre Fortune 500 şirketlerindeki istihdam artışı yüzde 2.5 artışla 1 milyon 144 bin 945’e çıktı. İmalat sektöründe yüzde 6, inşaat sektöründe ve yüzde 29.7 istihdam düşerken, hizmet sektöründe yüzde 21.3, ticaret sektöründe ise yüzde 15.5’lük istihdam artışı yaşandı.
Hepsinin toplamı Walmart’tan küçük
Merkez Bankası 2017 ortalama dolar kuru 3.64 liradan baz alarak yapılan hesaplamaya göre, Fortune 500 Türkiye’nin toplam satışları 330.3 milyar doları buluyor. Buna göre,Fortune 500 Türkiye şirketlerinin tamamı Fortune 500 ABD sıralamasına ikinci sıradan girebiliyor. ABD listesinin ilk sırasında bulunan Walmart’ın net satışları 500.3 milyar doları aşıyor. Bu rakamlara göre, Türkiye’nin en büyük 500 şirketinin net satışlarının toplamı Walmart’ın yüzde 66’sı yapıyor. Fortune 500 listesinde yer alan 376 şirket ihracat yaparken, 124 şirketin satışlarının tamamını yurt içinden elde ettiğini görülüyor.
Şirketlerin 78’i zarar açıklamış
Listeye bu yıl 93 yeni şirket girdi. 328.1 milyar lira net satış gelirine sahip Fortune 500Türkiye’nin ilk 10 şirketinin sektörel ağırlığı geçmiş yıllarda olduğu gibi geleneği bozmayarak petrol ve enerji şirketlerinden oluştu. Listede yer alan şirketlerin 78’i zarar açıkladığı görülüyor. 225 şirketin satış geliri 1 milyar lira sınırını aştı.
İşsizlik, düşen ücretler, zincirleme iflaslar
Prof. Korkut Boratav, Türkiye ekonomisinin resmini çekerek, yaklaşan yerel seçimler karşısında iktidarın nasıl bir seyir izleyeceğini, seçenek ve tercihlerini yazdı.
Prof. Boratav’ın haber.soL.org’da yer alan makalesinin bazı bölümleri şöyle:
Ekonomik küçülme işaretleri
Hükümet, 2017’de tipik bir seçim ekonomisine girdi; darbe girişiminin ekonomiyi daraltıcı etkilerini, kamu harcamalarını, teşvikleri, vergi indirimlerini ve KGF destekli banka kredilerini pompalayarak aşmaya çalıştı ve (istatistiklerin gösterdiği gibi) başarılı da oldu. Üretim kapasitesinin zorlanması, ekonominin yapısal dengesizliklerini fazlasıyla bozmuş; büyüme ivmesini tıkamıştır. Dahası, Nisan’dan itibaren bazı sektörlerde üretim gerilemesi başlamıştır.
Ocak-Mart Türkiye PMI ortalaması 54,4’tür. Yani, 2018’in ilk üç ayında sanayi büyüme eğilimi içindedir. Bu bilgi aktardığım diğer istatistiklerle uyumludur. Bu ortalamayı, Nisan ve Mayıs PMI değerleriyle karşılaştıralım: 54,4→ 48,9 → 46,4… Buna göre, sanayi Nisan ve Mayıs’ta daralma eğilimine girmiştir; “iniş” ivmesi de hızlanmaktadır.
Sanayi, ileri ve geri bağlantıları ile ekonominin ve millî gelirin sürükleyici sektörüdür. Sektördeki daralmanın tüm ekonomiye yansıması kaçınılmazdır.
Nisan ve Mayıs’ta hükümetin seçim ekonomisini yeni teşvik, af, vergi indirimleri ve transferlerle sürdürdüğünü biliyoruz. Nisan-Mayıs PMI endeksleri bu önlemlerin sanayi üretimine yansımadığını ortaya koyuyor. Büyüme sınırlarına toslayan malî/parasal genişleme nereye yansır? Hızlanan enflasyona (Mayıs’ta yüzde 12,2’ye); büyüyen cari açığa (Nisan’da 12 ay toplamı olarak 57,1 milyar dolara)…
Dışsal kırılganlıklar ağırlaşıyor
Türkiye’nin bazı dışsal kırılganlıklarının 2016 ile 2018 arasındaki seyri tabloda özetleniyor. Bu dönemde tablodaki göstergeler kesintisiz olarak bozulmuştur. Artan kırılganlıkların algılanması, uluslararası ortamdaki olumsuzluklar ile birleşince, Türkiye’ye dönük sermaye akımları yavaşlamakta; döviz fiyatları, tahvil faizleri tırmanmaktadır.
Finansal kriz olasılığı bu olguların sonunda doğmuştur.
Tabloda ortaya çıkan durumu özetleyelim:
* Türkiye’nin cari işlem açığı büyük “yükselen piyasa ekonomileri” içinde rekor düzeydedir.
* Dış borç stokunun millî gelire oranı kritik yüzde 50 eşiğini aşmıştır.
* Borçların bileşiminde özel sektörün (bankaların, şirketlerin) ve kısa vadeli dış borçların payı tırmanmaktadır.
* Şirketlerin döviz varlıkları ile döviz yükümlülükleri arasındaki makas kesintisiz açılmaktadır.
* Bir kriz ortamında ülkenin dış yükümlülüklerini karşılayacak ana güvence olan TCMB döviz rezervleri kısa vadeli borçların altındadır ve bu yetersizlik (kısa vadeli borç /rezerv oranı) giderek ağırlaşmıştır.
* 12 ayın dış finansman gereksinimi, mutlak ve göreli olarak ağırlaşmaktadır.
* Kamu dengesi de bozulmaktadır ama dış dengelerdeki bozulma öne çıkmaktadır.
Tabloda yer almayan bir bilgiyi de ekleyeyim: TCMB’nin brüt döviz rezervleri, Ocak 2018 ile 15 Haziran 2018 arasında 11,1 milyar dolar erimiş; 78,9 milyar dolara inmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, Merkez Bankası beş buçuk ayda net rezervlerinin üçte birini piyasaya sürerek döviz fiyatlarını frenlemeye; seçim arifesinde iktidara destek vermeye çalışmıştır.
Bu bilgiler ve benzerleri, Türkiye ekonomisinin dış yükümlülüklerinde tıkanma olasılığını finans çevrelerinin gündemine getirmiştir. Mayıs’ta Cumhurbaşkanı’nın Londra konuşmaları kötümser öngörüleri daha da ağırlaştırmıştır.
Saray’ın güç ekonomik seçenekleri
Kamu açıkları artmaktadır ama esas sorun özel sektörün artan dış yükümlülüklerinden gelmektedir. Bu durumu ağırlaştıran bir bağımlılık olgusu daha var: Ekonomi, (2008-2009’da gözlendiği gibi), küçülürken dahi cari açık vermektedir.
Finans çevrelerinin reçetesi çeşitli kanallardan (örneğin IMF’nin Nisan Türkiye Raporu’ndan) iktidara iletilmiştir: Sert bir iç talep daraltma operasyonu ile cari işlem açığı aşağı (giderek sıfıra) çekilmelidir. Özel talep, faiz oranları yukarı çekilerek; kamu sektörü talebi ise malî kemer sıkma ile gerçekleşir.
Enflasyon yapay olarak bastırılmıştır; Temmuz’da yüzde 20 eşiğini geçmesi beklenir. TCMB’nin politika faizi bu eşiği aşmalıdır. Politika faizi → mevduat faizi → kredi faizi halkaları işleyecek; kredi faiz oranları (diyelim yüzde 35’lere) sıçrayacaktır.
Devlet harcamalarında millî gelirin yüzde 2’si oranında daralma öneriliyor. Bu daralma, millî gelire çok daha sert bir boyutta yansıyacaktır. “Malî disiplin” reçetesinin bölüşüm yükü emek gelirlerine yansıyacaktır. Dahası da var: Cumhurbaşkanı için hayati öncelik taşıyan kamu-özel ortaklığı (KÖO) yatırımlarının finansman biçiminin kamu maliyesine yasıma boyutları da mercek altındadır. Bu konuda tespit ve uyarılar IMF Raporu’nda ve doğrudan doğruya mega-projeleri hedef gösteren 7 Haziran tarihli bir Financial Times makalesinde yer alıyor.
Döviz kurları dalgalanmaya bırakılacak; ekonomi yeni bir dengeye ulaşacaktır. Bu “yeni denge”nin, Türkiye ekonomisinin 2018’in son çeyreğini ve 2009’un tümünü kapsayan bir küçülme süreci sonunda yerleşmesi beklenir. Artan işsizlik, düşen ücretler, zincirleme iflaslar doğal uzantılardır.
Bu uyum sürecinin bir IMF programı ile gerçekleşmesi yeğlenir. Küçülen ekonominin cari açığı eritmesi beklenir. O zaman programın çeşitli aşamalarına bağlanan IMF kredi dilimleri, ekonominin dış yükümlülüklerinin (banka alacaklarının) karşılanmasına tahsis edilir. Batık şirketlerin dış bankalara borçları da devletin borçlarına (IMF kredilerine) dönüşmüş olur.
Saray, bu tür bir programı Mart 2019 seçimlerinden önce sineye çeker mi? Direnme, hızlı sermaye çıkışlarını tetikleyecek; döviz borçlusu şirketler batacak; yerli bankaları sürükleyecek; finansal kriz hızla, sert boyutta patlak verecektir.
Saray, hükümete Mehmet Şimşek’i alırsa finans kapitale teslimiyet sinyali verilmiş olur. Geçici iyimserliğin kalıcı olması için IMF programı yararlıdır. O zaman finansal kriz içermeden küçülen bir ekonominin seçimlere yansıma riski göze alınmış olacaktır.
Belki de göze alınabilir. OHAL ortamı kayyum yönetimine devredilen belediye örnekleriyle doludur. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin muhalefete geçmesi gibi bir “yamukluk” dahi, aynı yöntemlerle niçin düzeltilemesin? Finans sermayesi demokrasi tutkunu değildir.
Mega-projeler askıya alınacak mı? Müteahhit-inşaatçı sermayeyi ihya eden yatırımlar, düzenekler frenlenebilecek mi? Türkiye gibi bir ekonominin yaratabileceği servet rantlarının, vurgun-avanta düzeninin sınırına gelindiği (“bu kadarına da şükür” denilerek) algılanacak mı? Sınırsız rant hırsı frenlenebilecek mi?
İslamcı faşizmin teslimiyeti kaçınılmaz
İslamcı faşizmin emperyalizme teslimiyeti kaçınılmazdır.
İşin özüne de gelelim: Patlak veren bunalım, emperyalizm-finans kapital-kapkaççı Türkiye burjuvazisi ve AKP iktidarının ittifakının ürünüdür. Faiz lobisi gibi sahte söylemler, ittifaktan kopma anlamına gelmez; işbirliği çeşitli biçimlerde devam edecektir.
Otomotivde keskin fren
Otomobil ve hafif ticari araç pazarı Haziran 2018’de yüzde 39 daralma yaşadı.
Haziran ayı otomobil ve hafif ticari araç pazarı yüzde 38,99 düşüşle 51.037 adet oldu. 2018 yılı altı aylık döneminde ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 11,92 daralma yaşandı ve 353 bin 348 adet olarak gerçekleşti. 2017 yılı altı aylık dönemde 401 bin 158 adet toplam pazar gerçekleşmişti.
Otomotiv Distribütörleri Derneği'nden (ODD) yapılan açıklamaya göre, bu yılın ilk yarısında 2017'nin aynı dönemine göre otomobil satışları yüzde 9,82 azalarak 275 bin 870, hafif ticari araç satışları ise yüzde 18,64 gerileyerek 77 bin 478 olarak gerçekleşti.
Toplam pazarda Haziran ayında ise 51 bin 37 araç satıldı. Bu rakam geçen yılın Haziran ayında 83 bin 658 düzeyinde bulunurken, bu da otomobil ve hafif ticari araç pazarının yüzde 38,99 küçüldüğünü ortaya koydu. Haziran’da bir önceki yılın aynı ayına göre otomobil satışları yüzde 37,69 azalarak 41 bin 225'e, hafif ticari araç satışları da yüzde 43,91 gerileyerek 9 bin 812'ye düştü.
IMF’in kapısını çalabilir
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) İktisat Profesörü Daron Acemoğlu, yapısal problemleri çözmek için kısa vadeli politikalar yerine orta vadeli politikalara odaklanmadıkça ekonominin geleceğini karanlık görüyor. Türkiye ekonomisindeki yapısal, siyasi ve yargı ile ilgili sorunlara dikkat çeken Prof. Acemoğlu, problemlerin seçim belirsizliğinin sona ermesiyle çözülecek kadar kolay olmadığını söylüyor.
Prof. Acemoğlu, Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı. Söyleşide öne çıkan belirleme ve önerileri şöyle:
Yapısal sorunlar var
Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları var. Yüksek enflasyona, düşük yatırım oranlarına ve doların değer kazanmasına neden olan seçimle ilgili belirsizlik değildi. Yapısal sorunlar, son 10 yılda Türkiye’nin ekonomik büyümesinin krediler ve gayrimenkul sektörü tarafından körüklenmesi gerçeğiyle ilgili. Türkiye ekonomisinde, son 10 yılda, çok fazla verimlilik artışı olmadı. Teknolojik gelişme veya gayrimenkul sektörü dışında yatırım artışı yaşanmadı.
Sert iniş riski var
Ekonomide ‘sert iniş’ riski var. Bu senaryo, gayrimenkul ve inşaat sektörleri üzerinden, tüketimle körüklenen ve dış ticarete konu olmayan büyümenin yaşandığı gelişen ekonomileri gözlemleyenlerin çok aşina olduğu bir senaryodur. Bu şekilde bir büyümeyi daha sonra ani duruşlar izler. Bazen negatif büyüme ve bazen enflasyon, bazen bankacılık sektöründeki problemleri beraberinde getirir. Türkiye, ümit ediyorum ki, negatif büyümeyi, özellikle inşaat sektöründe birçok şirketin iflasını ve daha sonra bankacılık sektörüne ve ekonominin geri kalanına yayılan riskleri içeren sert inişten kaçınır. Ancak ‘sert inişi’ önlemek için gereken yapılmıyor.
IMF programı yardımcı olabilir
Türkiye için ciddi riskler var. En yüksek enflasyon oranlarından ve cari işlemler açığında da en yüksek oranlardan birine sahip. Altta yatan yapısal problemlerden daha çok endişeliyim. Bir IMF programının yardımcı olabileceğini düşünüyorum ama sadece kısa vadede değil orta vadede düşünmemiz gerekiyor.
Sağlıklı ekonomik büyüme için
Demokrasi; siyasal özgürlüğü destekleyen siyasal kurumlar büyüme için faydalıdır. Toplum baskıdan arındırılırsa, ifade özgürlüğü varsa, demokratik kontrol mekanizmaları söz konusuysa, ekonomi güç ve çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmemişse, büyüme teşvik edilir ve daha yüksek kaliteye ulaşır. Bu doğrultuda, basın özgürlüğünde geriye düşüş, yargı bağımsızlığının ve diğer kurumların bağımsızlığının azalması, insan haklarına getirilen sınırlamalar, sağlıklı ekonomik büyüme ihtimalini azaltacaktır.