Vatanları Kuzey Kürdistan’daki Wan gölünün kıyılarından Zagros’a uzanan uzun beyaz saçlı, engerek yüzlü, iri adamlar dediğimiz bu kavim, Zagrosun gizemli, korkusuz savaşçıları olmamaları için bir neden var mı?
Yukarı Irak boyunca var olmuş yerleşim bölgelerini ele geçirmek için Kral Süleyman’ın tabiriyle „Cinlerin çocukları“ ırkın yukarı Zagros dağlarından aşağıya doğur indikleri bir anda içlerinde Tel-el Obeydin’de olduğu yeni topluluklar kurmak için gittikçe Güneye doğru yayıldılar.
Hatta M.Ö 1300’lerde bu kadim ırkla ilgili olarak kaydedilmiş engerek yüzler kuşkusuz antropologlar tarafından hem Mısır hem Sümer’in en eski mezralarında bulunmuş olan uzun başlı insanların tufan öncesi zamanların insan tipi olan ırkın vatanları Zagros’tan geldikleri söylenir.
Bin yıllar öncesine dayanan uzun beyaz saçlı, engerek yüzlü, iri ve korkusuz savaşçılarının gizemli tarihini taş tabletlerden yazıları hale getirilen metinlerin akıbeti nasıl oluyorda tapınak ve kütüphanenin tozlu raflarında çürütülmeye terk edilerek adeta yok sayıldı?
Günün birinde, Ortadoğu kökenli Mezopotamya uygarlığını araştırmak için engerek yüzlü dedikleri bu gizemli ırkın kim oldukları yönünde Andrew Collic adında bir araştırmacının, kilise bodrumlarının tozlu raflarında bir tesadüf sonucu „tufan öncesi“, Patrik Hanok’un sözleriyle yazılmış kitabı bulur.
Burada asıl mesele şudur; tarihçi hiç de özgür bir insan değildir. Geçmişe ilişkin olarak, sadece bu geçmişin kendisine açıklamak istediklerini bilebilmektedir. Tarihin, tarihçiler elinden yok edildiğini görmek acı verici bir olaydır. Yani, akıl yetisi birey için neyse, tarih de insan soyu için odur.
Örneğin bir hayvan tarihi yoktur; çünkü bir hayvan hiçbir zaman dışına çıkmadığı edinimler döngüsü içinde tutsaktır. Bir hayvan ne ise ebediyen odur, o ne olacaksa, saha üst ancak bozulmaz bir mekanizmanın yasalarınca önceden belirlenmiştir. Ama İnsan tarihi önceden belirlenmemiştir. O kendi tarihini kendisi yapabilir ve yapmalıdır?
Böylece, bilimciler, tarihçiler ve arkeologlar dahi medeniyeti batı uygarlığına dayandırarak, kendilerince doğru bildikleri bu yanılgıya, „sonradan ne kadar yanıldıklarını hatırlatan Kürt Halk Önderi Öcalan; batı dünyasını bir nevi itirafa zorlamasıyla, anlaşıldı ki, medeniyet dedikleri uygarlığın kökleri; Zagroslar ve beraberindeki Dicle-Fırat, eden diyarı olduğuydu.
Demek ki yaşamı yaratan bilim değil, yaşamın bizzat kendisidir. Bu demek oluyor ki özgürlüğü yaratacak tek güç de halkın kendiliğinden eylemidir.
Tarih kurak topraklarda kavrulmuş güneşin altında bir taşın bile siper olmadığı Elem Kenan –diyarı arasına sıkışıp kalan mazlumların kurtarıcıları olan bu korkusuz savaşçıların güçlü teknolojiye karşı ilerleyişindeki inanç; „biz yaşamı uğrunda ölecek kadar çok seviyoruz“ diyen devrimcinin faşist Türk devletinin zulmüne teslim olmayan Kürt Özgürlük Hareketinin çekirdek kadrolarından Kemal Pir’in sözlerinde saklıdır.
Tarih biraz sonra kurak topraklarda insanlık değerlerinin ters-yüz edildiği hatta toplumsal maneviyatın mum ışığında arandığı bir anda; toz bulutlarının ötesinde görünen bir avuç insanın cesurca ilerleyişinden söz edecektir.
Ortadoğu’da toplumsal maneviyat, kapitalizmin devasallığı tarafından adeta yutulmuştur. Bu konuda kendilerini insan emeği üzerinde gören, emperyalist devletler ışığın yokluğu ile halkları sürekli yanlış yola sevk ettiler. Böylece, bir halk tiranlığa bir kez boyun eğdi mi, ayaklanma alışkanlığını hatta ayaklanma içgüdüsünü büyük ölçüde yitirir ve direnme umudu kırılır.
Gün geldi tiranlık halklar tarafından alaşağı edildi ve Kürt Halk Önderi Öcalan’ın düşüncelerinden hareketle Rojava Kürtlerinin örgütledikleri toplum yapısı ve politik yöntemleri içine alacak yeni bir modelle, eşiz geleceğe imza atarak kalıcı bir örnek oluşturdu.
Böylece engerek yüzlü savaşçıların vatanları olan Kürdistan’ı yeniden inşası için giriştikleri özgürlük yürüyüşü, beraberindeki insanlık tarihinin yeniden yorumlanıp yazılmasını da zorunlu kılmıştır.