Niçin korktuğumu nereden başlayarak anlatacağım hasta bakıcı vardı bir de; - köylüler ona hademe diyordu - tam anlatacağım gün karısının kızkardeşine tecavüzden tutuklanıp hapse atıldı. Oysa nasıl anlatacağım üzerine uzun uzun düşünmüş, bir yığın hesap yapmıştım gece boyunca. Adamın böylesine bir utanç yüzünden tutuklanmasına üzüldüğümden çok, mükemmel biçimde kurguladığım niçin korktuğumu anlatma planımın boşa gitmesine üzüldüm. Sonradan anlatılanlara bakılırsa dedikodular yeni değilmiş. Kızın bir suçu yokmuş. Eşinin kız kardeşi, hademenin eşinin ve çocuklarının evde olmadığı bir gün, eve gelip, çok hasta olduğunu söylemiş. Gerçekten de çok hastaymış. Adamın savcıya anlattığına göre ayakta duramayacak kadar çok hastaymış kız. Kız da bunu savcılıkta doğrulamış zaten. Gözü kızda olan adam ayağına gelen bu fırsatı kaçırır mı? Hastaneden - ne vakit arakladığını bilmiyorum - arakladığı uyku ilaçlarını; “İç bunları! Hemen iyileşirsin!” diyerek kıza vermiş. Öyle anlaşılıyor ki, adam, bu planı önceden hesaplayarak kurgulamış. İlaçları içen kız birkaç saniye sonra yığılıp düşmüş yere. Sonrasını biliyorsunuz. Az önce söyledim.
Bir de kâtip vardı. Güven duyduğum, arada bir basit konular üzerine konuştuğumuz, fakat işi gücü köyleri boşaltılmakla tehdit edilen köylülerin hayvanlarını ucuza alıp pahalıya satmak olan kâtibe anlatmayı bazen düşünüyor, hep bazı hesaplar yapıp beni dinlemediğini anlayınca, ona anlatmaktan da vazgeçtim. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, sanıyorum, birisinin hayvanlarını çok ucuza aldığı yetmezmiş gibi parasını mı vermemiş ne, böyle bir sebepten çıkan kavgada başka bir köyden bir adamı bıçaklayarak yaralamış - adam ölünce o da tutuklandı.
Kâtip, tutuklandıktan sonra; köylerin boşaltılacağı dedikodusunu kendisinin uydurduğu anlaşıldı. Gerçi o köyler çok sonra, sanıyorum ben istifa edip oradan gittikten üç ya da dört yıl sonra, askerlerce zor kullanılarak boşaltıldı. Gazetede okudum. Beni dinlemediğini sandığımda kâtibin tekin biri olmadığını düşünüyor, fakat tekin biri olmamasının beni ilgilendirmediği için umursamıyordum. Beni dinlemediği ve tekin biri olmadığını düşündüğüm halde şimdiye dek gelmiş gitmiş hekimler içerisinde en çok beni sevdiğini söyleyip duruyordu. Hata, birkaç defa, beni evlerine misafir ederek oldukça iyi ağırladı. Evde babasıyla tanıştım. Babası hakkında çok şey söyleniyordu; üçkâğıtçı, dalavereci, hırsız filan yani. Kendi anlattığına bakılırsa, tamamı sulak olan köylünün ve tabii ki kendisinin arazisine zarar vermesin diye yaz olunca kışlık yerdeki hayvanlarını daha serin yaylalara götüren Bêrîtan’lıların sürülerini köy sınırının dışına geçirmek için rehberlik yaparmış. Kendisini dinlediğinizde tereddütsüz böyle biri olduğunu sannardınız. Köylüyü düşünen bir iyilik meleği yani… Ben de öyle sanmıştım ne yazık ki.
Herhangi bir konuyu anlatırken en küçük ayrıntıyı bile atlamayarak usanmadan, bazen soluklanmadan, yalnızca arada bir önündeki sürahiden bir bardak su alarak konuyu kaldığı yerden anlatan hoşsohbet biriydi. En sıradan bir hadiseyi saatlerce anlatabilecek kadar çok seviyordu konuşmayı. Konuşurken kendisinin dinlenip dinlenmediğini de kontrol ediyordu arada. Dinlendiğini görünce daha da içten anlatıyordu. Herhangi bir konuyu, bu denli keyifli ve güzel, kullanacağı her sözcüğü özenle seçerek anlatan birini hiç tanımamıştım daha önce. Kendisini dinlemekten çok keyif alıyordum. Böylesine keyif alacağım biçimde anlatınca, korkularımı düşünmekten uzaklaştırdığı için kâtibin beni evlerine davet etmesini daha çok istiyordum. Fakat kâtip tutuklanınca bir daha gidemedim o eve.
Dedim ya, köylüler daha başka şeyler söylüyorlardı adam hakkında. Köylünün anlattıklarına bakılırsa; Bêrîtan’lıların sürülerini geçirirken, gizlice, hayvanları ayaklarından bağlayıp ormana saklarmış, sonra da karanlık çökünce gelip sakladığı hayvanları götürüp şehirde satıyormuş. Köy sınırından uzaklaşan sürü sahipleri, çok sonra, hayvanlardan birkaç tanesinin kaybolduğunu fark ettiklerinde, kurt kapmıştır diyerek adamdan şüphelenmemişler hiçbir zaman. Çünkü kendilerine rehberlik yapan, evinde ağırlayan, yedirip içirirken cömert davranan bu adamdan şüphe ederlerse ‘nankör’ bilinmekten korkuyorlarmış. Kâtibin babası hakkında anlatılanlara inanmamı sağlayan olay köylülerin anlattıkları falan değil, başka bir olaydı. Kısaca anlatayım.
Korkularımı düşünmediğim ve masanın arkasında kaybolacak biçimde sandalyeye gömüldüğüm bir gün, bu huzurlu halimden içeriye giren, bacağının teki olmayan, bir adam beni çekip aldı. İçeri girer girmez “merhaba” deyip karşımdaki sandalyeye oturdu. Sağ elindeki değneği bacakları arasına bıraktı. Derdinin ne olduğunu sordum ve başladı rahatsızlığını anlatmaya. “Bacağım bundan dört yıl önce, hayvanları satmak için şehre götürdüğümüz bir gece, daha önce de hep hayvanları geçirdiğimiz yerdeki mayının patlamasıyla koptu. Bu aralar, bu bacağımın ağrısından uyuyamıyorum” dedi ve olmayan bacağını gösterdi. Gösterdiği, olmayan bacağının olduğu, boşluğa bakarak “kimin hayvanlarını?”diye sordum. “Kâtibin babasının Bêrîtanlardan çaldığı hayvanları gece karanlığında götürüp şehirde satıyorduk” dedi ve ekledi “bacağıma rotez bacak taktıracaktı puşt”. “Rotez değil, protez” diye düzeltirken “neyse ne, işte ondan taktıracaktı bana” dedi. Susup dinlediğimi görünce, hayvanları geçirirken nasıl sakladıklarını, sonra onları nasıl götürüp sattıklarını yüzüne düşen öfkeyle baştan sona bütün ayrıntısıyla anlattı... Neden davacı olmadığını sorduğumda; yüzüne yansıyan utanç ve korku ifadesiyle bu kez sağlam bacağına bakıp “işin ucunda devlet de var, beyim” dedi. “O mayını oraya devletin koyduğunu bütün köylü biliyor. ‘O saatte niye oradaydınız’ diye sormazlar mı adama sonra? Bizim köy aha şu dağın arkasında…” deyip parmağıyla pencerede bir kısmı görünen dağı imledi. İmlediği yöne baktım. Meşe ağaçlarıyla kaplıydı. Kızıl bir patika ortadan ikiye bölmüştü dağı. Kendi korkumu unutmuş, bu ufak tefek adamın korkusunun nemenem bir korku olduğunu düşünmeye başlamıştım ki; “söyle beyim, bacağıma o dediğin şeyden, rotez mi, motez mi işte ondan taktırabilecek miyim bu saatten sonra?”diye sordu.
Uzun uzadıya ne yapması gerektiğini söyleyerek reçete yazdım; sonra, ne yapması gerektiğini bir kâğıda yazıp, kâğıdı ve reçeteyi kendisine uzattım.
Bacakları arasındaki değneği eline alıp ayağa kalkarak uzattığım kâğıdı ve reçeteyi aldı, minnet duygusuyla eğildi ve “dediklerini aynen yapacağım sağ olasın beyim, Allah tutuğunu altın etsin!” deyip kapıya yürüdü. Kapıyı açıp çıktı.
Adam gidince masanın çekmecesini açtım. Daha önce, geldiğim ilk aydı sanıyorum, hastalardan birisinin giderken unuttuğu çantanın içerisinde bulduğum ve fırsat buldukça incelediğim, tabii ki kimse bilmesin diye hep kilitli olan çekmecede sakladığım Kürtçe-Türkçe sözlüğün üzerindeki dosyanın içinden boş bir sayfa ve ilk harflerini Kürtçenin harfleriyle, öylesine, yazdığım yazıyı çekip alırken yeniden açılan kapıdan yine o adam göründü. Omzunu kapı kasasına dayayarak “Beyim, rotez nasıl yazılır? P’yle mi, p’siz mi?” Tekrarlayarak yine aynı şeyi…
“Affedersiniz beyim, rotez nasıl yazılır? P’yle mi, p’siz mi?” dedi ve
beyaz badanalı koridora yürüdü. Küçüldü. Ve küçüldükçe küçüldü
cebe girecek kadar. Öylesine küçüldü ki; afalladım ve inanması
çok güç bir şeye dönüştü. Ve daha da küçülerek, oldukça garip,
düşlemenin olanaksız olduğu bir hal aldı. Tanımsız; öylesine
eciş bücüş bir hal aldı ki, amanım diyeceğim kadar… Yeter
êdî bese diyeceğim tuttu. Ve o daha da küçüldü, feeeeee
fesuphanallah” dedim. Ve de başparmağım kadar oldu,
gözlerimi kapattım. Lambada bir cin gördüm. İşte o
hala küçülüyor. Dünyanın en küçücük şeyi bu der
insanoğlu benim gördüğüm şeye. Küçülmenin
karşı konulmaz olduğunu gösterir gibiydi bu
lakapsız ve tek bacaklı adam. Yokolup çıktı
menzilden diye düşünürken bir ses duydum.
nereden geldiğine kulak kabarttım. Bu
o mu acaba? diye sanarak bakmadım
rüsva olmaması için o sese. Kapıda,
pisipisine gitti şu bacağım dediğini
qaleş bilmesin diye yazacağımı
sanmasından korktuğum için
şöyle yazıyorum ancak. “Bu
tek bacaklı adam, o gün, o
uğursuz mayın yerine;
velinimetimdir dediği
welatêfiroşî çima qe
xetmenekir çima?”
yorgunum. Çok.
Zaman yok…
Adam gitti...
Bekle, dur!
Derken
Ben;
O,
yeniden içeriye girdi. Ve elinde tuttuğu reçeteyi sallayıp “bu şey kaç para tutacak, beyim? “ diye sorduğunda; masanın üzerindeki boş kâğıda, korkularımı tetikleyen şeylerin tek tek neler olduğunu değil, eski bir savaşın gölgesinin de değil, yeni bir savaşın ta kendisinin dehşet ve korkunç ve de daha yakıcı gerçeğinin çok daha acımasızca, yüreğe de, zihne de düştüğünü… İşte bu nedenden istifa edeceğimi yazıyordum…