Kürdistan’daki devlet baskıları nedeniyle 25 yıl önce Almanya’ya yerleşen Özmen ailesinin ne denli ‘entegre’ olup olmadığını tartışmayı amaçlamıyorum. Fakat kanımca Spiegel’de demeci yayınlanan Detmold sakininin sözleri, ülkedeki ‘entegrasyon’ algısını özetler nitelikte.
Kontrole dayalı egemen sistemler tarihin her döneminde, kendi varlıklarını güvence altına almak için suni korkular yaratıp, stereotiplerin de yardımıyla ‘tehditler’ yaratmışlardır. Almanya açısından 19’uncu yüzyılda kırsaldan gelenler ötekileştirilirken, 20’nci yüzyılın başında komünistler toplumun temel düşmanları olarak yansıtılıyordu. Sonra bir dönem, ülkenin yeniden inşaası için ‘misafir işçi’ olarak gelen İtalyanlar, Türkiyeliler dıştalandı. 11 Eylül ile birlikte ise birden müslümanlar potansiyel suçlu olarak devreye konuldu.
Almanya’da göçmen ve entegrasyon tartışmaların başlaması -başlatılması bu döneme denk geliyor. Ondan önce, ‘entegrasyon’ veya ‘uyum’ ile ilgili bu düzeyde bir tartışma yoktu. Şimdi ise o denli esaslı bir gündem ki, bizzat hükümetler tarafından ‘Ulusal Entegrasyon Plan’ları çıkarılıyor, artık Maria Böhmer gibi Göç ve Entegrasyondan Sorumlu Devlet Bakanları var.
Şimdi kendi başına varlığı uzun süre görmezden gelinen, bir göç ülkesi olduğunu inkar eden Almanya’da, bu hususa önem verilmesi, göçmen örgüt temsilcileriyle başbakanlıkta zirvelerin gerçekleştirilmesi, yıllık raporların çıkarılması, göçten sorumlu bakanlıkların oluşturulması olumlu değerlendirilebilir. Ancak Böhmer’in açıkladığı rapora bakıldığında, bütün bunlara rağmen pratikte pek de değişen bir şey yok. Rapora göre Almanya’da göçmen kökenli insanların işsizlik oranı genelin iki katı, göçmenlerin yoksulluk riski daha yüksek, eğitim sıkıntısını yaşayanların çoğunluğu göçmen vs. Yani denebilir ki, bu ülkedeki toplumsal, ekonomik ve politik sorunlar göçmenlerce iki kat yaşanıyor. Ve Almanlar ile göçmen kökenliler arasındaki uçurum da kapanmak yerine giderek derinleşiyor.
Kuşkusuz bu durumun birden fazla, bazı açılardan çok da karmaşık sebepleri vardır. Ancak bence en temel sorun, ‘entegrasyon’ algısında yatıyor. Alman uluslaşma sürecinin Bismarck döneminde ulus-devletleşme sürecine paralel, üstten bir şekilde geliştiği veya geliştirildiği, bilinen bir gerçek. Üstten uluslaşmanın beraberinde getirdiği bir şey de, egemen toplum zihniyetidir. Dikkat edilirse devlet olgusunun da çok güçlü olduğu, yaşlıların birer gönüllü polis gibi düzeni korumak üzere saatlerce pencereden dışarısını gözlediği bu ülkede sözünü ettiğim egemen toplum zihniyeti nedeniyle ‘sahipler’ ve sahiplerin düzenine ‘uyum’ göstermesi beklenen ötekiler var. Dolayısıyla bu açıdan ‘biz’ ve ‘onlar’ algısının çok güçlü olduğu bir ülkedir Almanya. Bu keskin ayrım, 50 yıldan beri Avrupa dışından da göç alan bu ülkede gerçek anlamda çok kültürlü bir toplum önünde engel oluşturuyor. Çünkü düzenin belli sahipleri olduğunda, ‘onlar’dan sayılanlar da hep ‘misafir’ statüsünde tutulur. Gerçek bir çokkültürlü toplumda ise kimse misafir değil, herkes içinde yaşanılan ortamı birlikte inşa edip geliştirir.
Bu nedenle mevcut iktidar ilişkilerin sürdürülmesi temelinde, egemenliğe dayalı bir konsept olarak geliştirilen ‘entegrasyon’ olayı bence reddedilmeli. Eğer hepimiz bu ülkenin yurttaşlarıysak, eğer hepimiz pratikte de aynı hakların sahipleriysek, o zaman hepimiz de aynı oranda bu ülkeyi şekillendirme hakkı kadar, bunun koşul ve imkanlarına da sahip olmalıyız. Bunun adı ise ‘entegrasyon’ değil, aktif katılımcılıktır. Çokkültürlü bir toplum ancak bu şekilde geliştirilebilir. Bundan dolayı da entegre olmuyorum. Bence siz de olmayın.