Ali Bulaç, Irak’tan Afganistan’a, ABD’nin sinema ve eğlence endüstrisine, meselenin entelektüel camianın algısında nasıl bir yer tutup işlendiğine değin birçok veçheden konuyu irdeliyor da, daha kanları kurumamış Uludereli’lere satırlarında yer bırakmıyor.
Sadece Ali Bulaç değil ama bütün yazılıp çizilenler, yapılan analiz ve çözümlemeler şunu gösteriyor ki; eğer zihinsel dünyanızı cari algıya teslim ederseniz, önce insanlığınız işgal edilir, ki bu, en vahşi işgal biçimidir. Bu durumda, ilk önce şahsiyeti şüphe götürmeyenler tarafından tecavüze uğrarsınız. Akademi de, din de, ahlak da, hukuk da, bu kurumları temsil eden toplumsal öncüler de tecavüzde ilk sırayı kaparlar, algınızı, anlama becerinizi, dahası fıtratınızı bozar, namus dairesinden çıkartırlar sizi...
Mesela „ölüm“ü „sivil“ ve „diğer“ başlıkları altında ayırır, böylece rahatlıkla öldürmek istediklerini „diğer“ hanesine kaydederler. Velev ki siz, „sivil“ sepetinde kalmış olsanız bile, bu sizin ölümden kurtuluşunuzu garanti etmez. Zira herhangi bir anda „diğer“ hanesindekilerden biri, ansızın, sizin bilginiz dışında, haberiniz olmadan gelip sizin kümenize katılmış olabilir, bu da olmasa, öldürme meşruiyetini elinde bulundurduğunu vazedenler „diğer“ hanesinden birinin size karışmış olabileceğini zannetmiş olabilir, bütün bu durumlarda da ölümünüz, öldürülmeniz meşruiyet kazanabilir. Diyelim ki Uludere’de, Roboskî’de, „diğer“ hanesinde olduğu vazedilmiş olan Bahoz Erdal, bir şekilde „sivil“lerin kümesine girmiş olsaydı, katliam topyekûn pir û pak sayılacaktı. (Gerçi ölüm Kürt’e ait olduğu müddetçe her katliam mubahtır ama, yine de ortak ve genel savaş teorisi bakımından bazen Kürt ölümleri de tartışmaya konu olabiliyor.)
Gerçekte ise eğer „öldürme“ eylemi geçerli ise hiçbir ölüm meşru değildir. Sivil ya da asker sınıflandırması bir safsatadan ibarettir. Zira özellikle insanlık adına bir direniş, zulme ve işgale itiraz, insani ve vicdani bir savunma hattı söz konusu ise, bu durumda sivil ya da asker ayrımı, hangi teoriye dahil edilirse edilsin, akıl ve bilim dışıdır, insan bilincine, düşünme basireti ve genel ahlaka aykırıdır.
* * *
Bir toplumda her değer bozulabilir; siyaset, hukuk ve adalet, medya, akademi, devlet kurumları ve ordu bozulabilir, ekonomi çöker ve genel kriz toplumun geçerli değerlerini tahrip edebilir, ancak entelektüel namus ve aydın vicdanı bozulduğunda, o toplum iflah olmaz.
Bu nedenle Roboskî katliamı, Roboskî katliamından daha fazla bir şeydir. Roboskî katliamı sadece 35 Kürt insanının can kaybından daha büyük bir kayıptır. Bu katliam, Kürt gençlerinin bedenlerini parçaladı, ailelerinin ocağına ateş düşürdü, belki de insanlık tarihinin en trajik fotoğraflarını verdi bu katliam, ama en büyük tahribatı Türkiye’nin entelektüel vicdanında yarattı. Bu olay, esas olarak Türkiye aydınını katletti. Onun vicdanına tonlarca ağırlıkta bombalar yağdı ve bir daha toparlanamayacağı bir darbe vurdu Türkiye’nin entelektüel namusuna.
Şimdi bu ağır darbe almış, katliama uğramış, paramparça olmuş entelektüel namus, zevahiri kurtarmak için, hem de Roboskî’ye dokunmadan, adını bile anmadan, „sivil“ ya da „diğer“ ölüm teorisini yaparak, nefes almaya çalışıyor. Oysa o nefes çürüdü ve namus kirlendi artık...